Hukuk dünyasında neler oluyor: The Good Fight

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

The Good Fight,  The Good Wife’ın spin-off dizisi.  The Good Wife’taki favori karakterim Diane’i alıp yeni dizi yapmışlar, daha ne isterim:) Bu da ana dizisi gibi, lafını esirgemeyen, suya sabuna dokunan bir dizi olmuş, çok beğendim. Avukatlığın tam anlamıyla hem ne kadar zor hem de ne kadar keyifli bir meslek olduğunu gösteriyor. Tabii Türkiye adına konuşabilir miyim bilmiyorum. Anlatmaya çalıştığı şeyleri ve değer yargılarını seviyorum, gerçek hayat gibi.

Orijinal serinin büyük bir kısmını burada da görüyoruz. The Good Wife’da önemli bir yere sahip olan Diane Lockhart yani Christine Baranski burada daha da önemli bir pozisyonda diyebiliriz. Son sezonda diziye dahil olan Lucca Quinn yani Cush Jumbo‘da The Good Fight’ın demirbaşlarından. Fakat dizinin asıl önemli karakteri, yani öncelikli olarak hayatını inceleyeceğimiz kişi Maia Rindell. Onu ise Game of Thrones‘daki Ygritte karakteriyle adından söz ettiren, ama dizi dünyasına Downtown Abbey ile girdi diyebileceğimiz, son sezonunda Luther‘da da yer alan bir isim olan Rose Leslie canlandırıyor.

 

The Good Wife dizisinde olayları bıraktığımız noktanın bir yıl sonrasından başlıyor hikaye. Yine bir skandalla başlıyoruz hikayeye ve bu skandalın baş roldeki üç karakterin hayatına etkilerini izliyoruz.

İlk bölümden ve The Good Wife’tan biraz spoilerı sorun etmiyorsanız devam edelim. Önce bu dizide devam edeceğimiz karakterleri nerede bıraktığımızı ve şimdi nerede olduklarını aradan çıkaralım: (Bu paragrafı The Good Wife finalini izlememiş olan izleyicilerin okumaktan kaçınması gerektiğini hatırlatalım.)

Finalde Alicia, Diane’in ortakları sadece kadınlardan oluşan şirket teklifini son anda geri çevirmişti hatırlarsanız. Bir yıl sonrasında görüyoruz ki Diane de bu fikri ardında bırakıp kendi şirketinde kalmaya devam etmiş. Yine finalde kocası Kurt’ün kendisini aldattığını öğrenmiştik, o zamandan beri Kurt ile ayrı yaşıyorlar. Lucca’nın ise bu bir yıl içerisinde şirketten ayrıldığını öğreniyoruz. Yaklaşık dört aydır siyahi bir kadrodan oluşan daha küçük çaplı bir şirkette çalışıyor.

The Good Wife ile oldukça paralel bir hikayesi olan spin-off’da Alicia gibi ismi skandala karışmış bir kadın var; Maia Rindell. Maia hukuk fakültesini yeni bitirmiş ve baro sınavını yeni geçmiş çiçeği burnunda bir avukat. Aile dostu olan Diane’in avukatlık bürosunda işe başlıyor. Fakat daha ikinci gününde babasının şirketi yolsuzlukla suçlanır ve babası hapse giriyor. Tabii bu durumdan etkilenen çok olur zira babasının fon şirketinde parası olan kişilerden birisi de Diane’dir. Emekli olmak isteyen Diane şirketinden ayrılmıştır ama tüm yatırımlarının aslında hiç olmadığını öğrenince tekrar avukatlığa dönmek zorunda kalır. Bu arada Lucca ise farklı bir firmada avukatlığa devam etmektedir. Bu üçlünün yolları Rindell skandalı sayesinde nasıl kesişiyor ilk iki bölümde bunu izliyoruz.

 

Zorlama bir uzantı olmadığını kesinlikle söyleyebilirim. Ona şüpheniz olmasın. Zaten ana dizinin de çok vadesi dolmuş sayılmazdı ve bunun da verdiği gazla bomba gibi bir başlangıç yapmış. Esas diziden doğal olarak bir sürü karakter kaybetmemiz ve yeni bir sürü karakterle tanışmamız gerekiyordu; bunu da başarılı bir şekilde yaptılar. Diziyi göremeyeceğimiz eski yüzleri göremediğimiz için garip hissetmeyeceğimiz bir noktaya getirmişler. İlk bölüm zaten birçok eski yüzle karşılaştık bu da pilot bölümün üzerimizde bıraktığı etkiye pozitif yansıdı. Ara ara onları görmeye devam edeceğimizi tahmin ediyorum.

 

Dediğim gibi güzel bir hikaye örgüsü oluşturulmuş. Yeni gelen karakterler zorlama değil. Eski karakterlerle yenileri şık bir şekilde bir hikayede toplanmış. Siyasi tarafını daha da sesli şekilde belli etmeye devam ediyor. Esas dizide olduğu gibi yine bir skandalla açıldı dizi, sezon boyunca bir yandan bölümlük hikayelerle giderken arka planda da bu skandalın derinlerine izleyeceğiz.

Hem güzel, hem sürükleyici, hem de kaliteli bir hukuk draması arıyorsanız mutlaka hem buna hem de The Good Wife’a bakmalısınız. 

