The Handmaid’s Tale

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Yayınlandığı günden bu yana güncelliğini koruyan ve distopik romanlar arasında en çok dikkat çeken Margaret Atwood’un yazdığı The Handmaid’s Tale’ın televizyon uyarlamasıyla karşınızdayım bu yazıda.

Dizide, 1984 vari bir distopya örneği olan, erkek egemen totaliter bir toplumda geçen sıra dışı bir hikaye anlatılıyor. 

Genelde distopik eserlerin televizyona ve beyaz perdeye uyarlanması izleyiciyi tatmin etmez fakat The Handmaid’s Tale dizi sektörüne çok başarılı bir giriş yaptı. Dizi ilk sezonunu 10 bölümle tamamladı ve 2. sezon onayını da aldı. 2017 Emmy Ödül Töreni’nde “Dram Dalında En İyi Dizi”, Elisabeth Moss’un, aynı dizideki performansıyla “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü aldığını da ekleyeyim. 

 

Hikâye temel olarak gelecekte Amerika Birleşik Devletleri’nin yerinde yükselen Gilead adlı distopik bir ülkeyi anlatıyor. Yaşanan nükleer savaşlar sonrası nesli tükenmekte olan insanoğlu çareyi ülkedeki tüm doğurgan kadınları toplama kamplarına alıp, onları “damızlık” olarak yetiştirmekte buluyor. Bu kadınlar ya da onların deyimiyle “iki ayaklı rahimler”  her ay en doğurgan zamanlarında sahipleri tarafından “seremoni” adı altında tecavüze uğrayıp hamile kalmaya zorlanırken, tüm Gilead bir korku imparatorluğu halini alıyor. Bu noktada muhafazakar ve kapalı toplumların yükselişte olduğu günümüz dünyası Gilead’ın yumuşatılmış bir ön gösterimi aslında. Dizide de her şeyin başlangıcı olarak gösterilen kadın bedeni üzerine herkesin ahkam kesmekten geri durmadığı ortamın tasviri rahatsız edici derecede gerçekçi ve bizden. Bahanelerin arkasına sığınarak aslında hiçbir şeyin değişmediği ve her şeyin yolunda olduğunun devamlı olarak telkinini sindirmek zorunda olan bizler için The Handmaid’s Tale’i izlemenin oldukça rahatsız edici olduğunu itiraf etmek gerek. İşte The Handmaid’s Tale bu, devamını izlemekten korkacağımız bir hikâye. 

 

 

 

Kurgu türünde olan ama aslında çok da imkansız olmadığını düşüneceğiniz, seyrederken sık sık Orwell’in 1984’ünü hatırlayacağınız, insana dair bir çok duyguyu, zayıflığı, korkuyu, kelimeleri doğru seçerek, ideolojilerini doğru pazarlayarak insanların nasıl ve ne derece ikna edileceğini, son derece çarpıcı biçimde gözler önünde seren bir dizi The Handmaid’s Tale. 

 

 

 

Margaret Atwood, 1984 yılı baharında Batı Berlin’deki mütevazı odasında Damızlık Kızın Öyküsü‘nü yazarken bundan tam 33 yıl sonra romanının altın çağını yaşayacağını düşünmüş müdür acaba? Peki ya geçmişteki insanlık acılarından yoğurduğu hikayesinin 21. yüzyılın sözde modern toplumunun dinamiklerini bu kadar iyi yansıtabileceğini? Bir distopyanın günümüz gerçekliğine bu kadar yakın olması normal mi? 

“Artık gerçeklerin farkına vardım. Öncesinde uyuyordum. Her şey de bu yüzden oldu zaten. Meclis binasında katliam yaptıklarında hiçbirimiz uyanmadık. Suçu teröristlere attıklarında, anayasayı askıya aldıklarında. O zamanlarda da uyanmadık. Geçici olacağını söylemişlerdi. Zaten hiçbir şey bir anda değişmez. İçinde olduğun kazan yavaş yavaş ısınırken farkında olmadan haşlanarak ölürsün.”

Size de hayli tanıdık gelmiyor mu? 

Gün gelip de gerçekliğimiz kurgunun ta kendisine dönüşmeden evvel izleyin derim.

Diziyi bu linkten izleyebilirsiniz. https://www.blutv.com.tr/diziler/yabanci/the-handmaids-tale 

İyi seyirler.

 

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8