Category Archives: Seyahat

İsveç’in kalbi “Stockholm”

Stockholm daha gitmeden seveceğime emin olduğum bir şehirdi. O kadar çok Kuzey dizisi izledim ve senelerdir İsveç ev dekorasyon sitelerini takip ettim ki, dünya gözüyle görme vakti çoktan gelmişti. Çok sevdiğim arkadaşım Serap’çığım da oraya taşınınca gitmek artık Allahın emri oldu:)

İsveç, bir kuzey ülkesi olmasından mütevellit, özellikle güney ülkelerinde yaşayan insanlar için yılın 4 mevsimi soğuk olan bir memleket. Özellikle Aralık, Ocak ve Şubat ayları ülkenin en soğuk zamanları oluyor ki, siz benim gibi soğuk sever bir insan değilseniz bu aylarda bu şehirden uzak durmanızı tavsiye ederim. Ben Aralık ayında gittim, hem Noel öncesi havayı yaşamak, hem kar görmek istediğim için.

Konaklama konusunda bilgi veremeyeceğim çünkü ben arkadaşımın evinde kaldım. Fakat onunla kaldığım için bir turistin bilemeyeceği çok şey öğrendim İsveç ve İsveçliler hakkında. Mesela verginin %30-40 civarlarında olduğunu, geri dönüşümün çok çok önemli olduğunu, ikinci el piyasasının nasıl işlediğini, işçiliklerin ne kadar pahalı olduğunu, devlette kiracılık sistemini, bizim çok alışık olduğumuz apartman görevlisi sistemi yerine herkesin sırayla temizlik yaptığını, apartmanların altında laundry room olduğunu ve randevuyla sırayla çamaşır yıkandığını, kiliselerin çok sade olup şaşaadan çok uzak olduğunu, halkın çoğunluğunun ateist olduğunu, he ve she diye cinsiyet belirtir hitapların kullanılmadığını, babaların da bir yıl doğum izni hakkı olduğunu, kütüphanelerinin çok gelişmiş bir ağları olduğunu vs. öğrendim.

Biraz ulaşımdan bahsedeyim. Pegasus ve THY’nin İstanbul’ dan direkt uçuşları Arlanda havaalanına yaklaşık 3.5 saat sürüyor. Genelde birçok havayolu firmasının da zaten Arlanda havaalanına seferleri mevcut. 45 kilometre uzaklıktaki Arlanda havaalanından şehir merkezine gelmek için alternatifler var. Havaalanından şehir merkezine tren ya da otobüs ile ulaşabilirsiniz. En hızlı yöntem yaklaşık 20 dk. da sizi şehir merkezine ulaştıracak olan Arlanda Express trenleri. Trenler, her 15 dakikada bir hareket eder ve tek yön yetişkin bilet fiyatı ise 280 SEK (130 TL). Ben https://www.flygbussarna.se/en adresinden otobüs bileti alarak kent merkezine indim, trenden yarı yarıya daha ucuza geliyor. Bileti internetten alabilir, otobüse bindiğinizde kodu okutabilirsiniz.
Her 10 dakikada bir hareket eden Flygbussarna otobüsleri ile tek yön yetişkin biletine 119 SEK (55 TL) vererek de yaklaşık 45- 50dk. içinde şehir merkezine ulaşabilirsiniz.
 
 
Bu arada Stockholm’de metro istasyonları sanatçılar tarafından özgürce tasarlanmış. Bazıları çok dikkat çekiciydi. Bir kaçına ait fotoğraflar aşağıda.

Şimdi gelelim kent hakkında genel bilgilere. Stockholm adalar üzerine kurulmuş bir şehir, 14 adet ada üzerine kurulmuş ve bu adaları birbirine bağlayan 57 adet köprü var. Kısa bir yürüyüşte bile bir taraftan karşınıza deniz çıkabiliyor. Manzara gece de gündüz de çok güzel.

İsveç’in para birimi kron. Kredi kartı kullanımı o kadar alışılmış ki Stockholm’de geçirdiğim 3 gün boyunca bir kez bile nakit kullanmadım. Her yerde kart geçiyor. Ki zaten gelecekte hedefleri parayı gündelik hayattan tamamen çıkartmak.
 

Türkiye’ye kıyasla çok pahalı bir yer, çünkü malumunuz paramız artık pul! Ancak burada yaşayanların hayat standartları düşünüldüğünde aslında onlar için pahalı değil. Örneğin ufak bir şişe su 9 tl civarı. Bu arada musluk suyu her yerden içilebiliyor ve lokantalarda bardakta ücretsiz veriliyor. İnternet tüm lokantalarda, kafelerde, müzelerde ücretsiz.

Birbirine köprülerle bağlanmış adalardan oluşan şehir en güzel yürüyerek geziliyor ama zaman zaman metrodan da faydalanmak gerekiyor. Bir kart alıp yükleme yapıyorsunuz. Ben 3 günlük bir kart aldım ve TL ile bana 230 TL. civarına geldi. Stockholm’un harika bir ulaşım ağı var. Toplu taşıma ağı bilet fiyatları ve alternatifleri görmek için websitesini ziyaret edebilirsiniz. Metro,otobüs,tren,tramvay,tekneler hepsi birbirine gayet iyi bir biçimde bağlı ve kart bütün ulaşım araçlarında geçerli. Kapladığı alan da geniş olduğu için şehir yürüyerek gezmek için uygun değil. Bahsettiğim 72 saatlik kartı Stockholm’de kaldığım sürece sürekli kullandım. Tek seferlik metro biletinin 35 kron, havaalanından merkeze gelen havaalanı otobüsünün tek yön 120 kron, trenin 200 kron olduğu düşünüldüğünde, özgürce gezebilmek için bu kartın ne kadar zaruri olduğu daha iyi anlaşılabilir.
 
Bu arada şehir içinde toplu taşıma planınızı online olarak da yapabileceğiniz çok kullanışlı bir web sitesi mevcut. https://sl.se/en/sitesinden kalkış ve varış noktanızı seçip, kaybolma riskinizi sıfıra indirebilirsiniz. Ayrıca isveç telefon hattı olanlar Text-me-a-ticket yöntemi ile cep telefonlarından sms atarak ya da “SL-biljetter” isimli akıllı telefon uygulamasından daha hızlı ve pratik bir şekilde bilet alabilir, barkodu okutarak toplu taşıma kullanabilirler. Bu iki yöntem biraz daha pahalı ancak kesinlikle inanılmaz kolay.
 
 
Kent alanının %30′ u su kanallarından, diğer bir %30′ u yeşil alandan oluşmuş, dolayısıyla hava kalitesi Berlin ve Kopenhag‘ın ardından Avrupa’da üçüncü.

Şehri gezmeye tarihi merkez olan Gamla Stan’dan başladık. Dar, arnavut kaldırımlı sokaklardan oluşan bu turistik adanın tüm dünyada en iyi korunmuş tarihi şehir merkezlerinden olduğu söyleniyor. Burada tatlı dükkanlar, Nobel müzesi, Royal Palace, kafeler, hediyelik eşya dükkanları ve benim favorim çiçekçiler var. Sokaklarda dolaşmak çok zevkli, özellikle Nobel müzesinin bulunduğu Stortorget meydanını çok sevdim.

 

İnsanlar çok nazik ve herkes kusursuz İngilizce konuşuyor. Atıştırmak için bir büfeden ayaküstü alacağınız sandviçler 60 kron yani 23-25 TL civarında. McDonalds’lar çok ucuz ve tıklım tıklım. 15 krona cheeseburger satılıyor. McDonalds harici hiçbir yerde 15 krona bir şey satıldığını görmedim 🙂 Noel zamanı gittiyseniz sakın içine, tarçın,karanfil, badem ve kuru üzüm atılmış sıcak şarap (glögg) içmeyi ve almayı ihmal etmeyin. Glögg bir İsveç içeceği, sıcak şarap gibi bir şey ama bence sıcak şaraptan çok daha güzel bence.