İyi seyirler diliyor ve izleyebileceğiniz linki paylaşıyorum; 

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Teşkilat değil, adeta dönme dolap: Line of Duty

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

BBC Two’da gösterilen sağlam bir İngiliz polisiyesi. Polis içindeki yozlaşmayı anlatan ana hikayesi; her sezon bir konuk oyuncunun canlandırdığı yozlaşmış polis davası üzerinden devam ediyor.

   

Bir polis baskını sırasında işlerin beklenildiği gibi gelişmemesinin ardından, Dedektif Steve Arnott’ın olayların üstünün kapatılmasını reddetmesi üzerine kurulu.  Baskının ardından beklenmeyen olayların yaşanması polis memurlarını şoka sokarak olayın daha büyük bir çembere yayılmasını sağlıyor. Tabi tamamı bunun ortaya çıkmasını istemiyor. Hepsi olayın üstünün örtülmesinde ve delillerin karartılmasında hem fikir. Steve Arnott hariç. Kendisi olayın örtülmemesi gerektiğini düşündüğünde ise tam anlamıyla bir kör dövüşü başlıyor.

 

 

Kötü karakter performanslarına da ayrı bir parantez açayım, dizinin kemik kadrosu çok iyi ama esas olay kötülerde, her sezonun kötü karakteri ayrı bir star, abartmıyorum, seyredin, hak vereceksiniz.

  

 

Teşkilatta yaşananların anlatıldığı bu drama aynı zamanda BBC’nin son on yılın en yüksek reytinglerini toplayan polis dizisi oldu. İngiliz dizilerinden ve polisiye gerilimlerden hoşlananlar kaçırmasın. 

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Çarpıcı Bir Psikoterapi Dizisi : In Treatment

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

İsrail’in Be’Tipul adlı dizisinden uyarlanmış bir psikoterapi dizi yazısı ile karşınızdayım. Başucu kitabı derler ya, işte bu dizi tam anlamıyla o kategorinin bir parçası.

Dizi, bir ofiste psikoterapist ile hasta arasındaki terapi ilişkisini konu ediyor. Şov yok, efekt yok, arı duru katışıksız bir biçimde terapi ortamını yansıtıyor. 2008’de başlayıp 2010’da son sezonu yayınlanan dizide toplam 106 bölüm var.  Dizide hikayesi paylaşılan hastaların yaşadıkları son derece ilgi çekici, seanslar ilerledikçe derinleşme ve yoğunlaşma artıyor. 

   

Paul Weston, 50′lilerini yaşayan, alanında tanınmış ve başarılı bir terapist. Baltimore’daki eviyle birleşik muayenehanesinde hastalarını kabul ediyor ve ailesiyle de normal bir hayatı var. Kendince dışına çıkmayı istemediği kuralları bulunan, sınırları olan biri. Ama terzi kendi söküğünü sökemez misali o da dizinin başlamasıyla birlikte terapiye gidiyor.  Paul haftanın 4 günü kendi hastalarını görüyor ve biz de her bir gün için ayrı bir karakteri izliyoruz. Cuma günleri ise hocası ve arkadaşı da olan kendi psikoterapisti ile seansını izliyoruz.

 

Kendisinin gittiği terapi seanslarında olanlar psikoloğun kendi iç dünyasındaki bütün iniş ve çıkışlarını gösteriyor. Bir taraftan izleyicilere insan psikolojisi hakkında çok önemli bilgiler verirken, diğer taraftan da hayat açısından önemli örnekler oluşturuyor. İlk sezonda, depresyonda bir kadın, intihara meyilli genç bir kız, narsist bir F-16 pilotu ve büyük sorunlar yaşayan bir çift anlatılırken ikinci sezonda sürekli ilişkide olmak zorunda hisseden bir kadın, kansere yakalanan üniversiteli bir kız ki erkek kardeşi otistik, kariyerinin zirvesinde bir iş adamı ve boşanan bir çift ile birlikte çocuğun nerede kalacağı konuları işleniyor. Terapideki her insan sizi hayatının içine çekiyor ve kolay kolay bırakmıyor. Paul’un deyimiyle hastalar parçalarına bölünüyor, hastaların tüm bu mahremlerine ve iç çatışmalarına ortak oluyoruz.

 

 

Her bölümün başında, sezon boyunca birkaç seansını izlediğimiz hasta içeri giriyor ve ikili karşı karşıya oturarak hastanın hayatı ile ilgili konuşmaya başlıyorlar. Sonra da bir bakmışız ki yaklaşık 30 dakika süren bölüm bitivermiş…In Treatment’ın tarzı gereği tek mekanlı ve karşılıklı konuşmalardan oluşması, onu sıkıcı yapmayan, hatta daha fazla sevdiren özellikleri. Zira muayenehanedeki ortam bir süre sonra izleyeni öyle bir sarıyor ki, zaten insan kendi dışarı çıkmak istemiyor. Dizi, izleyenin çevresindeki insanların davranışlarını, sözlerini, kelimelerini bile çok yönlü değerlendirmeyi öğretiyor. Böylelikle iletişimimiz daha sağlıklı hale geliyor.

