Sex and the City

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Benim için, kadın erkek ilişkileri üzerine yapılmış olan gelmiş geçmiş en iyi dizi Sex and the City. 90’lardan bugüne, bir arpa boyu yol kar edememiş olmamız biraz korkutucu olsa da, herkes benzer süreçlerden geçiyor. Diziyi izlerken şunu anlıyoruz, ister Manhattan ister Türkiye kadın erkek ilişkileri hep aynı hep aynı. İnsanlar gelişiyor, değişiyor, beklentiler artıyor, daha azına razı olunuyor ama sorun şu ki herkes yaş ilerledikçe yanında elini tutup güvenebileceği birini arıyor erkek ya da kadın!

sex-and-the-city-cast

ABD`de 1998-2004 yılları arasında toplam altı sezon ve 94 bölüm olarak yayınlanmış olan bu dizi Candace  Bushnell’in aynı adlı romanında televizyona uyarlanmış.

İlişkiler üzerine yazılar yazan, ayakkabı ve delisi, kıvırcık saçlı ‘Carrie Bradshaw’ () ve üç kadın arkadaşının, karmakarışık şehir hayatında aşkı aradığı dizinin bölümlerini kaç kere izlemişimdir bilmiyorum. Çünkü ne zaman canım sıkkın olsa rastgele bir bölüm açıp izliyorum.

defining-moments-1024

Dizi; fantazilerin, inanç ve düşüncelerin özgürce tartışıldığı dört cesur kadının hikayesini anlatıyor. Konu tamamen seks değil öyle zannedildiği gibi. İnsan ilişkilerinin analizleri, hayatta hepimizin başına gelen o bir şeyin olsa bir şeyinin olmaması kısımlarıyla alay edilmesi…

plus-one-is-the-loneliest-number-1024

Diziyi izlemeyi reddeden beyler, aslında izleseniz çok şey öğrenebilirsiniz ilişkilere dair. Bir şey öğrenemeseniz bile, olgun kadınların arkanızdan potansiyel olarak neler söyleyebileceğini anlayabilir ve akıllı olursunuz!:)

politically-erect-1024

Başkalarının hayatlarına konuk olmayı sevenler, kadın erkek ilişkilerini anlamak isteyenler bu diziyi izlesin diyerek bağlıyorum lafı. İyi seyirler.

Dizinin bütün sezonlarını bu linkten izleyebilirsiniz: http://onlinedizi.co/sex-and-the-city/

 

 

Dizinin baş karakteri Carrie Bradshaw (Sarah Jessica Parker). Bu karakter bir gazetede Sex and the City adlı köşede kadın erkek ilişkileri hakkında yazılar yazıyor. Aslında dizi de onun yazdığı bu yazılar çerçevesinde ilerliyor. Çünkü Carrie, zaten kendisi ve çok yakın diğer üç arkadaşıyla olan ilişkisi, onların hayatları üzerine yazılar hazırlıyor. Aşkı arayan ve yıllarca aradığı aşkı bulma umuduyla pek çok farklı erkeği tanımaya çalışan Carrie, o büyük, önlenemez, tutkulu aşkı Mr. Big’de buluyor. Onunla yaşadığı çalkantılı ilişkinin evliliğe kadar ilerlemesi sırasında yaşadıkları kaoslar, birbiri için vazgeçilmez hale gelmeleri, ancak tam evlenecekleri gün Mr. Big’in birden paniğe kapılması gibi o kadar fazla olay atlatıyorlar ki, kadınlar ve ilişkiler üzerine gerçekten ilham verici.

Mantığın sesi Miranda Hobbes; Dizinin başarılı avukatı Miranda Hobbes, duygudan çok mantığıyla hareket eden bir karakter. Kariyerini her şeyden önemli tutan, hırsı ve alaycı tavrıyla bilinen Miranda, bir erkek arkadaşı ve ardından çocuğu olduktan sonra dizinin ilk zamanlarındaki erkeksi ve insanlardan nefret eden davranışlarında büyük oranda değişimler yaşıyor. Ama her şeyin fazlasının zarar olduğunu, hayatta en çok güvendiği ve sevdiği insanlardan biri olan eşi onu aldatınca Miranda bunu acı da olsa anlıyor.

Muhteşem dörtlünün en seksisi Samantha Jones (Kim Cattrall); Sex and the City’nin cesur kadınlarını en tutkulu ve seksisi Samantha. Bu karakter güvenilir, güçlü ve açıksözlü. Ayrıca kendisine oldukça güvenen ve kendisini seven Samantha, arkadaşlarına karşı da çok sadık. İlişki konusunda ise, cinselliğe duygusal açıdan bakmayan Samantha, buna karşılık vefaya önem veren, kanser tedavisi sürecinde yanında olan erkek arkadaşını, daha sonra sırf bu nedenle terk etmeye gönlü el vermeyen bir karakter. Kendine göre değerleri olan, hızlı aşk hayatına bu nedenle uzunca bir süre ara veren, ancak daha sonra kendine olan sevgisi ağır basınca dostça ayrılmayı da başaran, çok güçlü bir karakter.