Her taraf puset dolu. 480 gün gibi inanılmaz bir doğum izni olunca herkes doğurmuş da doğurmuş. Erkeklerin de doğum izni çok olunca her tarafta pusetli yalnız babalar görmeye alışıyor insan. Ne kadar harika bir şey olsa gerek medeniyet!

Müzeler, yeşil alanlar, kültürel aktiviteler ve saraylar: Gamla Stan, Skepssholmen, Djurgarden bölgelerinde. Şehir Gezisi: Alışveriş için de merkez konumunda olan şık ve sakin Östermalm, Norrmalm, Vasastan bölgeleri, Alışveriş, Cafe-bar, Şehir gezisi: Daha trendy ve alternatif olan Södermalm bölgesinde.

Östermalm, bizim Etiler kıvamında, şehir merkezine çok yakın, daha sakin ve zengin bir muhit. Stureplan üzerinde ünlü gece kulüpleri ile geç saatlere kadar açık. Sokakları geniş ve yürümesi keyifli bir bölge.

Her caddesinde keyifli kafe ve barlar bulabileceğiniz trendy ve hareketli adası Södermalm ise bizdeki Cihangir ayarında diyebiliriz. Nytorget ve Mariatorget  özellikle tavsiye edebileceğimiz kısımları.

Stockholm’da 75 civarında müze ve tarihi kilise mevcut. Geçen seneden beri müzelerin neredeyse tamamı ücretsiz. Sadece en popüler olan Vasa Müzesi, Abba Müzesi gibi bir iki tane müze giriş ücreti alıyor. Araştırmak ve hangisine gideceğine karar vermek için yeteri kadar zamanı olmayanlar için öneriler;

  1. Skansen– İsveç kültürü hakkında bilgi edinebileceğiniz bir açık hava müzesi.
  2. Vasa Museum– 17. yüzyıl civarında, Vasa savaş gemisi içine kurulmuş inanılmaz bir müze.
  3. National Museum– Klasik sanat ve tasarım müzesi.
  4. Fotografiska– Fotoğraf müzesi.
  5. Historiska– Vikingler de dahil İsveç tarih müzesi.
  6. Nordiska– Baltık kültür müzesi.
  7. Moderna– Modern sanatlar müzesi.
  8. Naturhistoriska– Doğa tarihi müzesi.
  9. Medeltidsmuseet– Orta Çağ Stockholm’ü müzesi.
  10. Nobel Museum– Alfred Nobel ve Nobel ödülleri müzesi.

Stockholm’de yeme içme de oldukça pahalı diyebilirim. Bir şişe 50’lik bira 38 TL, bir fincan filtre kahve 25 TL, bir şişe su 10 TL, bir tabak yemek 70 TL gibi rakamlar ödüyorsunuz.

Sanırım daha önce hiçbir şehirde bu kadar çok tasarım butiği görmemiştim. Stockholm’ün her tarafından resmen tasarım fışkırıyor. Şehri birkaç kelime ile anlatmam gerekse sanırım şunları seçerdim: tasarım, havalı, pahalı, fit, somon!

Stockholm civarında gezilip görülecek yer arayanlar için birçok seçenek mevcut.

  • Mesela, feribotla Finlandiya’ ya geçebilir Turku ve Helsinki‘ yi gezebilirsiniz.
  • Yine feribotla Estonya’ ya geçip, mesela Tallinn‘ i görebilirsiniz.
  • Tren ya da otobüs ya da araç kiralayarak Norveç’ e doğru ilerleyip, Oslo’ ya uğrayabilirsiniz.
  • Biraz daha zaman ve bütçe ayırırsanız Danimarka’ya Kopenhag‘ a bile gidebilirsiniz.
  • Eğer kuzey ışıklarını görmek isterseniz, kuzeye gidip kamp yapabilir ve bu muhteşem doğal güzellik karşısında büyülenebilirsiniz.

Son söz olarak diyeceğim o ki; Stockholm güzel ve görülmeye değer bir şehir. Stockholm’u ziyaret edecek olanlara ve gitmeden önce bu yazıyı okuyanlara şimdiden iyi eğlenceler!

Gitmeli mi gitmemeli mi? : Hallstatt

Hallstatt , Avusturya’nın Salzkammergut bölgesinde yer alan Dünya’nın sayılı saklı kalmış ve bu özelliği ile de UNESCO Dünya mirası listesine girmiş köylerinden biri. O kadar küçük bir köy ki altı üstü bir ucundan diğer ucuna gitmek yürüyerek 20 dakikanızı almaz. Fakat bu küçücük köy her yıl binlerce turistin durak noktası. Muhteşem mimarisiyle, manzarasıyla insanı büyülüyor adeta. Sessiz sakin doğayla iç içe ve dinlenmek için ideal bir yer.

Biz Halsstatt’a Salzburg  üzerinden  gittik. Hemen  istasyondan  kalkan  otobüslerle  manzarayı  izleyerek 1,5 saatlik  bir yolculukla Bad Ischl köyüne ulaştık. Bu otobüs yolculuğu kişi başı 9 Euro tutuyor. Gidiş bileti alırken dönüş biletini de almak gerekiyor, çünkü Hallstatt’ ta bilet alabileceğiniz bir yer yok. Otobüsten son durakta indikten sonra tren istasyonunu bulmak sorun olmuyor, çünkü ikisi yan yana. Trene binileceği zaman tren istasyonunun karşısında bulunan yön tabelalarına dikkat etmek gerekiyor. Hallstatt’ a giderken “Stainach”, dönerken ise “Attnang” yönüne giden trene binmek gerekiyor. Tren yolculuğunun biletini bilet makinalarından aldık. “Bad Ischl – Hallstatt “ seferi için kişi başı 3.5 Euro tutarındaki biletlerden aldık, bu biletler açık bilet olduğundan saat sorunu olmuyor, dönüşte hangi saatteki trene binmek isterseniz  onu tercih edebiliyorsunuz, yarım saat  daha  yolculuk  yaparak  göl kenarına indik. Kasaba gölün karşı tarafında olduğundan, gelen insanları karşıya geçirmek için trenin gelmesini bekleyen bir adam bekliyor istasyon civarında. Kişi başı 2.5 Euro’ ya bu teknelerden faydalanabiliyorsunuz. Burada  bekleyen  küçük  teknelerle  karşı  köye geçtik. Bunlar  zaten arka arkaya, birinden inip diğerine hemen binecek gibi sıralama yapmışlar. Tüm  yolculuk  neredeyse  iki  saat  sürüyor. Oraya giderken birbirinden güzel göller  ve köylerden  geçtik. 

Burası özellikle Çinli turistlerin fazla tercih ettiği bir yer. Gelen turistlerin %90’ı Çinli diyebilirim. Sabah ilk feribotla geliyorlar ve son feribota kadar Hallstatt’ta takılıyorlar. Ben, bizdeki günübirlikçilere çok benzettim. Burayı o kadar çok seviyorlar ki 2012 yılında köyün birebir kopyasını Çin’in Guangdong eyaletinin Huizhau şehrinde inşa etmişler.

Köye vardığınızda yaklaşık 1.5 km’lik yürüyüşünüz boyunca size Alp’lerin eteğinde, bir yanda harika mimarilerle bezenmiş köy evleri, bir yanda kuğu ve ördek sürülerinin süslediği Hallstatter gölü eşlik edecek.

Market Meydanı, bu köyün kalbi. Tarihi 14. yüzyıla dayanan bu meydanın etrafı kafe, restoran, hediyelik eşya satan mağazalar ve birkaç otel ile çevrili. Meydanın mimarisi yuvarlak formda ve etrafındaki yapılar o kadar güzel o kadar renkli ki inanın bu meydandan hiç ayrılmak istemeyeceksiniz. Meydanda bir de Holy Trinity(Baba, Oğul, Kutsal Ruh) Sütunu var.