 

Bu diziyi bu kadar sevmemin bir nedeni de insanın 40’ından sonra ister istemez yapmaya başladığı hayat muhasebesi sanırım. Karakterler ve hikaye o kadar detaylı ki, gerçek zannediyorsunuz. Her karakterin oturuşundan tutun, mimiklerine ve konuşma biçimlerine kadar farklı ve bu onları gerçeğe yaklaştırıyor. Bu arada hem karakterlerin hem de psikoloğun hayatı iç içe giriyor ve bir sarmal halini alıyor. Bunun ötesinde psikoloji bilimine de derin eleştiriler getiriyor dizi ilerledikçe ve belki yeni bakış açıları. Sadece bu nedenler için bile izlenebilir ama izleyince anlayacağınız gibi çok daha fazlası var. Aynılaşan dizilerden sonra, çok daha derin ve anlamlı bir dizi istiyorsanız tam size göre.

Bunların dışında psikoterapinin ne olduğunu çarpıcı bir şekilde gösteriyor ve anlatıyor. Psikiyatrların da olağanüstü güçleri olan kahramanlar olmadıkları, onların da kendi yaşantılarında birçok probleme sahip olduklarını dikkat çekici bir biçimde ekrana yansıtıyor. 

Psikoterapistlerin meslektaşlarıyla ne tarz görüşmeler yaptıklarını ve sorunlarını nasıl çözdüklerini merak edenler için bunu izlemek çok ilginç bir deneyim olacak. Kısacası psikoloji ile alakalı konulara ilgi duyanlara, terapi seanslarını merak edenlere, ekranda izlediklerinden sıkılıp farklı bir yapım görmek isteyenlere “In Treatment” hararetle önereceğim bir dizi.

Diziyi bu linkten izleyebilirsiniz; http://www.dizimeg.com/dizi-izle/in-treatment-1-sezon-3-bolum/odnoklassniki

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

İspanyollardan efsane bir dizi – La Casa de Papel

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

La Casa De Papel dizisinin ilk sezonunu tek solukta izleyip bitirdim. İzlediğim en iyi, heyecanlı ve aksiyonlu dizilerden birisiydi. Tarihin en büyük soygununu gerçekleştirmek üzere bir araya gelen 8 hırsızın İspanyol Kraliyet Darphanesi’ni soyma hikayesi kısaca. 

 

    

Her şeyin planlanıp en ince ayrıntısına kadar düşünüldüğü ama zaman zaman sorunların yaşandığı, tek nefeste izleyebileceğiniz La Casa De Papel toplam 2 sezondan oluşuyor. 1.sezon 13 bölüm (42 dk ortalama), 2.sezon 6 bölüm (1 saat ortalama). 

“La Casa De Papel” sadece bir soygun hikayesi değil. Soru işaretlerinin birbiri ardına geldiği bir aksiyon yumağı…

 

İlk bölümlerde haklarında hiçbir şey bilmediğimiz bu karakterleri zaman ilerledikçe yakından tanımaya başlıyoruz. Zaten başta hırsızlarda birbirini daha önceden tanımıyor. Uzun hazırlık aşaması sırasında birbirlerine şehir adlarından oluşan isimleri ile hitap ediyorlar: Berlin, Tokyo, Naorabi, Oslo, Helsinki, Rio,Denver, Moskova. Aileleri, hayatları ve onları buraya iten sebepler karakterlerle de empati kurmamıza yardımcı oluyor. Diziyi 3 farklı bakış açısından izliyoruz: Soygun ekibi, onları itinayla yönlendiren Profesör ve izleri takip eden polis ekibi. Dizinin içinde güzel de bir düzen eleştirisi var. Darphanenin seçilmesinin  altındaki sebep de bu zaten. “Soygun” basit kalan bir kelime bu La Casa De Papel için… 

 

Her bir bölümde sevdiğiniz ve nefret ettiğiniz karakterler değişiyor. Dile kolay yaklaşık on iki gün boyunca her şeyden izole rehinelerle beraber darphanedeler ve kemik ekibimiz süreç içinde birbirlerini tanıyor, nefret ediyor ve sorguluyor. Biz de onlarla beraber bazen aynı duyguları yaşıyor bazen ise karşılarında duruyoruz. 

Bir hırsızlığın nasıl devrime dönüştüğünü anlatırken, heyecanı bir bölüm bile azaltmıyor. Dizideki şarkılarının da harika olduğunu söylemeden geçmeyeyim.

Dizinin afişine de bayıldım, para desenli ve en sevdiğim üç karakter afişte çünkü.

Başladığınız anda saran ve başından kalkmakta zorlanacağınız, polisin bile bir sonraki adımını tahmin edemediği, akıllara zarar bir soygun planını mutlaka izleyin der ve buraya linki bırakırım: http://diziburada.net/2018/01/05/la-casa-de-papel-1-sezon-6-bolum/

 

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Salzburg

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Benim için seyahat öncesinde gezi için araştırma yapmak en az seyahatin kendisi kadar keyif verici. Kış mevsimini ve buna uygun rotaları çok sevdiğimi de yazılarımdan anlamışsınızdır. Bu yılın Noel öncesi keşfi Salzburg oldu. Biraz geç kalmış bir yazı oldu ama olsun. Yıl sonu yoğunluğu sebebiyle ancak vakit bulabildim.

Avusturya’ya gidebilmek için Schengen vizeniz olmak zorunda, vizeyi almak için İstanbul Yeniköy’deki konsolosluğa direkt başvuru yapabilirsiniz, benim vizem olduğu için buna gerek kalmadı.