Beyaz atlı prensini arayan romantik Charlotte York; Dörtlünün en muhafazakar ve en iyimser insanı olan Charlotte York (Kristin Davis). Charlotte, sanat eserleri satıcısı ve aynı zamanda gerçek bir romantik. Beyaz atlı prensini arıyor ve kadın – erkek ilişkilerine belirli çerçevede yaklaşıyor, kuralları var. İlişkide cinsellikten çok romantizme değer veren Charlotte, evliliğe de oldukça meraklı. Diğer üç kadın gibi bakımlı bir kadın olsa da seksi kıyafetler yerine daha cici kıyafetler giyiyor.

 

 

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

War and Peace (BBC)

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Rus klasiklerini severim, bir de bu klasiği BBC dizi yapmışsa bayılırım. İyi bir okurum, edebiyat okurum daha çok, klasiklerin içinde ilk 10’da olan bu eseri de elbette okudum. 1800 sayfaya yakın, 2 cilt halindeydi okuduğum basım. 6 bölüme nasıl sığdırdılar onca olay ve insanı diye merak da ettim başlarken. Romanda insanı yoran bir karakter kalabalığı var çünkü, o da yetmezmiş gibi her karakterin aile içinde, arkadaşlar arasında, bir de resmi ismi olmak üzere elli tane ismi olması (Alexander Petroviç, nam-ı diğer Alyoşa, nam-ı diğer İlia, vs.) takip etmeyi zorlaştırıyor. Konu ilginç; 1800’lerin başında Napoleon’un Rusya’yı işgali, hatta Rusların Moskova’yı bile bırakıp apar topar kaçmaları falan anlatılıyor. Hikayeye 1805’te giriyoruz, kitap ve dizi bittiğinde 1813’ün başında çıkıyoruz. Olayları daha çok birbirleriyle bir şekilde bağlantılı olan veya bağlantılı hale gelen beş ailenin mensupları üzerinden anlatıyor.

war-and-peace-439761

p03dq7j7

Dizi resmen dünyadan koparıyor sizi, hiç yaşamadığınız bir geçmişe olan özleminizi daha da arttırıyor. Ben çok beğendim, kitabını okuyalı en az 20 yıl oldu tabi, çoğu detayı hatırlamıyorum ama hatırlasaydım da çok kusur bulmazdım sanıyorum. Nataşa, Marya, Prens Andrei, ve şahane bir karakter olan Kont Bezukhov’un hikâyelerini baştan sona izlemek çok güzeldi. Ben savaş filmlerini hiç sevmem ama dizideki savaş sahnelerini gözümü kırpmadan izledim. Çünkü savaş sahnelerinde basite kaçmamışlar; mekanlar, kıyafetler ve ortam gayet iyi, bütün detayları önemsemişler. Dönem dizisi oluşunun hakkı verilmiş. Hele 5. bölümün son on dakikası var ki, of ki ne of! O sahneleri izleyince insan savaş denen olgunun ne kadar acımasız ve ne kadar aptalca, saçma olduğunu bir defa daha tüm açıklığıyla anlıyor.

pg-38-war-and-peace-1-bbc

 

war-and-peace-1967

1700-1800 civarı sayfa tutan ve 8 yıl kadar bir süreyi kapsayan eseri 6 bölümlük mini dizi halinde aktarırken tabii ki zaman atlama yoluna başvurulmuş durumda. Bazı bölümlerde bölüm içinde mevsim değiştirdiğimiz, bazen de uzun bir süre sonraya atladığımız oluyor. Ama dizinin arkasındakilerin hakkını vermek gerekirse, aradaki bağlantıları beklediğimden iyi kurmuşlar.

1364031981120

 

p03f8zxs  andrei-bolkonsky-james-norton-432886

 

Not 1: Rus, İngiliz ve Fransız klasikleri olmasa samimi söylüyorum dünya benim için yaşamaya daha az değer bir yer olurdu (11-12 yaşındayken klasiklerin çoğunu okuyup kanlı gözyaşları döken biri olarak söylüyorum bunu).

Dizinin muhteşem sahnelerinden birinin müziğini eklemeden yapamadım;

Not 2: Pierre ve Andrei’nin dostlukları çok güzel. Her mutsuz, huzursuz, kronik depresifin böyle bir dostu olmalı!

Not 3: Dikkat spoiler!!! Prens Andrei öldükten sonra uzun bir süre Tolstoy’dan nefret ettim ama insan sonra yılların getirdikleriyle anlıyor ki yaşasaydı ne olacaktı o bu iğrenç keşmekeş dünya için çok saf ve asildi.

Not 3: İlk beş bölümün neredeyse birer saat, final bölümününse 82 dakika

Diziyi izleyebileceğiniz link; http://www.dizibox.com/war-peace-1-sezon-1-bolum-izle/

Ve son olarak eğer tarihi dramaları seviyorsanız bu dizi tam size göre, iyi seyirler!