Hallstatt’ta gezilecek pek yer yok. Antikalarla ilgileniyorsanız, birkaç antikacı bulabilirsiniz. Şehirde bulunan en ilginç yapı kemikli ev. Hikayesi şöyle, küçük bir köy olduğu için burası, insanlar öldükten 10-15 yıl sonra kemikleri bu eve taşınırmış. Bu gelenek yıllarca devam etmiş. En son 1983 te ölen bir kadının kemikleri 1995 yılında eve konulmuş. Pek iç açıcı bir yer olmasa da ilginç. Gitmek isterdim ama maalesef kışları kapalıymış.

Gezilecek yerlerden tuz madenleri, köyün yaklaşık 300 metre üzerinde. Çok dik füniküler ile ulaşım sağlanıyor. Füniküleri kullanarak yukarı çıkmak ve tuz madenlerini gezmek ücretli. Sadece kuş bakışı Hallstatt seyri yapmak isterseniz kişi başı 16 Euro gibi bir ücreti var. Eğer tuz madenleri turuyla beraber satın alırsanız da kişi başı 30 Euro. Madenden hatıra tuzu ve softa tuzu alabilirsiniz.

Köyün çok kalabalık olmaması ve küçük olması sebebiyle, bir kaç saat sonra gördüğünüz herkesi defalarca görüyorsunuz. İletişim kurma konusunda hiç sıcak ve yardımsever bulmadım ben kafe ve restoran çalışanlarını. Son derece suratsız, insanı tersleyen insanlar yüzünden çok da bayılmadım maalesef Hallstatt’a. 

Yine kışın yapılamadığı için deneyimleyemediğim ama 1 saatlik elektrik botla göl turu 15 euro. Elektrikli botla göl turu 1 Nisan-30 Eylül tarihlerinde yapılabiliyormuş. Bu tarihler arasında sabah 6’dan akşam 8’e kadar göl turu yapabilirsiniz. 

Ufak bir hatırlatma; eğer araç ile ulaşım sağlayacaksanız park konusunda endişelenmenize hiç gerek yok. 3 adet büyük ücretli otopark mevcut. Tüm gün için 8 Euro. Otoparklar köyün girişinde bitiyor. Köyün içerisine araç ile ulaşıma izin verilmiyor.

Çok fazla turist geldiği için bu doğal yapıyı hem fiziksel hem de gürültü kirliliğiyle yıpratmamak için evlerin önüne tabelalar asmışlar ve üzerinde : ”Burası müze değil, unutmayın burada halk hala yaşıyor ve lütfen saygı gösteriniz’‘ yazıyordu. 

En çok sorun yaşadığımız şey yemek meselesi oldu bu köyde. Çünkü kışın neredeyse her yer kapalı. Epi topu 3 restoran vardı, biri gruplarla çalışıyoruz diye almadı, diğeri asık suratıyla terslemesiyle bizi sinir etti, biri de menüdeki fiyatlarıyla aklımızı başımızdan aldı! En nihayetinde büfe gibi bir yerde, iğrenç bir yemekle açlıktan büzülen midemizi bir nebze rahatlattık. 

2 saatlik zahmetli bir yolculukla gittiği yerde şöyle hoş bir mekanda yemek yemek, elinde içkisiyle şömine başında kar ve göl manzarasının tadını çıkartmak istiyor insan. Velhasıl, köy güzel güzel olmasına da, tek başına görsel güzellik yetmiyor. Bazı yerler kartpostalda daha güzel. İnsan sıcaklığının olmadığı her yer bana kötü geliyor. 2 saat geliş 2 saat gidişle böyle bir eziyete bu anlamda değmez diyorum. Siz yine kartpostala bakmaya ve “ay ne harika bir yer” demeye devam edin:)  

 

Salzburg

Benim için seyahat öncesinde gezi için araştırma yapmak en az seyahatin kendisi kadar keyif verici. Kış mevsimini ve buna uygun rotaları çok sevdiğimi de yazılarımdan anlamışsınızdır. Bu yılın Noel öncesi keşfi Salzburg oldu. Biraz geç kalmış bir yazı oldu ama olsun. Yıl sonu yoğunluğu sebebiyle ancak vakit bulabildim.

Avusturya’ya gidebilmek için Schengen vizeniz olmak zorunda, vizeyi almak için İstanbul Yeniköy’deki konsolosluğa direkt başvuru yapabilirsiniz, benim vizem olduğu için buna gerek kalmadı.

Salzburg’a geçmeden önce biraz Avusturya’dan bahsedeyim. Avusturya, Avrupa’nın pahalı ülkelerinden biri. Bu anlamda başkent Viyana da Salzburg da hemen hemen aynı diyebilirim. Avusturya para birimi olarak Euro kullanılıyor. Konuşulan dil ise Almanca.

Biz Münih’in dibinde olan Salzburg’a, Münih’e uçup orada bir gün kaldıktan sonra 2 saatlik otobüs yolculuğu yaparak geçtik. Bu yolu tercih edecekler bu linkten en uygun bileti bulabilirler (gidiş-dönüş 17.50 euro gibi bir para) https://tr.flixbus.com/otobus-seferleri/munih-salzburg.  Eskiden sınır olmadığı için sanki aynı ülkedeymişsiniz gibi rahatlıkla ülke değiştirebiliyorken bu sefer gördüm ki kontroller başlamış. Artan terör olaylarından sonra sınırlarda artık kontrol var.

Şehir, Viyana Graz ve Linz şehirlerinden sonra Avusturya’nın 4. büyük kenti. Almanya’nın Münih şehrine ise 150 km. uzaklıkta. Salzburg ruhu olan şehirlerden, estetik, kültür, zarafet, tarihi doku her yere yansımış burada. Ayrıca diğer Avrupa şehirlerine göre oldukça küçük bir şehir, 2 günde çok rahat keşfedilirsiniz, yürüyerek gezmek mümkün.

Genel olarak küçük, etrafı dağlarla çevrili şirin bir kent Salzburg ve içinden Tuna Nehri’nin bir kolu olan Salzach Nehri geçiyor. Pek çok şehrin güzelliğini aslında suyun pekiştirdiğine inanırım. İstanbul’u daha da güzel yapan deniz ise Salzburg’u da şehri ikiye ayıran Salzach nehri renklendiriyor. Biz Pazar günü Salzburg’a vardık. Ve gittiğimizde nehir boyunca çok güzel Christmas pazarları kurulmuştu.

Barok mimarisi ile dünyanın en önemli şehirlerinden biri. Klasik dar sokaklar, teal çatılı rengarenk evler, büyük meydanlar… Kente girer girmez eski şehir ile yeni şehri birbirine bağlayan köprüden geçtikten sonra tepede gözünüze çarpan Avrupa’nın en iyi korunmuş kalesi olan Hohensalzburg Kalesi’ni görüyorsunuz.

Buradaki tarihi şehir merkezi 1996´da Unesco Dünya Mirasları listesine alınmış. Şehri yürüyerek dolaşın ama yorulursanız fayton alternatifi de mevcut. Gerçi toplu taşımaları elektrikle çalıştığı için hava inanılmaz derecede temiz, bu nedenle bol bol yürüyüp ciğerlerinizi temiz hava ile doldurun derim.

Caddenin ve sokakların tamamı neredeyse turist dolu. Yerli halkı ayırt edebilmek çok kolay. Sade giyim tarzları ile altlarında bisikletleri ve arkalarında küçük bebekleriyle yanınızdan büyük bir sakinlik içinde süzülüyorlar.

Şehre girdikten sonraki ilk durağımız Getreidegasse Caddesi, çok meşhur bir cadde. Mozart’ın doğduğu ve uzun süre yaşadığı ev de (şimdi müze) bu caddede. Ev dediğim beş katlı sarı boyalı bir apartman. Gezmek için kişi başı 7 euro ödemeniz yeterli, müze saat 17:30’da kapanıyor.  Mozart ailesi 26 yıl boyunca bu evde yaşamış. Salzburg’da dolaştığınız süre içerisinde Mozart hediyelik eşyaları, çikolataları vb birçok şeyi göreceksiniz. Mozart’ın etinden sütünden faydalanıp müthiş bir endüstri yaratmışlar.