Salzburg’a geçmeden önce biraz Avusturya’dan bahsedeyim. Avusturya, Avrupa’nın pahalı ülkelerinden biri. Bu anlamda başkent Viyana da Salzburg da hemen hemen aynı diyebilirim. Avusturya para birimi olarak Euro kullanılıyor. Konuşulan dil ise Almanca.

Biz Münih’in dibinde olan Salzburg’a, Münih’e uçup orada bir gün kaldıktan sonra 2 saatlik otobüs yolculuğu yaparak geçtik. Bu yolu tercih edecekler bu linkten en uygun bileti bulabilirler (gidiş-dönüş 17.50 euro gibi bir para) https://tr.flixbus.com/otobus-seferleri/munih-salzburg.  Eskiden sınır olmadığı için sanki aynı ülkedeymişsiniz gibi rahatlıkla ülke değiştirebiliyorken bu sefer gördüm ki kontroller başlamış. Artan terör olaylarından sonra sınırlarda artık kontrol var.

Şehir, Viyana Graz ve Linz şehirlerinden sonra Avusturya’nın 4. büyük kenti. Almanya’nın Münih şehrine ise 150 km. uzaklıkta. Salzburg ruhu olan şehirlerden, estetik, kültür, zarafet, tarihi doku her yere yansımış burada. Ayrıca diğer Avrupa şehirlerine göre oldukça küçük bir şehir, 2 günde çok rahat keşfedilirsiniz, yürüyerek gezmek mümkün.

Genel olarak küçük, etrafı dağlarla çevrili şirin bir kent Salzburg ve içinden Tuna Nehri’nin bir kolu olan Salzach Nehri geçiyor. Pek çok şehrin güzelliğini aslında suyun pekiştirdiğine inanırım. İstanbul’u daha da güzel yapan deniz ise Salzburg’u da şehri ikiye ayıran Salzach nehri renklendiriyor. Biz Pazar günü Salzburg’a vardık. Ve gittiğimizde nehir boyunca çok güzel Christmas pazarları kurulmuştu.

Barok mimarisi ile dünyanın en önemli şehirlerinden biri. Klasik dar sokaklar, teal çatılı rengarenk evler, büyük meydanlar… Kente girer girmez eski şehir ile yeni şehri birbirine bağlayan köprüden geçtikten sonra tepede gözünüze çarpan Avrupa’nın en iyi korunmuş kalesi olan Hohensalzburg Kalesi’ni görüyorsunuz.

Buradaki tarihi şehir merkezi 1996´da Unesco Dünya Mirasları listesine alınmış. Şehri yürüyerek dolaşın ama yorulursanız fayton alternatifi de mevcut. Gerçi toplu taşımaları elektrikle çalıştığı için hava inanılmaz derecede temiz, bu nedenle bol bol yürüyüp ciğerlerinizi temiz hava ile doldurun derim.

Caddenin ve sokakların tamamı neredeyse turist dolu. Yerli halkı ayırt edebilmek çok kolay. Sade giyim tarzları ile altlarında bisikletleri ve arkalarında küçük bebekleriyle yanınızdan büyük bir sakinlik içinde süzülüyorlar.

Şehre girdikten sonraki ilk durağımız Getreidegasse Caddesi, çok meşhur bir cadde. Mozart’ın doğduğu ve uzun süre yaşadığı ev de (şimdi müze) bu caddede. Ev dediğim beş katlı sarı boyalı bir apartman. Gezmek için kişi başı 7 euro ödemeniz yeterli, müze saat 17:30’da kapanıyor.  Mozart ailesi 26 yıl boyunca bu evde yaşamış. Salzburg’da dolaştığınız süre içerisinde Mozart hediyelik eşyaları, çikolataları vb birçok şeyi göreceksiniz. Mozart’ın etinden sütünden faydalanıp müthiş bir endüstri yaratmışlar.

Salzburg’a gidip de oyuncak müzesine gitmeden dönmek olmazmış ama valla ben görmeden döndüm. Çünkü 2 günüm vardı ve Noel öncesi coşkusunu yaşayıp kenti gezmek daha eğlenceli geldi bana. Bu arada hediyelikler bile pahalıydı, pahalı derken örnek vermem gerekirse minik bir ağaç süsü 15 € civarında. Tabi € paramızın 5 katına yakın olunca normal ücretteki her şey pahalı geliyor orası da ayrı:(

   

 

Mirabel Sarayının ziyarete açık olan bahçesi Mirabellgarten, Salzburg’da gezilecek yerlerden bir diğeri. Bahçeye giriş ücretsiz. Mesafeler toplu taşıma kullanmanızı gerektirecek kadar uzak değil. Yürüyerek 15-20 dakikada rahatlıkla ulaşabilirsiniz.

Son olarak yemek meselesine değineyim, Avusturya’ya geldiyseniz güzel bir schnitzel yemeden dönmemek gerekir ki yedik fakat restoranın adını hatırlamıyorum:) Benim aklıma kazınan bir İtalyan Restoranı oldu. Ortalama kişi başı 25-30 € civarında bir tutarla doyabilirsiniz. Adı Alberto. Adresini de şuraya ekleyeyim ( Franz-Josef-Strasse 37Salzburg 5020, Avusturya +43 662 881081) çünkü İtalya’daki kadar damak çatlatan lezzetleri tattım.