 

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

North & South (BBC)

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8
Ben İngiliz dizilerinin hastasıyım. Altyazılı ne kadar varsa İngiliz dizisi varsa izledim diyebilirim fakat en sevdiklerim listesinde ilk sıraları paylaşanlardan bahsedeceğim size dizi önerilerimde. 4 bölümlük bir İngiliz dönem dizisi North & South ile başlıyorum önerilere. Kitaptan uyarlama bir dizi bu, Elizabeth Gaskhell’in aynı isimli romanından uyarlanmış. Türü için Dram Romantik diyebilirim.
north-and-south-image-north-and-south-36312354-1920-1080
Dizinin konusunda gelirsek; Kuzey ve Güney adındaki başlığından da anlaşılacağı üzere, İngiltere’nin endüstrileşmiş, hızla gelişen ve değişen Kuzey kesimi ile, varlıklı, hayatın bir önceki yüzyıldan çok da farklı olmadığı Güney kesimi arasındaki çelişkiyi anlatıyor. Dizinin (yani aslında kitabın) kahramanı Margaret Hale, Güneyden ailesi ile birlikte tekstil şehri Milton’a gelip yerleşir. Margaret’in bir din adamı olan babası, kilise ile bağını koparınca, tek geçim yolu olarak Milton’a gelip fabrika sahiplerinin çocuklarına ders vermeyi bulmuştur. Burada Margaret güneydekinden çok farklı bir hayatla karşılaşır. Sabahtan akşama kadar fabrikalarda çalışan erkekler, kadınlar, çocuklar, hayatları para kazanmaya odaklı fabrika sahipleri, yoksulluk, grev… Ailesi Milton’a alışmaya çalışırken, Margaret de her kesimden insanla arkadaşlıklar kurar. Ama hayatına giren en farklı kişilik fabrika sahibi John Thornton olur. Önce fikirleri birbirine tamamen zıt düşen bu iki insan, zaman içinde birbirlerini sevmeye başlar.
5d5679e8d83d2ae1ef0e9fd1e2bc7f2f
north-south-242
Hem sosyal konulara cesurca değinen, hem de harika iki karakter arasındaki aşkı işleyen muhteşem bir roman uyarlaması. Ben elbette kitabını da okudum ve rahatlıkla diyebilirim ki kitabı kadar, hatta ondan bile daha güzel bir dizi bu. Özellikle Jane Austen severlere öneriyorum.
Canım ciğerim Thorton’ın muhteşem ses tonuyla “look back! look back at me!” dediği sahnede beni hatırlayın, adama bildiğin aşık oldum dizi boyunca o ayrı da, o sahnede beni hepten benden aldı:)))
IMDb puanı 8.6
Küçük bir not: Bir zamanlar TRT’de Amerikan İç Savaşı’nı anlatan bir dizi yayınlanmıştı. O dizinin de adı Kuzey ve Güney idi. O da çok güzel bir dizi olmakla beraber, bununla bir alakası yok!
Diziyi izleyebileceğiniz linklerden birini de ekleyeyim tam olsun:) İyi seyirler! 
http://www.dizibox.com/north-and-south-mini-seri-1-bolum-izle/

north-and-south-north-and-south-32024259-1280-720
Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

27 Yaşına kadar dünyadaki tüm ülkeleri gezen kadın.

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Geçen gün okuduğum bir habere göre 27 yaşındaki Cassandra De Pecol, Connecticut bana dar gelir demiş ve Temmuz 2015’ten beri toplamda 180 ülkeyi gezmiş.

Bu yazıyı yazarken gezmediği sadece 15 ülke kalan Cassandra’nın maceralarını çok merak ediyorum doğrusu.

Bu konuyu biraz daha derinlemesine araştırıp sizlerle ayrıntıları paylaşacağım…

Cassandra De Pecol
Cassandra De Pecol (Orjinal Makaleye aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.)

27-Year-Old Woman To Become First Female Ever To Visit Every Country On Earth

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Oblomov ve Oblomovluk

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Bu postta Ivan Gonçarov’un en sevdiğim, adeta “ben atalet hırkasını kendim giydim eğnime” diyen romanı Oblomov’dan bahsedeceğim.

Reenkarne halimi temsilen yaratılmış bir roman karakteri adeta:) Gonçarov bu romanı 1 ayda yazmış. Bu çok şaşılası, çünkü 800 küsur sayfayı 1 ayda yazmak her yiğidin harcı değil. 

Oblomov öylesine tembel öylesine dingin bir adam ki, kitabı okurken bu tembellik adeta size sirayet ediyor ve zaten kalınca olan kitabı bitirme süresi uzayabiliyor:) Oturduğu yerden bile değil, yatağından milyonlarca proje üretiyor, tekini bile hayata geçiremiyor ama derin bir adam ve çok sevimli, kaybettiği kağıtlar, kalemler, kendisi yatağından çıkmadığı için yorganının altından bulunuyor hep:)

Sembollerle dolu bu kitapta Oblomov Rus aristokrasisini simgeler ve bu kitap ona bir eleştiridir aslında.

Oblomov bence bir romandan ziyade, herkesin kendinden parçalar gördüğü bir ayna, aynı zamanda Rus edebiyatının nadide bir parçası. İlk okuduğumda üniversitedeydim sanırım, 800 sayfalık kitabı yutarcasına okumuştum.  Okurken de hem çok gülmüş, hem çok üzülmüştüm. Hem bu kadar gülüp hem üzüldüğüm başka roman var mı acaba? Vardır kesin de, Oblomov başkaydı.

Oblomov bir köhneliğin romanı, Rusya’nın uçsuz bucaksız topraklarında hüküm süren bir anlamsızlığın romanı, hangi işe yaradığını ne tarihin, ne de kendisinin bilmediği bir soylunun romanı, kendine oturacak yer bulamayınca çekip giden adamların romanı. Oblomov, Oblomovluğun romanı.