Salzburg’a gidip de oyuncak müzesine gitmeden dönmek olmazmış ama valla ben görmeden döndüm. Çünkü 2 günüm vardı ve Noel öncesi coşkusunu yaşayıp kenti gezmek daha eğlenceli geldi bana. Bu arada hediyelikler bile pahalıydı, pahalı derken örnek vermem gerekirse minik bir ağaç süsü 15 € civarında. Tabi € paramızın 5 katına yakın olunca normal ücretteki her şey pahalı geliyor orası da ayrı:(

   

 

Mirabel Sarayının ziyarete açık olan bahçesi Mirabellgarten, Salzburg’da gezilecek yerlerden bir diğeri. Bahçeye giriş ücretsiz. Mesafeler toplu taşıma kullanmanızı gerektirecek kadar uzak değil. Yürüyerek 15-20 dakikada rahatlıkla ulaşabilirsiniz.

Son olarak yemek meselesine değineyim, Avusturya’ya geldiyseniz güzel bir schnitzel yemeden dönmemek gerekir ki yedik fakat restoranın adını hatırlamıyorum:) Benim aklıma kazınan bir İtalyan Restoranı oldu. Ortalama kişi başı 25-30 € civarında bir tutarla doyabilirsiniz. Adı Alberto. Adresini de şuraya ekleyeyim ( Franz-Josef-Strasse 37Salzburg 5020, Avusturya +43 662 881081) çünkü İtalya’daki kadar damak çatlatan lezzetleri tattım.

The sound of Music filminin çekimleri burada yapılmış. Şehri film içerisinde görmek isteyenler için ideal bir film, tavsiye ederim. Gittiğinizde, kulaklığınızda bir Mozart bestesi veya elinizin altında bir Zweig kitabı olursa geziniz daha da anlam kazanır, benden söylemesi. 😉

Bir sonraki seyahat yazısında görüşmek üzere, yola çıkın…

Lamu Island – Kenya

Kenya’ya gideceğimizi duyan herkes hemen hemen aynı tepkiyi verdi, “Ne işiniz var orada?” ve “Safari mi yapacaksınız?” Ağustos ayı sonunda Kenya’ya gidiş planımız pek çok kimsenin aklına yatmadı çünkü sıcaktan kavrulacağımızı zannediyorlardı. Hiç öyle olmadı diye başlamak istiyorum bu yazıya:)

Kenya’ya 26 Ağustos tarihinde 5 kadın gittik. Planımız Nairobi’den Lamu Island’a geçmekti. O nedenle Nairobi Havalalanı’ndan bir başka havaalanına geçerek planımızı gerçekleştirecektik. Sabaha kadar (5 saat havaalanında kalmak söz konusuydu “aman ne olacak bir yerlere kıvrılırız” dedik ama o hiç öyle olmadı. Fotoğraf ve videolarda da göreceğiniz gibi, maalesef konforu rüyamızda gördük. Jomo Kenyatta Uluslararası Havalimanı’ndan yerel uçuşların yapıldığı Wilson Airport’a geçtik. Sabaha karşı 04.00te orada olduğumuzdan ve her yer saat 06.00’da açıldığından resmen sokakta kaldık ve donduk. Çünkü Afrika’da kış sonu Ağustos. Hava 11 dereceydi gece. Neyse, sabah 09.00’da Mombasa aktarmalı uçağımızla 2 saat bir yolculuk sonrası Manda Airport’a indik. 50 kişilik, bizim eskimiş 500T otobüslerin konforunda bir uçakla yaptık bu yolculuğu. Manda Airport’tan çıkışta uzun mendirek gibi bir yol var ve yolun sonunda denizde bekleyen teknelere bavullarımız yüklendi Lamu’ya doğru yola çıktık. 15-20 dk bir yolculuk sonrasında Lamu Ada’sına vardık. Ada’da taşıt yok, bisiklet dahil. Sadece eşekler var, ada eşek dolu (3000 civarında eşek varmış). Taşıma onlarla sağlanıyor. Ah canlarım benim, güzel gözlü canparelerim… Çok üzüldüm orada yaşadıkları hayata. Detaylara girdikçe anlatacağım.

  

Lamu’daki evimize giden yol kumluydu, buna gerçekten şaşırdık, ara sokaklarda bile kum vardı. Çıplak ayaklıydı neredeyse herkes. Bavullarımızı sırtlarına alan siyahiler önde biz arkada 3 dakika kadar yürüyerek eve vardık. Evimiz İngiliz kolonisinden kalma şahane bir mimari örneğiydi. 4 katlı, avlusunda havuz bulunan, her odası banyolu nefis bir evdi. Eve bayıldık.

http://www.lamuholiday.com/our-houses/jaha-house.html

Hele gecelik ödediğimiz ücreti duyunca siz de bayılacaksınız eminim:) Gecelik 27 euro verdik kişi başı. Buna kahvaltı dahildi.

     

       

Yemeklerimizi evde yemek istedik ve yardımcılarla anlaştık, yandaki evde pişirip bize her gün öğle ve akşam yemeği servis ettiler. Alerjimiz olmadığını, istedikleri her şeyi pişirebileceklerini, yöresel ne varsa yiyebileceğimizi söyledik. Her gün şahane şeyler yedik, ıstakoz, ahtapot, adını bilmediğim balıklar, karides gibi deniz mahsulü ağırlıklı, yanında mutlaka salata ve pilav (jasmin pirincinden, yağsız), sabahları omlet, marmelat, mango, ananas, muz… 6 günlük yemek bedeli olarak kişi başı 50 $ verdik o şahane yemeklere (çay kahve servisleri de buna dahil).

 

1890’da Lamu ve Kenya İngiliz sömürgesi olmuş, Kenya, 1963’te siyasi bağımsızlığını kazanmış ancak Kenya merkezi yönetiminin etkisi düşük kalmış ve Lamu bir dereceye kadar yerel özerkliğe sahip olmaya devam ediyormuş. Lamu’nun ekonomisi 1907’de kaldırılıncaya dek köle ticaretine dayanıyormuş. Şimdilerde Hint Okyanusu üzerinden Orta Doğu ve Hindistan’a gönderilen fildişi , mangrove , kaplumbağa kabukları ve gergedan boynuzları ihracatı ve turizm ile geçiniyorlar.

Ev Lamu’nun Shela denilen tarafındaydı, kolonyal mimarinin, özenle oyulmuş Arap kapılarına sahip süslü avluların, temiz sokakların olduğu iyi kısımda yani. 1. gün evde dinlendikten sonra 2. gün geleneksel işlevlerini koruyan, Doğu Afrika’nın en eski ve en iyi korunmuş Swahili yerleşim bölgesi Lamu Old Town’a geçtik. Lamu Old Town, 2001’de UNESCO Dünya Mirası alanı olarak belirlenmiş. Sözde Unesco korumasındaymış.  Sözde diyorum çünkü hayatımda bu kadar pis bir yer görmedim, Allah da göstermesin! Ne bir şey yiyebildim ne bir şey içebildim ne hediyelik alabildim iğrenmekten! Her yer eşek dışkısı ve idrarıyla kaplı ve insanların ayakları çıplak, o dışkılara basarak her yere girip çıkıyorlar. Dükkanlar izbe, in gibi karanlık ve rutubetli, ahşap oymalar kurtlar tarafından yenmiş, asırlık tozlar üzerilerinde… Önümüzde tepesinde kartonla avokado ve mango taşıyan adam düşüp patlayanları tek tek yine kartona doldurup götürdü ve sanırım onlar sofraya kondu ve yenildi.

Ben bu bölgeye sadece yarım saat tahammül edebildim, bir daha da bu bölgeye geçmedik zaten.