The sound of Music filminin çekimleri burada yapılmış. Şehri film içerisinde görmek isteyenler için ideal bir film, tavsiye ederim. Gittiğinizde, kulaklığınızda bir Mozart bestesi veya elinizin altında bir Zweig kitabı olursa geziniz daha da anlam kazanır, benden söylemesi. 😉

Bir sonraki seyahat yazısında görüşmek üzere, yola çıkın…

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Behzat Ç.’den sonra en iyi Türk Polisiyesi: Masum

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Bugüne dek hiç Türk Polisiye dizisi hakkında yazmamıştım, çünkü bence iyi bir dizi yoktu (Behzat Ç. ayrı). Masum, yazılmayı hak eden, dünya çapında bir Türk polisiye dizisi bence. 

BluTV’nin ilk orijinal dizisi Masum’un senaristi Berkun Oya olunca zaten farklı olduğunu tahmin etmiştim. Ayrıca çok başarılı ve profesyonel bir oyuncu kadrosuna sahip (Haluk Bilginer, Okan Yalabıyık, Nur Sürer , Tülin Özen, Ali Atay, Serkan Keskin, Esra Kızıldoğan Uygur). Polisiye ögelerini aile dramasıyla harmanlayan bir gerilim dizisi, üstelik her dakikası gerilim yüklü olan bir polisiye.

Bir sinema filmi uzunluğunda dizi izlemeye alışmak zorunda bırakılmış Türk halkı için sadece 60 dakika ve 8 bölümlük bir dizi Masum. 

Tek bir karakterin öne çıktığı dizilerden değil, karakterlerin birbirleriyle bağlantılı olması sebebiyle her biri ayrı önem taşıyor. Yabancı dizilerden alışık olduğumuz şekilde karakterler sansürle kısıtlanarak değil, doğal ve gerçek şekilde karşımıza çıkıyor. 

 

Spoiler vermek istemediğim için konuya kısacık giriyorum; Emekli Komiser Cevdet ve karısı, ömürlerinin son yıllarını şehirden uzaktaki küçük çiftlik evlerinde huzur içinde geçirmektedirler. Küçük oğulları bir gece yarısı korkunç bir haberle eve gelene kadar sürer o huzur (!)…  Meğer hepsinin alacası içindeymiş dediğimiz karakterlerle olaylar olaylar… 

     

Karanlık havası, gizemli karakterleri ve müzikleri ile izlerken büyüsüne kapılıp zamanın nasıl geçtiğini anlamayacaksınız. Her karakterin hikayede önemli bir yeri olduğu söylemeden geçmeyeyim.

Bu arada Selda Bağcan‘ın Sivas Ellerinde Sazım Çalınır ile başlayan giriş jeneriğinden oldukça etkilendiğimi söylemeliyim. Her duyduğumda tüylerim diken diken oldu! Dizinin etkisini kat be kat arttırdı.  Dizinin o gizemli ve gerilimli havasına bundan daha uygunu olamaz. 

    

Yıllarca televizyonda ulaşamadığı zengin ve lüks yaşamı, ilginç aşk hikayelerini izlemek zorunda kalan Türk seyircisi, nihayet farklı ve özgün bir Türk dizisi izleyebilecek. Karakterler şahane, senaryo şahane, müzikler zaten şahane. Daha ne olsun? Muhakkak izleyin bu diziyi. 

Not: 3. bölümdü sanırım Haluk Bilginer ile Okan Yalabık’ın arabadan inip karşılıklı oynadığı sahneyi bin kez izleyebilirim, deliliğin hiç bu kadar güzel oynandığını görmedim. Nefisti!!

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Midnight Sun

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Yine bir polisiye yazısı ile buradayım:)

Yapımcılığını benim çok sevdiğim Broen/Bridge dizi ekibinin üstlendiğini duyunca bu diziyi hemen izleme listeme aldım. Dizi 1 sezon, sekiz bölüm, her bölüm 1 saat sürüyor. 

Olaylar, yazın güneşi 24 saat görebileceğiniz İsveç’in kuzeyindeki Kurina kasabasında geçiyor. Dizinin adı 24 saat batmayan güneş yüzünden Midnight Sun. Özellikle güneşin hiç batmadığı bir zamanda ve coğrafyada geçiyor olması da diziyi ilginç kılıyor. Başroldek   i kadının uyuyamaması bende bile izlerken sinir bozukluğu yaptı:) 

Kuzey polisiyelerinin Türkçe altyazılı olanları benden sorulur, neredeyse tamamını izledim, o nedenle karşılaştırma imkanım da var. Olayların gelişimini çok sezdirmiyor. Fakat karakterlerin yüzeysel işlenmesi, seyirci olarak onlarla bağ kuramamak beni olumsuz etkiledi açıkçası. Bir Trapped bir Broen çıkmamış ortaya bu sebepten. Bu dizi aman da aman ne buldum dizisi değil ama yoklukta gideri var.