Biraz konusundan bahsedecek olursam; romanın başkişisi olan Oblomov, babasından miras kalan Oblomovka köyünün efendisi olan bir derebeyidir. Yükseköğrenim görmek için kente gitmiş ama eğitimi pek önemsememiştir. Bir soyluya yaraşır biçimde memuriyete atılmış ama bürokratik saçmalıklar içinde bocalamaktan sıkılmış, bırakmıştır. Modern dünyaya adımını atar atmaz “yaşamın ne zaman gerçekleşeceği” sorusuyla boğuşmaya başlarken, aslında önündeki çağın geleceğini okur gibidir; Tek düzelik, standartlaşma ve birbirinin aynısı zamanlar, mekânlar, ortamlar, olaylar… Üstelik şehirdeki sığ hayatın varlığından da rahatsız olmuştur. Cemiyet hayatı ve kadınların tuhaflıkları onu tedirgin etmiştir. Çiftliğindeki işleri ele almak istemiş, sonra bu angaryayı başkalarına bırakmıştır, ona bir gelir gelmesiyle yetinmiştir. Nihayetinde bir eve, hatta evin bir köşesine, yatağına kendini hapsetmiş kalmıştır.

Lenin “Rusya üç devrim geçirdi, ama yine de Oblomov’lar kaldı; çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komunistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir.” der.

Sadece dönemin Rusya’sını ya da insanını anlatmayan, aynı zamanda nihilizmin bile zaman zaman doruklarına ulaşabilen mükemmel tembelliğin kitabı bu. Öyle ki, karakter nihilist bile olamayacak kadar tembel.

Kitaptan alıntılarla devam ediyorum;

“Yemeklerde buluşuyorlar, birbirlerini ağırlıyorlar ama aralarında gerçek bir dostluk, konukseverlik yok. Bir partide karşılaştıklarında dairedeki karşılaşmalarından farklı olmuyor. Soğuk ve neşesiz bir halde ya aşçılarıyla ya da salonlarıyla övünüyorlar, sonra birbirlerinin ayağını kaydırmak için alaylı alaylı bakıyorlar. Geçen gün orada olmayan birini çekiştirmeye başladılar, yok bilmem kim çok ahmakmış, şu hırsız, bu rüküş. Tam bir rezalet! Bunları söylerken de sanki: ‘sen de kapıdan çıkar çıkmaz sana da aynısını yapacağız’ der gibi birbirlerine bakarlar. Eğer böyle düşünüyorlarsa neden buluşuyorlar? Neden dostmuş gibi tokalaşıyorlar? Ne içtenbir gülüş var, ne de zerre kadar sevgi!”

“Sağlığı yerinde bir memurun bir deprem olmadıkça işe gelmemezlik yapamayacağını gördüğü zaman Oblomov’un canı fena halde sıkıldı. aksi gibi Petersburg’da da hiç deprem olmazdı. Sel de bir özür sayılabilirdi ama o da ne yazık ki burada kırk senede bir olurdu.”

“Her şeyden çok hayalcilikten korkardı. Çünkü bir taraftan dost, bir taraftan düşman olan bir iki yüzlüydü hayaller. İnanmadığın sürece dost, inanıp büyüsüne kapıldığın sürece düşmandı. Rüyalardan da korkardı. Eğer rüyalar ülkesine girmeye cesaret edecek olsa üzerinde, “Yalnızlığım, inzivam, rahatım.” yazan bir mağaraya giriyormuş gibi hangi saatte ve dakikada çıkması gerektiğini bilerek yapardı. Ruhunda rüyalara, muammalı ve gizemli hiçbir şeye yer yoktu. Gerçeğin analizi ve objektif olarak doğru olmayan her şey onun için yanlış görme, bir yansıma ve kanıtlanmamış bir durumdu.”

-Rus edebiyatının hiçbir kahramanı, ne Raskolnikov (Suç ve Ceza), ne Miskin (Budala), ne de prens Andrey (Savaş ve Barış), eski Rus insanını, hatta bütün Doğuluları Oblomov kadar açıklıkla, en özlü yanıyla temsil etmez. Doğu, belki de ilk defa olarak Gonçarov’un bu büyük eserinde kendi kendini tanımaya, Batı’dan farkını anlamaya başlamıştır. Oblomov, çiftliği, köleleri olan bir derebeyidir. Köylülerin hazırlayacağı ekmeği yemek için büyütülmüştür. Bu yüzden, ekmeğini kendi kazanan insanlar arasında ne yapacağını şaşırır, böyle bir hayata hazır olmayan iradesi söner, ölüme benzeyen uyuşukluğa gömülür. Ancak Gonçarov, büyük romancılarda görülen “dram karşısında gülümseme”sini hiç eksik etmez; okurunu da gülümsetmeyi başarır. Gonçarov’un bu dev yapıtını okuduktan sonra “Oblomovluk”un bize hiç de yabancı olmadığını fark edecek, iş hayatına karışmış olanlar arasında bile, pek çok Oblomov’un ‘ bulunduğunu göreceksiniz.-

 

oblomov        th_i-goncharov-oblomov

Son olarak o miskin Oblomov’un aşık olduğu zaman neler yapabildiğini göstermesi açısından biraz ders, biraz ibret verici, ancak her erkeğe okutulması elzem!:)

Kitabı okuyabileceğiniz link; http://www.muharrembalci.com/kitaplika/78.pdf

 

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Sanat Severlere dev hizmet!