      

3. gün bizi havaalanından adaya getiren Nasir (teknemizin sahibi) ile Manda Adası’na geçtik. Daha önce Vildan araştırmış ve Majlis Resort’u seçmişti günü geçirmemiz için. Manda Adası gerçekten bir cennet! Maldivler havasında, o güzelim mangrov ağaçlarıyla, eşsiz pudra şekeri gibi kumsalıyla, harika tesisleriyle gerçekten gidilip görülesi yerlerden biri. Daha sonraki 3 gün boyunca hep Manda Adası’na geçtik, adayı dolaştık, keşfettk, eşsiz fotoğraflar çektik, Majlis Resort’ta yedik içtik, keyfimize baktık:)

Majlis ucuz bir yer değil. Gitmek isteyenler için adresini buraya ekliyorum.  https://themajlisresorts.com/ Hizmet kalitesi, yemekler, kokteyller bizi çok memnun etti. Zaten işletmeci bir İtalyan. Konaklamak mecburiyetinde değilsiniz, dışarıdan da günübirlik alıyorlar, bizim yaptığımız gibi başka bir yerde kalarak her gün işletmede keyif çatabilirsiniz. Yemeklerin fiyatları ortalama 20-35 $ civarında.

 

Yazının devamı gelecek…

 

 

 

 

 

Thassos Adası

Yaz geldi sıcaklar bastırdı. ‘Ah şöyle hafta sonunu Cuma ile birleştirip İstanbul’dan 2-3 günlüğüne kaçabilsem’ sezonu açıldı. Çeşme, Bodrum, Ayvalık, Assos, Saros gibi alternatifleri siz zaten biliyorsunuz, ben size çok yakınınızda cennet gibi plajları ve turkuaz denizi olan bambaşka bir yeri anlatacağım. Üstelik Türkiye’deki alternatiflerinden çok daha ucuz. İstanbul’dan arabaya binin, sadece 5 saat sonra oradasınız; işte Thassos Adası…

Otomobil ile gitmek istiyorsanız yapmanız gereken iki şey var. Birincisi triptik belgesi de denilen araç sigortasını yaptırmış olmak. Bunu kendi sigorta şirketinizden çok kolay bir şekilde halledebilirsiniz. 15 günlük sigorta 60 euro civarı bir para tutuyor. İkincisi ise maalesef uluslararası ehliyet almanız gerekiyor. Aslında hiçbir işe yaramayan bu uluslararası ehliyet için gidip TURİNG’e 380 lira para ödüyorsunuz. Üstelik bu ehliyet sadece sınırdan geçerken işe yarıyor. Yunanistan içerisinde bir sorun olduğunda normal ehliyetinizi gösterebilirsiniz.

Ancak adaya otobüsle de ulaşım mümkün. Bir çok otobüs firması günde üç defaya varan karşılıklı seferler düzenliyor. Otobüsle Kavala’ya gidip (ortalama 75 TL) oradan feribotla adaya geçebilir ve otomobil kiralayabilirsiniz. Bu durumda uluslararası ehliyete de gerek yok. Ayrıca adada kiralama fiyatları uygun (mesela 3 günlüğü 60 euroya kiralama yapan şirketler var).

E-5 otoyolunu takip ederek, Silivri, Tekirdağ ve Keşan’dan sonra İpsala’ya varacaksınız. İpsala’dan çıktıktan sonra dümdüz giderek önce Alexandroupolis olarak bilinen Dedeağaç, arkasından Komotini (Gümülcine) ve Xhanti (İskeçe) sapaklarından geçiyorsunuz. Egnatia Otoyolu insanı hız yapmaya davet eder, aman radarlara dikkat! Thasos’a sizi götürecek olan feribot Keramothi kasabasından kalkıyor. İskeçe’den yaklaşık yarım saat sonra otobanda feribot işareti ile birlikte Thassos tabelasını görebilirsiniz. Ancak tabela çok büyük değil, o nedenle dikkatli olun. Saptıktan yaklaşık 25 km sonra sonra tabelaları takiben feribotun olduğu Keramothi kasabasına ulaşacaksınız.

Thassos‘a gitmek için iki ayrı yerden feribot kalkıyor. Yol üzerinde tabelalarda göreceksiniz. Gelmişken bir de Kavala’ya uğrayalım derseniz, oradan da feribot ile Thassos’un güneyine, Limaneria bölgesine yaklaşık 1 saatte ulaşırsınız.

İpsala-Keramothi arası 2 saat sürüyor. Takip ettiğiniz yol direkt olarak sizi o sevimli ve şirin Keramothi’nin feribot iskelesine ulaştırıyor. Hemen oradan biletinizi aldıktan sonra saatine göre yarım saat veya 1 saat arayla kalkan feribotlar Thassos Adası’na götürüyor. Feribot ücreti ise araç ve şoför 23 euro. Şoför haricindeki her bir yolcu için ise 3 euro ücret alınıyor. Feribot yolculuğu, kalkması durması derken yaklaşık 50 dakika kadar sürüyor.

Thassos’un deniz kenarında üç ana merkezi var: Limenas, Limeneria ve Pathos. Limenaria, Golden Beach, Prinos, Limenas bölgeleri taverna, cafe ve konaklama seçeneklerinin daha fazla olduğu yerler.

Buraya niye geldik, deniz, güneş eşliğinde dinlenmeye tabi ki, o halde plajlardan bahse başlıyorum:)

Limenas’a yakın bölgedeki plajlarından ilki 3 km uzaktaki La Scala Beach. Bu plajın çevresinde de irili ufaklı birçok plaj var. La Scala’ya giriş ücretsiz. Araba park yeri de gayet geniş. Mermer tozları ile kaplı bembeyaz bir zeminden ilerleyip kumsalda şemsiye ve şezlonglara kurulabilirsiniz.

Makryammos plajı bungalov tesisi dışarıdan ücretli plaj müşterisi kabul ediyor. Adanın en iyi tesisi, denizi de çok güzel. Biraz daha salaş bir bölge olan Aliki’de ise Leonidas adlı plajın sonundaki lokantanın önünden denize girip, öğlen bira kalamar yapabilirsiniz. Plajlara giriş adam başı 3-5 euro arasında. Eğer şezlong ve şemsiye isterseniz çiftine 7 euro. Yiyecek içecek fiyatları her yerdeki gibi, kesinlikle daha yüksek değil.

Küçük bir plaj olan Psili Amos oldukça rahat şezlongları, tüllü locaları olan, sakin ve huzurlu bir plaj.  Turkuaz denizi, incecik kumu ile bu plajı mutlaka tavsiye ediyorum. Şezlonglar, localar ücretsiz. Sadece yediğinizi, içtiğinizi ödüyorsunuz. Soğuk bir frappe alıp huzurun tadını çıkarın. Wi fi ücretsiz.

Aliki küçük bir koy, tek kelime ile cennet. İpek gibi beyaz kumu yok ama su muhteşem. Ortam ve plaj güzel! Şezlonglar ücretsiz. Sadece yediğinizi içtiğinizi ödüyorsunuz. Hemen yanı başında birçok taverna var. Bir de burada ballı ve meyveli Greek yoğurt yemeden dönmeyin…

 

Diğer önerim, etrafını saran yemyeşil ağaçlı dağlarla, beyaz kumu ve pırıl pırıl denizi ile Paradise Beach, gerçekten de cennet gibi bir plaj. Plajda şezlong ve şemsiye 3€. Burada tek bir tesis var. Vişne soslu browniyi mutlaka deneyin derim.

Glyfoneri otelin plajı ve gerçekten saklı cennet. Bembeyaz kumu, yemyeşil denizi ve etrafındaki ağaçlarla Glyfoneri plajına mutlaka gidin. Plaja giriş 3€. Şezlong, şemsiye ücretsiz. Glyfoneri ve La Scala birbirine çok yakın. Bir günde iki plaj yapmak isterseniz oldukça ideal bir seçim olur.