Şimdi gelelim konusuna; Fransız polis Kahina Zadi (Leïla Bekhti); Kuzey İsveç’de bulunan küçük bir maden kasabası olan Kiruna’ya, vahşice öldürülen bir Fransız vatandaşının katilini araştırmaya gider. İsveçli DA Anders Harnesk’in (Gustaf Hammarsten) yardımıyla ikili ilk cinayetin buzdağının sadece görünen kısmı olduğunu anlar ve yeni cinayetlerle karşı karşıya kalırlar. Kahina ve Anders cinayetlerin ardında kasabanın birçok yerlisinin bulunduğu on yıllık gizli bir komplo olduğunu öğrenirler. Kahina kendisini, korkunç planları olan acımasız bir seri katil ve kendi acılı geçmişi ile yüzleşirken bulur.

IMDB ne demiş bakmadım ama benim puanım 10 üzerinden 7 kendisine.

İzlemek isteyenler için şuraya linki de koyuvereyim: 

İyi seyirler. 

 

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Aida – İstanbul’da iyi bir İtalyan restoranı arayanlara…

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Moda’nın tipik bir sokağında, güzel bir evin giriş katındaki Aida, benim İstanbul’da en sevdiğim birkaç İtalyan lokantası arasında. Hem sıcak, hem şık. Eski bir İstanbul konağı, özgün bir estetik anlayışı, hoş bir piyano müziği ve rahat, gösterişten uzak  bir ortam. 

 

Aida daha çok küçük grup yemekleri için ideal bir mekan. Hafta sonu için rezervasyonsuz gitmeyi düşünmeyin. Mekan iki katlı, alt kattaki tatlı telaş ve hareketlilik mekana ayrı bir renk katıyor. Ayrıca Cuma-Cumartesi günleri canlı müzik yapılıyor. 

Lecce doğumlu Andrea ile Türk eşi Elif, işini çok iyi yapmaya gayret gösteren, çalışkan bir ekip kurmuşlar. Servis için bekleseniz de kibarlıklarıyla bunu telafi ediyorlar. 

Şefleri çok başarılı, ayrıca fiyatlar uçuk değil. Yemekler taze yeni yapılmış İtalyan ev yemeği gibi. Tavuk Ciğer Pate, Patlıcan Parmigiana, Keçi Peyniri Tempura, Birayla Pişmiş Dana Yanağı, Soğan Çorbası, Lazanya denediğim lezzetler, hepsi birbirinden lezizdi. Sicilya tatlısı ricotta peynirli ve portakal kabuklu cannolo da, geleneksel tatlıları tiramisu da gayet iyi. Bodrum limonuyla yaptıkları limoncello ise harika.

 

Bu arada mekanın geniş bir şarap seçkisi var. Biraz da tavsiye alarak çok keyifli kadehler içebilirsiniz. Dostlarınızla, ailenizle mutlu sofralar kurabileceğiniz, özel bir köşe burası. Aklınızın bir köşesinde mutlaka bulunmalı.

Son olarak dikkat etmeniz gereken bir nokta ise restoran 18.00 itibari ile servise başlıyor.

Keyifli bir akşam yemeği dilerim.

Aida Vino e Cucina, Kadıköy’de Ressam Şeref Akdik Sokağı’nda. Tel: (0544) 851 51 51

http://www.aidavinoecucina.com/

 

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Dark

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Netflix‘in ilk Alman yapımı dizisi olan Dark, 1 Aralık’ta 10 bölümlük ilk sezonuyla ekranlara geldi.

Henüz gösterime girmemişken fragmanından da etkilenilerek “Alman yapımı Stranger Things” benzetilmeleri yapılmıştı. İki dizi arasında benzerlikler olsa da soğuk Avrupalı atmosferi, zeka kokan kurgusu, derinlemesine işlenmiş karakterleriyle “Dark” çok daha farklı bir tat bırakıyor.

Almanya’nın Winden adlı küçük bir kasabasında bir takım olaylar yaşanıyor. Stranger Things benzerliğini ilk gördüğümüz nokta da tam olarak bu. Bu mütevazı kasaba, benzer şekilde vurguladıkları üzere, suç oranının çok düşük olduğu bir yer. Yine benzer şekilde, ilk kez tuhaf olaylar vuku bulduğunda, kasabanın sakinleri ve polisler herhangi bir suçun üzerinde durmuyor. Çünkü Winden’de böyle şeyler olmaz (!).

Hikaye, Erik adındaki bir lise öğrencisinin kaybolmasıyla başlıyor. Erik’in bir anda ortadan kaybolması tüm kasaba halkına 33 yıl önce yaşanan olayları hatırlatsa da kimse bu konu üzerinde durmak istemiyor, ta ki Mikkel Nielsen da gizemli bir şekilde ortadan kaybolana dek.

 

Mikkel Nielsen, gözlerini açtığı zaman kendisini 1986 senesinin Winden’ında buluyor. Güvendiği bir hemşireye gelecekten geldiğini anlatmaya çalışsa da elinden bir şey gelmiyor ve 1986’daki hayatına devam ediyor. Bu sırada 2019 yılında ise başta Ulrich Nielsen ve Jonas Kahnwald olmak üzere tüm kasaba Mikkel’in kayboluşuna dair bir  ipucu arıyor.  Jonas’ın zamanda yolculuk olayını araştırmaya ve Mikkel’i bulmaya çalışması da babasının bıraktığı mektubu okuduktan sonra gerçekleşiyor. Mektup ve kasabaya gelen bir yabancı ile dizinin temposu her geçen dakika artıyor ve olayların içine hapsoluyoruz. Aklımızı kurcalayan bir soruya cevap bulmuşken Dark, bir sonraki sorusunu çoktan hazırlamış oluyor.