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Sanat Severler’e dev hizmet! Bir resmi kimin yaptığını şıp diye bulmak artık çok kolay. İşte size küçük ipuçları;

Eğer bir resimdeki insanlar kamyon çarpıp yüzü gözü dağılmış gibi görünüyorlarsa o Picasso’dur.

czbgiypw8aelh6x      czbgiypwcaavbmz

 

Resimdeki kadınlar 3 öğün bal börek yemiş gibi kilo almış, kocaman kalçalı olmuşlarsa: o Rubens’tir.

czbgbhhwkaqdjt1         czbgbhlwuaaxhv9

 

Dün gece uyurken gördüğün kabusları birden karşında bulursan bil ki: Dali’dir.

czbg3wjwkaakzsm     czbg3wpwaaiafn1

 

Tiplemelere bakıyoruz, kadın-erkek ayırmadan resimdeki herkes Putin’e benziyorsa : işte bu Van Eyck diyoruz!

czbhvezweaask4d       czbhvfawuaayhgq

 

Sırada ışık ve gölgelerin babası Caravaggio var. Sipariş edilen dini resimlerde sokaktaki ayyaş insanları, hırsızları model olarak kullanıp onları aziz gibi resmedermiş, resimlerdeki azizlere huşuyla bakıp, önlerinde saygıyla eğilen kilise insanları için:))) Onun için de gönlümün sultanıdır kendisi. Ha kendisini nasıl tespit ederiz derseniz; resimde erkekler patlak gözlü, kıvırcık siyah saçlı ve kadınsı iseler ve resim genelde karanlıksa o Caravaggio’dur.

czbh2hlwkaaekaf              czbh2hqwsaaeabk

 

Resmin arka planı insanın içini karartıyorsa ve insanların fenalık geçiren, baygın, keder ifadeli suratları varsa o Tiziano’dur (Orda da esmiyo belli ki sıcak basmış veya teyzelerin hepsinde bir menepoz yangını var).
Ay ben bi ilgilenmeye başladım, nerden bakmak lazım şu ressamların eserlerine filan diyen olursa diye, ben buraya linkler de koymaya başlıyorum bugün itibariyle:) Buyrun bu ilki; https://www.museodelprado.es/coleccion

czbi6rhwkaao6ps         czbi6rjwmaigitk

 

Özellikle ne halt ettiği belli olmayan insanlarla, kaotik bir ortam varsa , manzaralı resimlerde Gulliver’in cüceleri gibi bin tane minik insan dolanıyorsa: o Brueghel’dir.

czbjj0ow8aabj7b

 

Resimde yine bin tane cüce dolanıyorsa ama üstelik bir sürü saçma sapan haller, yaratıklar varsa: o Bosch’tur

czbkpzcw8aahzbw

 

Resimdekiler karanlık bir sokakta ayışığıyla aydınlanıyor gibi tek ışık kaynağı varsa o Rembrandt’tır

czbmxq1wkaajoga

 

Kuaför yüzü görmemiş bıyıklı-kaşlı kadınlar hep Frida’dır

czbn4twwcae74_g

 

Hep dağlarda bebeğiyle gezen, bir elinde yoyo var gibi duran, ifadesi belirsiz kadınların ressamı: Da Vinci’dir.

            czbpn0cwkaqoprg     czbpn0zw8aiahlg

 

Fırtınası olmasa, denizde gün batımına yada yakamozlara karşı “koy bir rakı” dedirtecek resimler: Turner’ındır

      czbraffwaaajte_      czbraffwkamdsy0

 

Manavda turfanda meyve sebze seçiyormuşsunuz hissi veren resimler: Archimboldo’nundur.

                 czbv7yrwuaabkcn     czbv7ysw8aqi9n_

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Masal kent Brugge

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Bizim seyahatimiz direkt Brugge’a değildi o nedenle ortadan başlayacağım anlatmaya. Biz Brüksel’den araba ile gittik Brugge’e. Fakat dediğim gibi Brüksel’den gidiş dönüş tren bileti alarak da ulaşabilirsiniz. Brugge, trenle Brüksel’e 1 saat mesafede, buraya “Kuzeyin Venedik’i” diyorlar. Kaldığımız oteli tavsiye etmiyorum, çünkü 1 gece erken çıkacağımızı bildirdiğimiz halde para iademizi yapmadı. Oteller çok uygun değil fiyat olarak onu söyleyeyim ama Airbnb bir seçenek olabilir (https://www.airbnb.com.tr). Kişibaşı 30-35 eurodan başlayan fiyatlarla konaklayacak yer bulmak mümkün.

Bu kent 2000 yılında UNESCO tarafından dünya mirası olarak koruma altına alınmış. Ortaçağ havası, kanalları köprüleri, at arabaları, çikolata ve dantel dükkanları, üçgen çatılı evleriyle tam bir masal şehir!

85840af6ae1a5ae408952c566b21aecb

Biz yılbaşı arefesinde gitmiştik, şehir kalabalıktı ve her yer ışıl ışıldı. Çikolatanın, bisküvilerin, waffle-ın şehri dolduran o nefis kokusu, faytonlar, parlak taşlı yollar, eski, özenli binalar, ansızın ortaya çıkan kanallar, kuğular, şatolar, taş köprüler, bir de üzerine eklenen yılbaşı süslemeleri ve ışıklandırılmalarıyla beni kendisine hayran bıraktı Brugge.