Gelelim yeme işme konularına, arada değindik ama detaya inelim:) Bu adada yenebilecek en güzel şeylerin başında deniz mahsulleri, kızartmalar, musakka, Grek salad, cacık gibi yiyecekler geliyor. Kısa bir fiyat bilgisi vermek gerekirse kalamar, ahtapot ve midyelerin porsiyonu 5-8 euro arasında değişiyor. Ancak bu porsiyonlar bizdeki gibi minicik değil, uyarayım. Duble porsiyon söylerseniz yarısının masada kalma riski var.

Limaneria bölgesinin en iyisi sahilin sonunda yer alan Limani Restaurant. Sahibi Niko, kardeşleri ve çocuklarıyla işletiyor burayı. Aynı zamanda müzisyen, hatta bazı akşamlar canlı müzik yapıyor. Hikayesi olan bir adam… Burada ne yiyeceğinizi de size bırakıyorum, her şeyi iyi çünkü. Bir de meraklıysanız Niko’dan bal isteyin. Thassos‘un balı çok iyidir. Niko size turistik olmayan bal ayarlar.

Thassos’da yalnızca kıyıda değil dağ eteklerinde de birbirinden güzel köyler bulunuyor. Özellikle Kazaviti, Potamia ve Panagia görülmesi gereken köyler. Kalmak isteyenler için köylerde butik oteller de var.  La Scala’dan sonra yemek yemek için Panagia adında bir köye gittik. Çok sevimli ve küçücük bir köy. En önemli özelliği ise köyde kuzu, oğlak ve tavuk çevirme ile kokoreç yapan restoranlar. Biz dört kişi çevrilen her şeyden bol bol yedik. Salata, musakka, cacık, patlıcan biber kızartmaları ve tüm içeceklerle 52 euro ödeyip çıktık. Thassos’a gidenlere kesin tavsiyem, burada çevirme yemeden dönmeyin.

Bir köy önerim daha var, Kazaviti. Eski yemyeşil bir dağ köyü burası. Sıcaktan bunaldığınızda kendinizi atacağınız bir sığınak gibi… Ve burada Vasilis adlı restoranda mutlaka yemek yemelisiniz. İçi feta peyniri dolgulu kızartılmış kabak çiçeği, kuzu dolma ve kuzu kaburga çok başarılıydı.

Bu kadar öneriden sonra dönüş için de birkaç önerim var. Öncelikle Thassos‘tan mutlaka zeytinyağı alın. Adanın zeytinyağı çok iyi ve çok ucuz.

Yunanistan’dan dönüşte adettir, Kavala kurabiyesi de alınır. Bunun için Kavala ve Keramotia arasında kalan Nea Karvali bu işin en iyi yapıldığı yer. Ahalisinin çoğunluğu da Niğde Aksaray göçmeni Rumlar, yaşlıları Türkçe konuşur, hikaye anlatmaya bayılır…
Duty Free alışverişini de Yunan tarafından yapmanızı öneririm, Rakı hariç her şey daha ucuz ve seçenek daha çok.
İyi tatiller!

 

 

 

Benim Münih’im

Münih’e 4 defa gitmiş biri olarak, detaylı bir Münih yazısı yazma zamanımın geldiğini düşündüm. Almanya’nın asilini size biraz anlatayım, belki iştahınız kabarır, siz de atlar gider ve önerdiğim şeyleri tecrübe edersiniz.

Münih yaklaşık 2 saat 45 dk sürüyor uçakla, kış saati bizden 2 saat geride (malum saatleri geri almadık) bunun bize tek faydası batıya gittiğimizde gün kaybetmemek şeklinde oluyor. Yani uçağa 13.00 de binip 14.00 de iniyorsun gibi.

Havaalanı merkez arası 45 dakika sürüyor trenle, 12 euro bilet üceti. Taksi ile gitmek isterseniz 65 € gibi bir rakam söz konusu, 3-4 kişi iseniz tercih edebilirsiniz. Uber de çok iyi bir alternatif olur kalabalık bir grupsanız, taksiden daha ucuza geliyor onu da belirteyim. Ayrıca havaalanından kalkan S1 ve S8 no.lu metrolarla şehrin her yerine ulaşmanız mümkün. Biletler metro duraklarında ve havaalanındaki bilet makinalarında satılıyor. Arzu edene Türkçe menü seçeneği de var.

Almanya’da toplu taşımada bilet kontrolü diye bir şey yok. Biletinizi makinadan alıp direk trene binebiliyorsunuz. Almadan binerseniz çok nadir de olsa görevliler bir durakta trene binip rastgele kontroller yapabiliyorlar ve biletsiz olmanın cezası epey ağır. Yani 2.70 € için riske girmeye değmez.

Bilet fiyatları ile ilgili detay bu linkte var http://www.mvv-muenchen.de/fileadmin/media/Dateien/0_Startseite/Endversion_MVV_Handout_fuer_Touristen_en_250113.pdf

Linkini eklemiş olduğum dosyada, aynı zamanda, Münih merkezde gitmek isteyebileceğiniz turistik mekanlara hangi tramvay, metro vs numarasıyla ulaşabileceğinize dair çok kullanışlı bir liste de var. Münih merkezde her yere metro ile gidebilirsiniz.

Metro yani UBahn’da 8 hat mevcut, trenin de (SBahn) 8 hattı var, haritayı altta ekledim.

Marienplatz, Münih’in merkezi, buraya metroyla ulaşabilir, caddenin başında ve sonundaki otobüs ve tramvay duraklarını kullanarak gezebilirsiniz. 19 nolu tramvay neredeyse bütün turistik lokasyonlardan geçiyor, ona binmenizi öneririm.

Neues Rathaus bu meydanda yer alıyor. 85 metre yükseklikteki kulesine çıkarsanız muhteşem Münih manzarasını seyredebilirsiniz. Prag’da yer alan Astronomik Saat’in bir benzeri. Günde 3 defa, saat 11.00, 12.00 ve 17.00 de tam önünde durursanız yerel dansları sergileyen kuklaları izleyebilirsiniz. Her saat başı çanlar çalıyor, o sırada kuledeki iki küçük pencere açılıyor ve kuklalar dışarı çıkıyor! Ve bu kuklaları görmek için de insanlar sürekli kulenin önünde bekleşiyor. Yine aynı meydanda yer alan Eski Belediye Sarayı Altes Rathaus orijinal tasarımını 2. Dünya Savaşı’nda kaybetmiş olsa da 15. yüzyıl ruhunu hala taşıyor ve aynı zamanda Münih Oyuncak Müzesi‘ne ev sahipliği yapıyor.  Münih’in en önemli ve en eski kilisesi olan St. Peter Kilisesi da Marienplatz’ta yer alıyor. Kilisenin tarihi 11. yüzyılın başlarına kadar uzansa da, mimarisi 17. yüzyılda Rönesans çizgilerine göre yeniden şekillendirilmiş. 17. yüzyılda Barok tarzda inşa edilen yazlık konut Nymphenburg Sarayı’nın bahçeleri de en az kendisi kadar güzel ve yürüyüş için çok ideal.

    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Marienplaz’ın her yeri birbirinden güzel mağazalarla donatılmış. Caddenin çevresinde tarihi binalar ve kiliseler var. Ana cadde üzerinde yemek mekanı bulmak zor, güzel yemek yerlerini keşfetmek için yan sokakları da keşfetmeniz gerek.

Nerede ne yesek meselesine gelince… Domuz eti yemiyorsanız işiniz biraz zor Bavyera mutfağının tamamında domuz eti var çünkü. Ya vejateryan takılacaksınız ya da Türk restoranlarına gideceksiniz. Ya da İtalyan mutfağı filan bulup sebzeli pizza yiyeceksiniz. Ha yok ben ne olsa yerim diyorsanız benim önereceğim yerlere gidin derim:)

İlki Marienplatz üzerindeki Augustiner Restoran, http://www.augustiner-restaurant.com/html/english.html 

İkincisi, manzaraya karşı bir şeyler yiyeyim diyorsanız Galleria Kaupoff’un çatı katındaki restorana uğrayın derim. Açık büfe tarzı, sebze, et, şarküteri reyonlarından tabaklarınıza istediğinizi alıyor, kasada tarttırdıktan sonra ödemeyi yapıyorsunuz. Bizim paramız pul olduğundan bir sebze tabağına 10 € civarında ödeme yapacağınızın notunu da düşmüş olayım.