 

 

Dizide bilim kurgu severlerin favori konularından birisi, zamanda yolculuk ele alınıyor. Kasabanın tarihi boyunca kaybolan çocuklar, bulunan garip cesetler, toplu şekilde ölen hayvanlar, ikide bir yanıp sönen lambalar bize bu kasabada bir şeylerin ters gittiğinin ipucunu veriyor. Dört aileyi merkezine alan yapımda öncelikle çok fazla karakter olduğunu belirteyim. Bu karakterlerin geçmişteki, günümüzdeki ve gelecekteki hikayeleriyle, Winden isimli kasabada neler döndüğünü yavaş yavaş çözmeye başlıyoruz.

Her küçük kasabada olduğu gibi yalanlar, sırlar ve ihanetler, karakterlerin birbirleriyle olan çarpık ilişkileri dizinin ana etmenlerinden birisi. Bölüm sonlarında merak duygunuzu daha da arttıracak dizilerden birisi “Dark” ve bunu kurgusal anlamda dikkatli bir şekilde yapıyor. Daha önce izlediğimiz bazı dizilerdeki gibi cevabını vermeyeceği sorularla baş başa bırakmıyor izleyiciyi. Bu açıdan oldukça karışık bir senaryoyu, mantık hatalarına yer vermeden, olay örgüsünü eli yüzü düzgün bir şekilde yaratan bir yapım.

 

 

Gizemli bir mağara, uzun ağaçlarla kaplı bir orman, cesur çocuklar, ekran başında bizi germeyi başaran müzikler, kasvetli bir hava… evet tüm klasikleşmiş gerilim-korku filmi unsurları Dark’da da fazlasıyla var. Ancak atmosferin içine öylesine başarıyla yerleştirilmiş ve oyuncuların yalın performansları o kadar uyumlu ki,  dizi kendini gerilim klişelerinden sıyırarak, sahnenin bir üst basamağına çıkıyor.

 

 

Çekimleri Berlin’de gerçekleşen Dark, karanlık ve gizemli havasıyla bizleri adeta kendi içine bir mıknatıs gibi çekiyor, bizi 2019 ile 1986 arasında gizemli bir yolculuğa çıkarıyor. 33 yıllık bir döngü içinde hapsolan karakterlerin yaşadıkları psikolojik bunalımlara da şahit oluyoruz.

Zamanda yolculuk fikri ilginizi çekiyorsa 1953, 1986, 2019 ve muhtemelen 2052 yılları arasında seyahat etmek hoşunuza gidecek. Bu seyahatlere arka plan olarak karanlık, gizemli ve çarpık ilişkilerle kaplı küçük bir kasabayı da eklediğimizde tabiri caizse tadından yenmiyor. Dark, izleyicisini sonsuz büyüklükteki karanlık bir odaya bırakıp anahtarı da asla bulamayacağı bir yere saklıyor.  

Daha önce söylediğim gibi çok sayıdaki karakterin farklı zaman dilimlerindeki (2019, 1986, 1953)halleri ve birbirleriyle olan ilişkileri tam bir örümcek ağı aslında. Zira diziyi izlerken elinize kağıt kalem almanız gerekebilir. Çok güçlü bir hafızanız yoksa, kim kimin nesi oluyor diye çok sefer soracaksınız ve aynı sahneyi birkaç kere izleyeceksiniz. Burada dikkat çekmek istediğim ayrıntılardan birisi, dizideki oyuncuların geçmişteki ve günümüzdeki hallerini canlandıran oyuncuların gerçekten dikkatlice seçilmeleri. Geçmişte kimin kim olduğunu oyuncuların tiplerine bakarak az çok anlayabiliyorsunuz.

Dark, hayatın bir labirent olduğunu söylüyor. Bazı insanlar tüm hayatlarını bir çıkış yolu arayarak geçiriyor fakat yalnızca tek bir yol var, o da daha derine götürüyor. Özellikle zaman yolculuğu temalı yapımları sevenler bu diziyi kaçırmamalı.

Diziyi bu http://dizipub.com/dizi/dark/ linkten izleyebilirsiniz.

İyi seyirler.

 

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Alias Grace

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Alias Grace; kısa süre önce izlediğimiz, büyük beğeni kazanan Handmaid’s Tale ‘in yazarı Margaret Atwood’un gerçek bir olaydan esinlenerek yazdığı romanın uyarlaması. Dizi tek sezon ve altı bölümden oluşuyor. 

 

1800’lü yılların sonunda yaşamış ve iki kişinin ölümüyle suçlanıp, bir süre akıl hastanesinde, otuz yıl da hapishanede yatan Grace Marks’ın hikayesini, The Handmaid’s Tale’in de yazarı olan Margaret Atwood kaleme almış.