Japon turiste dönüp elimden fotoğraf makinesini bırakamadım. Sokaklar, evler sanki bir film seti kurulmuş da biz de içinde geziyormuşuz hissi verdi. Nasıl böyle koruyabilmişler diye düşündüm ve vardığım sonuç; “eğitim”, iyi eğitimli insan faktörü bu kentin böyle olmasına sebep.

Benim en sevdiğim kentler hep Orta Çağ havasını taşıyan kentler, burası bir San Gimignano iki, San Gimignano’yu da yazacağım sonra. 

 

0bff03e90be3df33b755a4e626e09d5e

Brugge’de gezilecek yerlerin hepsi birbirine yakın. Bisiklet burada da çok kullanılıyor. Şehrin hemen her yerinden kanallar geçiyor ve bu kanallarda tekne ile gezinti yapabiliyorsunuz. Kanal turunu mutlaka yapın, yürüyerek görmediğimiz yerleri kanal turuyla görebilirsiniz, hem kentin güzelliği bir de o açıdan görün. Ayrıca kanallar Venedik ya da birçok Avrupa şehrindeki kanallar gibi pis ve rutubetli değil.

huynhs_2014_10_25-44

En popüler meydanlar Le Grand Place veya Market Place.  Market Place herkesin toplandığı , yemek  yediği, içtiği,  gösterilerin  olduğu  meydan. Şehri en iyi görebileceğiniz yer tarihi Belfry (Belfort da deniyor) çan kulesi de bu meydanda. Bu kule  Brugge’un en yüksek yapılarından birisi. Kulenin seyir teraslarından Brugge çok güzel görünüyor. Kuleye çıkmak için alacağınız bilet 8 euro, eğer 26 yaşından  küçükseniz tüm müzeler 1 euro. Belfort’un tepesinde, önemli şehirlere doğru oklar ve kaçar kilometre uzakta oldukları yazıyor.

0e4394a6d6dcff2ddd37b61786b1b8be

Buraya en yakın ikinci büyük meydan Burg Meydanı. Burada Bishop’s Palace (Piskoposun Sarayı), Belediye Binası Stadhuis , eski nüfus müdürlüğü Paleis van het Brugse Vrije ve Kutsal Kan Basilikası Heiligbloed Basiliek’ı bulunuyor. Kutsal kan Basilikası’nın içinde, Kristal kutuda İsa’nın kanı olduğunu inanılıyormuş. Her yıl mayıs ayında bu kutu, Brugge sokaklarında dolaştırılıyormuş.

Gelelim Noel pazarlarına… Noel pazarlarında ne bulmak istiyorsun diye sorsalar, müzik, ışık, renkli süslemeler, sıcak içecekler, tarçın ve baharat kokulu kurabiyeler, kırmızının, beyazın ve yeşilin vurgulandığı yılbaşı atmosferi derdim sanırım. Ne hayal ettiysem işte hepsi Brugge’un noel pazararında var. İnsanlar sabah 10’da açılan ve şehrin farklı noktalarına kurulan ahşap kulübeler içinde satış yapılan bu pazarlara koşuyorlar.

08e1d857aa942084b428282d405eb768

Ahşap kulübelerin içinde onlarca çeşit peynir, sosis, waffle, şişeyle ya da kupayla alabileceğiniz alkollü içkiler ama en çok da sıcak şarap – Almanca Glühwein satılıyor. Aslında zamanında kayak sonrası sporcuların ısınma içkisi diye kullanılan, tarifinde tarçın ve karanfil de olan bu içki şimdi en çok Noel zamanları ortaya çıkıyor. Her pazarda, her semtte satılıyor, porselen kupalarda tanesi 30-3,5 Euro, ancak kupanın kırılma ya da kaybolma riskine karşın depozito ile beraber yani 6-7 Euro. Elinde kupan, etrafa bakarak pazarın ışıl ışıl ortamına geziyorsun, geri götürünce de depozitonu iade ediyorlar. İçimi hafif, alkol yüzdesi %12-13’ten biraz daha düşük. Sıcak şarap su gibi akıyordu dersem yalan olmaz.  Neşeyle gülümseyenlerden sürekli bir kadeh tokuşturma sesi yayılıyor etrafa.

b477bde179d67551d052dcbbb8022743

Bar taburelerinde ayak üstü atıştırmalıklar yeniyor, fakat ahşap kulübelerin bazılarında portatif restoranlar da var. Ama çok kalabalık olduğundan kapıda kuyruk beklemek gerekiyor. Benim tavsiyem ayak üstü takılın, zaten TR’de bu tarz yerler yok, oturmasanız da olur:)

Markt meydanında kurulan buz pateni pistine de bayıldım, her yıl kuruluyormuş, yani eğer yılın o zamanı giderseniz sizlerde göreceksiniz demektir. Bir de klasik müzik yayını yapıyorlar, zaten ortam şahane, müzikle beraber mest edici oluyor!

bruges_resized

Brugge, bira ve patates cenneti. Söylentiye göre her gün bir çeşit birasını denerseniz bir yıl dahi yetmezmiş hepsini tatmaya. 450`nin üstünde çeşidi varmış. Meyveli, açık sarı, hafif, kahve rengi, amber, kırmızı, beyaz, trappist (manastır birası, manastırlarda rahipler tarafından yapılıyormuş), doğal mayalanan çeşitleriyle, alkol oranı %4 ve %12 arasında değişen biralar. İlginç olan ise bu biraların her birinin kendi özel bardağı olması ve barlarda aynı tip bardakla servis yapılması. Bu arada bir barın bar ismi alabilmesi için de en az elli çeşit bira satması gerekiyormuş.