Üçüncüsü Schneider,  Marianplatz‘ ın hemen yakınında Tal sokağının üstünde. Buraya mutlaka gidin ve kusursuz denilebilecek ve buğday biraları dünyasının Ferrarisi olarak adlandırılabilecek bir bira olan Aventinus Eisbock’u için.

Kent merkezi Marienplatz’a çok yakın olan Viktualienmarkt’a mutlaka ama mutlaka gidin! Birçok şarküterinin, balıkçının, birahanenin bulunduğu bir yerel yiyecekler satılan açık hava marketi burası, alışveriş yaparken karnınızı da doyurabilirsiniz. Sosis ve peynir vb. alışverişi için çok seçenek mevcut. Erken saatte kapanan dükkanlar var bu nedenle erken gitmenizi öneririm. Yiyecek ,içecek ve hediyelik eşya pazarı Viktualienmarkt’da  taze ve sıcak pretzel (Üzeri susamlı veya susamsız fiyonk şeklinde çörek) yiyip bira da içilebilirsiniz. Ayrıca Obatza peyniri gibi çeşitli peynirlerin tadına bakmayı ihmal etmeyin. Hediyelik eşyalarda birçok yere göre ucuz. Ben buranın samimi ve çeşmelerle dolu sokaklarını çok severim. Buradan çıktığınızda arka taraftaki Nord See Restaurant ‘ta deniz mahsulleri yiyebilirsiniz.  Ha bir de Münih’e uğramışken Black Forest Cake(Kara orman Pastası) yemeden olmaz:)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tarihi şehir merkezine Altstadt deniyor. Benim en sevdiğim mahalleler;  Gartnerplatz ve Glockenbachviertel. Şehrin hipster bölgesi, sayısız keyifli kafe ve tasarım ürünler satan güzel dükkanlarla dolu.

Leopoldstrasse; Rönesans mimarisi, gece ışıklandırması ile daha zarif görünen geniş bir caddede, Walking Man dışında yemek için tercih edilebilecek birçok et restoranı ve bar da var. 

“Ratskeller Marienplatz München” meşhur “Rathaus” “şehir yönetim binası” içinde gizlenmiş adeta, çok özel, çok büyük bir tarihi restoran. Bir salonu diğerine benzemeyen devasa bir lokanta. Eskiden Nazilerin toplanma yeriymiş. Duvarlardaki freskler büyüleyici.  Özellikle apfelstrudel icin nokta atışı bir adres. Tarihi 1800’lere dayanan Ratskeller, Bavyera ve Alman mutfağı lezzetlerini sunan çok güzel sunan bir mekan. Bavyera kıyafetleri giyen onlarca garson servisi hiç aksatmıyor, ne kadar kalabalık olursa olsun herkese yer var. Yemekten sonra etrafı şöyle bir dolaşmanızı tavsiye edeceğim, hem büyüklüğünü daha iyi algılayacaksınız hem de aynı anda 1,200 kişiye servis yapabilen sistemi gözlemlemiş olursunuz. Restoranın ambiyansı çok güzel, şehrin yerlileri de en az turistler kadar buraya rağbet ediyor. 

 

 

Englischer Garten Münih’in en sevdiğim bölümü. Uçsuz bucaksız bir park düşünün.  Yaz-kış gözetmeksizin güneşin gökyüzünde olduğu her gün şehir sakinlerinin içini doldurduğu, çimlere uzandığı, güneşlendiği, bira bahçesinde, gölet kıyılarında takıldığı, bisiklete bindiği bir huzur mabedi. Parkın Prinzregenstrasse girişinde şehrin önemsenen kulüplerinden P1 ve sörfçülerin takıldığı Goldene var. Parkın içinden geçen akarsu kollarının yapay olarak dalgalandırılması ile sörf yapılabilir bir alan oluşturmuşlar. Eisbach sörfçüleri yaz, kış, gece, gündüz demeden burada sörf yapıyorlar. Kışın ısı eksi derecelere düştüğünde göl buz tutuyor ve üzerinde paten yapıyor ve  buz hokeyi oynuyorlar. Göl kenarındaki cafelerde şezlonglara uzanıp üzerinize kürk alıp hem manzarayı izliyor hem bir şeyler atıştırıyorsunuz. Bu kentin keşmekeşinden sonra doğrusu Englischer Garten bana ilaç gibi geldi. 

Bavyera Ulusal Operası’nda  önceden bilet alarak bir temsil izleyebilirsiniz, ben maalesef yapamadım bari siz benim yerime de yapın. Meraklısına bayersiche.staatsoper.de sitesinden programı incelemeyi ve uygun fiyatlı bilet bulunduğu taktirde kaçırmamayı kesinlikle öneririm.

19. Yüzyıla ait 400’den fazla eserin sergilendiği Neue Pinakothek Müzesini de görmelisiniz. Neue Pinakhotek‘de Monet, Manet, Van Gogh gibi empresyonist ressamların ve daha nicesinin eserleri var. Bu müzede her gün 10:00-18:00 arası açıkken Çarşambaları bu süre 20:00′ye kadar uzuyor. Kombine olarak 12€’ya gezilebilecek üç müzenin Pazar günleri ziyaret bedeli sadece 1′er Euro! 

Görkemli saraylara ilginiz varsa, Bavyera Krallığı‘nın 1918 yılına kadar kullandığı eski sarayı olan Munich Residenz’ın 10 avlusu ve yaklaşık 130 odasını rehberli turlarla gezmenizi öneririm.

Şehir merkezi  Karlsplatz’dan itibaren alışveriş caddeleri ile donanmış. Lüks alışveriş için Maximilianstrasse; zincir mağazalar için Kaufingerstrasse ilk adresler. Ardından Marienplatz , Teatinerplatz, Fraunenstrasse ve tüm bu caddeleri kesen sokaklar arşınlanmalı. 

Çok katlı mağazalar kategorisinde Galeria Kaufhof ve Ludwig Beck var. Galleria Kaufhof gurme katından (en alt kat) çikolata, kahve, hardal, çay gibi ürünlerin en kalitelilerini bulablirsiniz. Ludwig Beck ise müzik katından klasik müzik ve caz vahası olarak mutlaka uğranılacaklar listesinde. Pasaj-AVM kategorisinde Fünf Höfe var. Kalburüstü çok katlı mağaza kategorisinde oldukça lüks ve tasarım markaları ile Oberpollinger en iyisi.

Benim alışveriş için en sevdiğim bölge yine Gartnerplatz ve Glockenbach civarı. Reichenbachstrasse hepsine girip çıktığım çok güzel dükkanlarla dolu. Bundan başka Müllerstrasse, Klenzestrasse ve Fraunhoferstrasse yine çok dükkan gezip alışveriş yaptığım ya da en çok iç çektiğim keyifli sokaklar.

Birçok turistik noktadan geçen 19 no.lu tramvaya binerseniz, görmediğiniz yer sayısı azalır.

Eğer Münih’te gününüz çoksa ve outletlerini de gezmek istiyorsanız Münih’in kuzeyinde yer alan merkeze araç ile 5o km. mesafede yer alan Ingolstadt Outlet Merkezini ziyaret edebilirsiniz. Burada 60’a yakın mağaza yer alıyor. Ancak bu alışveriş merkezinin Pazar’ları kapalı olduğunu unutmayın. Burada özellikle bazı dönemler çok ciddi indirimler oluyor.

Unutmadan, havaalanına giderken dönüş yolunda ‘Havaalanı-Flughafen’ yazılı vagonlara bineceksiniz.