Yaşanmış bir hikaye olan Alias Grace, Kanada’ya göç etmiş İrlanda asıllı fakir bir ev hizmetçisi olan Grace Marks ve beraberinde James McDermott’un, işverenleri olan Thomas Kinnear ile temizlikçisi Nancy Montogomary’nin cinayetinde suçlu bulunmasını ele alıyor. Sonunda James asılıyor ve Grace ise hayatı boyunca hapsediliyor. Grace daha sonra cinayetteki rolünden ötürü 1840 Kanada’sının en gizemli ve kötücül insanlarından biri oluyor ve otuz yıllık hapis cezasının ardından temize çıkarılıyor. 1996’da ödüllü Atwood romanı ile gün yüzüne çıkan hikayede, en tartışmalı nokta ise Grace’in masum olup olmadığı. Aynı zamanda Roman’da kurgusal bir karakter olan Simon Jordan ise davayı araştırırken sonrasında Grace’e takıntılı bir biçimde aşık oluyor ve gördüğü uysal kız ile işlediği acımasız cinayeti kanıksayacak kadar ileriye gidiyor.

Türlü zorluklarla baş etmek zorunda kalan Grace, henüz hapis hayatı sürerken, cinayetleri işleyip işlemediğini anlaması için görevlendirilen psikiyatristine hikayesini anlatır. O dönemde yaşanan ve Atwood’un vurgulamasına artık alışkın olduğumuz, sömürülen kadınların, kadına bir mal gibi davranan erkeklerin, fakirliğin, cahilliğin hikayesini izlerken, bir yandan da Grace’in gerçekten suçlu mu olduğunu anlamaya çalışıyoruz. 

 

Grace başından geçenleri anlatırken bazı sahnelere eşlik eden dış sesi, şimdiki zamanda (olaydan 15 yıl sonra) geçen kısımlarda iç ses haline dönüşüp düşüncelerini yansıtıyor. Olayı tam olarak hatırlamadığından bu iç ses olayları anlamamızı sağlamaktan ziyade Sarah ile duygusal bağımızı güçlendiriyor. Onun ne kadar kırılgan ve yalnız olduğunu anlıyoruz. O yıllarda küçük bir hizmetçi kız için dünyanın ne kadar acımasız ve adaletsiz olduğunu da Sarah’ın yaşadıklarını izledikçe öğreniyoruz. Dr Jordan onun için üzülmesine ve aralarında gitgide artan cinsel gerilime rağmen ona en doğru soruları sormaktan vazgeçmiyor ve acı çekse de bilimsel objektifliğini hiç kaybetmiyor. Grace’in değişen ruh halleri, soğukkanlılığı, anlatısının aralarına sanki kontrolsüzce sızan bazı kısa sahneler olayın perde arkasında, Grace’in zihninin derinliklerinde çok daha fazlasının olduğunu gösterip psikolojik gerilim tanımlamasının da altını dolduruyor. Bu sayede masum olduğuna inanmak istesek te aynı ona aşık olan Dr Jordan gibi o kuşku hep aklımızın bir köşesinde duruyor.

Sonuç olarak, Alias Grace de aynı Handmaid’s Tale gibi sistem nedeniyle değersizleştirilmiş, kimsesi olmayan, kimsenin umurunda olmayan bir kadının hikayesini anlatıyor. Bu kez öykü gerçek olaylardan esinlense ve tarihi dokuyu kullansa da kurduğu atmosfer, hikayesini anlatış tarzı da aslında benzeşiyor. Bu iki kadının en büyük farkı ise birisinin hiç sahip olmadıklarını diğerinin kaybederek aynı noktaya varmış olması. Bu yüzden June’un sağlıklı isyanını Grace’de göremiyoruz. Grace’in bir parçası sanki inatla, June’un yıkmaya çalıştığı sisteme dahil olmak için umutsuzca çabalıyor. Bu yüzden Grace kendi konumunda olan insanlara anlayış gösteremiyor, aksine kendisini öğüten sistemin kurallarını onlar için de çalıştırmaya hevesli veya June’a oranla çok farklı ve acımasız şekilde planladığı isyanı anlatamayacağından Dr Jordan’a duymak istediklerini söylüyor. İsyanını içinde kimsenin hatta belki kendisinin bile bilmediği bir yerde biriktiriyor.

Atwood’un romanında Grace’in suçlu olup olmadığını anlamaya çalışan bir ‘kafa doktoru’yla görüşmeleri üzerinden, cinayetin izi sürülüyor ama aslında hem romanın hem dizinin sonuna gelindiğinde asıl amacın cinayeti değil de Grace’i çözmek olduğu anlaşılıyor. Tabii onu bu noktaya sürükleyen koşulları da…

Tam anlamıyla bir suç draması olmadığı halde, cevabını arıyor göründüğü, Grace’in masum olup olmadığı sorusunu da kendine özgü şekilde cevaplayan Alias Grace kanımca senenin en dikkat çekici dizilerinden biri, hele Handmaid’s Tale’i sevdiyseniz kesinlikle kaçırmayın.

Margaret Atwood verdiği bir röportajda diziyi çok beğendiğini, rüyalarına girecek kadar da güçlü ve korkutucu olduğunu belirtmiş.

Grace rolündeki Sarah Godon çok güzel, çok başarılı, izlemeye doyamadım. Yine yazarın, tüm prodüksiyona dahil olması sayesinde büyülü bir havası var dizinin, kostümler, set tasarımı kusursuz, tüm oyunculuklar çok iyi, diyaloglar çok sağlam. Dönem yapımı sevenler, psikolojik dramları ağır olsa da sıkılmadan izleyenler için tavsiye ederim. 

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8