Patatesin bile müzesi varken, kendisinin ne kadar güzel olabileceğinden zaten bahsetmiyorum:) Ancak bunları bulmak için, turistik meydanlardan uzak durup, ara sokaklara dalmak gerek. En iyisi yerli halkına sorarak lokal bir restorana gitmek. Msela Helmstraat No: 3’de bulunan ‘De Vlaamsche Pot’ hem şirin atmosferi, hem de olağanüstü deniz ürünleriyle tavsiye edilesi, aklınızda bulunsun.

1432b34ed316e93b953e1898d526334e       79f43868d99d87e947091ceb8260c4e3     4147a7cf0f34415deba4888a1537bdfd

Markt meydanının yanındaki sokakta Breydel De Coninc ( breidelstraat 24 ) adlı restoranda Belçika usulu crema ve beyaz şarap soslu midye yedik. Tencereyle getiriyorlar ve sanırım içinde en az 60-70 midye oluyor. İlk defa burada yedim ve bayıldım. Zaten bilirsiniz pek iştahsızımdır:)) Bu arada belirteyim “In Bruges” filminin çekimleri sırasında Colin Farrel’da burada yemek yemiş. Gitmeden bu filmi mutlaka izleyin derim.

e4ca68469ef9548d23b7c0a315bcdf93

Brugge aynı zamanda bir müze şehri. Çikolatanın ve patatesin bile müzesi var. Ben müze gezmedim ama gezecek olanların aklında olsun bu bilgi de.

Brugge’de yüzlerce butik çikolata dükkanı var, çikolatanın her çeşidini bulmak mümkün, seçmek imkansız!:) Brugge’de yapılacak şeyler içinde en güzeli çikolata dükkanlarını gezmek. Çikolata sevenler için bir cennet sanki, hepsinden tadıp, hepsinden eve götürmek istiyorsunuz, fakat ucuz değil canlarım, maalesef hiç ucuz değil:(

Sokakların bir diğer süsü ise waffle. Sanki waffledan koku bombası atmışlar sokaklara, nasıl buram buram kokuyor her yer.

Çikolatadan sonra çeşit çeşit dantelden yapılmış yaratıcı ürünler, Brugge’un en meşhur hediyelik eşyaları arasında birinci sırada. Kent nakış nakış işlenmiş dantelleriyle de ünlü. Özel tasarım dantellerin ve goblenlerin ünü sınırları aşmış. Ekmek örtüsünden, bardak örtüsüne, yelpazeden şemsiyelere, bluz, elbise yakası, şarap şişesi, bebek elbisesi, peçeteliğe kadar pek çok çeşidi var. Eski, taş duvarlı dükkanların vitrinlerini süsleyen dantellerin fiyatları orta şeker. Büyükannelerimizin yaptıklarına burun kıvırdıktan sonra dantelle ne işimiz olur demeyin, dizayn iyi dizayn!

ede68e4c55e2c7d57a351b0077fd34ec      6da49f68f2d07a4d1458d2c6bf88ac69       536b09b7f50d8152041fec3272b35b92

Bu arada Belçikalı ünlü çizer Hergé’in çizgi roman kahramanı Tenten (Tintin) hayranıysanız Rozenhoedkaai’deki Tenten ürünleri satan mağazada kendinizi kaybedebilirsiniz.

Son olarak Brugge’ün bence en özel ve güzel yanlarından biri de kapı tokmakları, giderseniz muhakkak kapılara dikkatli bakın, ne demek istediğimiz anlayacaksınız.

Ve Brugge’ü bir defa görmek asla yetmez!

 

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Küçük Kadınlar (Little Women)

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Kitaptan uyarlama bir film Küçük Kadınlar, üstelik çok başarılı bir uyarlama. Kitabı ilk okuduğumda sanırım 10 yaşımdaydım, sonrasında da 4 defa daha okumuşumdur farklı yaşlarımda. Hepsinde de aynı zevki aldım, filmden de aldığım gibi.

Gelelim konusuna; March Ailesi 1800 lerde Harvard’da yaşıyor ve iç savaşın fakirleştirici etkisi onların üzerinde de baskısını kuruyor. Savaştan önce çok kar getirmese de, bir okul sahibi olan babanın savaşa katılmasıyla aile iyice fakir düşüyor ve birbirlerine sarılmak zorunda kalıyorlar. Her ne kadar babaları yanlarında olmasa da, güçlü ve ortalamadan uzak bir annenin koruyucu kalkanı aileyi bir arada tutuyor. En büyük kardeş Beth, yumuşak huylu, ev işlerine yatkın, evlilik hayalleri kuran güzel bir kız. Jo ile aralarında bir yaş var. Jo, dönemin tüm kızlarının ve kısmen kardeşlerinin de aksine asi, özgür ruhlu, dışa dönük, enerjik bir kız, inandıkları uğruna savaşmaktan çekinmiyor. Üçüncü kardeş Beth içine kapanık, sanatkar ruhlu, iyi piyano çalan, iyiliksever ve duygusal bir karakter. En küçükleri Amy, geleneksel kadın tavrını tam anlamıyla yansıtarak güzellik, moda, pragmatizm, kurnazlık, giyim-kuşam ve erkeklerle kafayı bozmuş bir güzellik kumkuması.

Kızlar kendi dünyalarında masalsı bir mutlulukla hayatlarını sürdürürken, komşu evin torunu Laurie Avrupa’dan çıkıp geliyor bir gün ve anında kızların ilgisini çekiyor. Tabii kızların hareketli dünyası da, yalnızlık çeken Laurie’nin ilgisini. Zaman içinde birbirlerine yakınlaşıyorlar, Laurie’yi aralarına alıyorlar ve kardeşsiz Laurie dört kardeşe, kızlar da bir erkek kardeşe kavuşuyorlar. Laurie ve Jo’nun kendilerine biçilmiş cinsiyet rollerinden uzak, maceracı çocuk ruhları eğlencelerine eğlence katıyor.

Sıradan gibi görünen olay akışının içinde evrensel ve örnek alınması gereken insancıl mesajlar var. Örneğin fakirlikten çekinmeyen ve paylaşmayı zevkle vazife bilen bir aile, kızlarına sürekli para için değil sevgi için evlenmelerini öğütleyen gizli feminist bir anne, yapımında köleler çalıştırıldığı için ipek giymeyen genç kızlar bunlardan sadece birkaçı. Amy’nin öğretmeni “Kız çocukları eğitmenin dişi kedileri eğitmekten farksız” olduğunu söylemesiyle birlikte annelerinin Amy’yi okuldan alması, çevrelerindeki kadınların sadece dekoratif motifler olmayı kabul ederek yaşamlarına devam etmelerinin kınanması da başka örnekler.

Sadece kadınların özgürlüğü üzerine yazılmış gibi görünse de, çift tarafın da gözünden bakmaya çalışmış Alcott. Laurie üniversiteye giderken Jo onu kıskandığını ve kendisinin de okumak istediğini saklamıyor. “Neden evlenmek zorundayız?” diyerek hayatının tek bir amaca indirgenmiş olmasını sorguluyor. Jo böyle düşünürken, Laurie de, “Neden siz evde özgürce resim yapar ve yazı yazabilirken ben okula gitmek ve sonra da çalışmak zorundayım, sadece müzikle uğraşamıyorum?” diye bir sorgulama içine giriyor. Toplumun kadına ve erkeğe biçtiği roller duygusal bir yolla sorgulanıyor böylece hem bir kadın hem de bir erkeğin gözünden.

Sonuç olarak, Alcott gücünü kaybetmeden, istediklerinin ardından giderek ve genele uymayarak nasıl zarif, kişilikli ve çevresine yararlı bir kadın olunabileceğini gösteriyor March kızları ile. Çağdaşı ve benzeri Austen ile karşılaştırılınca aralarında her anlamda yakınlık var. Ama Austen tamamen mutlu sonlar yazarken, Alcott karakterlerini başarısızlıklar ve güçsüzlükler içinde mutlu ediyor. Jo’nun kocası Profesör Bhaer’in de Austen’in ünlü Mr. Darcy’sinden daha kusurlu mesela. Alcott her açıdan daha gerçekçi ama yine de pek çoklarına göre gerçek olması güç bir dünya seriyor önümüze. Üzücü olan nokta ise, yıllardır özellikle kadınlara tekrar ve tekrar yoğun duygular yaşatan ve romantizmi en güzel halleriyle yakalamayı başarmış bu iki kadının hayatları boyunca yalnız kalmış olmaları.

Not. Bu fkitap/filmdeki Jo ile özdeşleştiğim içindir belki, filmler konu başlığımın resmi bu filmin resmi olmuş siteyi tasarlarken, şimdi farkettim:)

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Cinema Paradiso

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Bu filmde Sicilya sokakları filmin seti. Her İtalyan şehrinin olmazsa olması bir meydan (piazza) ve bu meydanda bir sinema. Devir 1940lar, 50ler. TV, internet yok tabi, insanlar çoluk çombalak her gece sinema salonunu dolduruyor. Salvatore de bacak kadarken filmlere ve o projeksiyon makinasına aşık. Ama bu aşk ona yetiyor ki, bir de 30 yıl boyunca hiç kavuşamayacağı bir kadına aşık olup hayatının içine ediyor. Tüm hayatı boyunca ona yol gösterense, bir yangında kör olan eski projeksiyoncu adamımız Alfredo oluyor.

Cennet Sineması, sinema büyüsü üzerine bir film. Naif anlatımıyla, müziğiyle, her karenin ince ince işlendiği sanat yönetimiyle o kadar güzel ki… Eski sinemaları, eskimeyen sinemaları, “benim sinemalarım”ı, ilk sinemaya gidişimi hatırlatır bana her izlediğimde (evet defalarca izledim). Yaşlı makinist Alfredo, ileride ünlü bir yönetmen olacak olan küçük Toto’ya hem makinistliği, hem hayatı öğretir filmde. “Hayat filmlerdeki gibi değildir” “çok daha zordur”!

Kalmadı böyle filmler, izleyin, izlettirin.

İyi seyirler.

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8