Aklıma geldikçe ekleme yapacağım o nedenle şimdilik yazıyı noktalıyorum. İyi gezmeler:)

Yurtdışında araba kiralamak

Yurtdışında birkça kenti kapsayan bir gezi planı yaptığımda muhakkak araba kiralıyorum. Kullandığım belirli bir firma yok, hangisi en uygun fiyatı veriyorsa genelde o firmayı seçiyorum. Fakat dikkat edilmesi gereken detayları da atlamadan tabi:) Başımdan geçen tecrübelerden sonra nelere dikkat etmek gerektiğini biliyor ve araç kiralarken çok rahat ediyorum. Sizlerle de bu bilgileri paylaşacağım bu yazıda. 

Öncelikle Türk ehliyeti Avrupa’da geçerli. Herhangi bir uluslararası ehliyet vb. çıkartmanıza gerek yok (Yunanistan hariç).

Eğer seyahatinizin ilk gününden sonuna kadar araba ile gezme niyetindeyseniz arabayı havalimanından almanızı öneririm.

Araba kiralamak için yapacağınız ilk şey Google’ı kullanarak bol miktarda araba kiralama sitesi bulmak olmalı. Ve aracı ne kadar erken kiralarsanız o kadar ekonomik fiyatlar bulmak mümkün, gidiş süresi yaklaştıkça kira ücretleri artıyor. Bir çok siteden fiyat alıp en uygun fiyatı veren siteden arabayı kiralamalısınız. Örnek birkaç site;

http://www.carrentals.co.uk

http://www.rentalcars.com

http://www.kayak.co.uk/cars

http://www.travelsupermarket.com/c/cheap-car-hire

Rezervasyonunuzu yaptıktan sonra mutlaka PNR numarasının olduğu sayfanın çıktısını alın. Bazı ülkelerde dil problemi nedeni ile derdinizi anlatamazsanız bu belge çok işinizi görür. PNR çıktısını verdikten sonra fotokopi çekmek için kredi kartı, pasaport ve ehliyetinizi istiyorlar.

Eğer arabayı kullanacak ikinci bir sürücü varsa onun da ismini mutlaka yazdırmalısınız. Çünkü sigorta şirketleri arabayı sürücü üzerine sigortalıyor, ki eğer sigortasız bir sürücü arabayı kullanacak olursa bu çok riskli. Ayrıca asıl sürücü veya ikinci sürücü fark etmez eğer sürücü 25 yaşın altındaysa young driver (genç sürücü) sayılıyor ve kira ücreti artıyor. Onun dışında eğer bebeğiniz varsa car-sit almanız şart.

 

Hemen hemen tüm araba kiralama şirketlerinde “excess” ücreti denilen bir durum var ve şöyle işliyor; eğer siz kullanım esnasında araba ile bir kaza yaparsanız arabayı kiraladığınız şirketin belirlediği “excess” miktarı kadarını karşılama sözü veriyorsunuz. Yani bir kaza yaptınız 2000 € bir masraf çıktı mesela ilk 750 € siz ödüyorsunuz, geri kalan 1250 € şirket ödüyor. Bu excess ücreti değişiyor. Bu nedenle araba kiralarken bu durumu dikkate almak gerekiyor.

Genelde kiralama siteleri excess’i karşılayan sigorta satın almanızı size teklif ediyor. Tahmini günlüğü 10-15 € arası değişen bu sigortayı mutlaka yaptırmanızı tavsiye ediyorum. Yoksa bir kaza anında 10-15 eurouk masraftan kaçayım derken 1500-3500 euroluk masraflarla karşı karşıya kalabilirsiniz. 

Eğer sizin araba kiraladığınız site bu sigortayı size teklif etmezse sadece bu tür sigortalar(car hire insurance) yapan siteler var, onlardan da bu sigortayı yaptırabilirsiniz. 

Car hire insurance yapan iki web siteleri;

http://www.insurance4carhire.com

https://www.icarhireinsurance.com

Siz en güzeli “Full insurance-no responsibility” istediğinizi belirtin. Günlük 15 euro daha fazla ödeyeceksiniz ancak arabanın başına bir şey gelirse elinizi kolunuzu sallayarak gidebileceksiniz.

Aracı kiralamak için ofise gittiğinizde (havalaanında) 1500 euro depozitoyu araç kiralama sırasında kredi kartından bloke edeceklerini de bilin ve ona göre limitli bir kart bulundurun yanınızda. Çünkü sürücünün kartı olmak zorunda o kredi kartı. Aracı iade ettiğinizde bloke kalkıyor.

Arabayla ilgili bir sorun olduğunda hangi numarayı 7/24 arayabileceğinizi sorun. (Gece vakti arabanıza camı kırarak hırsız girdi. Kırık camla ne yapabilirsiniz? Size ikame araç verecekler mi bir kaza durumunda? vs.)

Navigasyon bazı araçlarda mevcut bazılarında ise sizin özel istek yapmanız gerekiyor. Cihazı talep ederseniz bunun için günlük bir ek ücret ödeyeceğinizi de bilin. Fakat benim tavsiyem mutlaka navigasyon isteyin, çok rahat edersiniz.

Araba kiralama firmalarının bir çoğu (hemen hepsi hatta) aracın kağıt işlemleri bittiğinde size anahtarı veriyor ve aracı siz gidip otoparkta bulunduğu yerden kontrol ederek alıyorsunuz. Burada dikkat etmeniz gereken şey eğer sigorta yaptırmadıysanız aracın her yerini iyice kontrol etmek. En ufak çiziğin ücreti bile daha sonra aracı iade ettiğinizde sizden talep edilebilir. Benzin deposu dolu aldıysanız bırakırken de dolu bırakmanızı tavsiye ederim, çünkü araç kiralama şirketi benzinin ücretini olması gerekenden çok daha yüksek bir fiyata tahsil ediyor.

Kiralık aracı teslim alma/bırakma işleminiz, bulunduğunuz havalimanındaki yoğunluğa göre 10 dakika da sürebilir 1 saatten fazla da, ona göre teslim etmek için de erken gidin.

Araç kiralarken kişi sayısına bağlı bagaj sayısına da mutlaka dikkat edin. Araç 5 kişilik olabilir ama bagaj ufaksa çok sıkıntı olur sizin için. Bagaj sayısını gösteriyor bütün şirketler kiralama sitelerinde.

Park ederken çok dikkatli olun. Özellikle büyük turistik şehirlerin merkezinde her an €/$ 100ceza yiyebilirsiniz, aman! Kesinlikle kurallara uyun. Hız yapmayın, boşuna kendinizi strese sokmayın. Herhangi bir kaza yaşarsanız, ilk iş resim çekin sonra kiralama şirketinin talimatlarını uygulayın. Panik yapmayın, yurtdışında bu işler daha kolay çözülür.

Kurallara harfiyen uyun çünkü gelecek cezaları adresinize yolluyorlar. Ben kredi kartını hemen kapatırım benden çekemezler demeyin; küresel şirket olduklarından Türkiye’deki avukatları size haciz yoluyla ödetirler.

Şimdiden iyi yolculuklar 🙂

Freiburg

Yazıya başlarken öncelikle şunu belirteyim, Freiburg ile Fribourg çok karıştırılıyor. Bu yazıda bahsettiğim Almanya’nın Güney Batısı’ndaki Freiburg kenti. Diğeri ise İsviçre’nin Fribourg kenti ve ben henüz onu görmedim. 

Bizim geçen kış gittiğimiz Basel seyahatimizde, 1 günlüğüne ziyaret ettiğimiz bir kent oldu Freiburg. Elbette yine tam da Noel öncesine denk getirdik, bol bol Christmas Market havası aldık:) Daha evvelki yazılarımda bol bol bu marketleri anlattığımdan bu yazımda bu konuyu tekrarlamayacağım, bir zahmet eski yazılardan bakarsınız artık:)

Benim seyahat için genel tarih tercihim Aralık 15 sonrasıdır 2 sebepten dolayı. Birincisi Avrupa’da Noel kutlamaları başlar, şehirler hediye paketine dönüşür ve dışarısı ne kadar soğuk olursa olsun gece yarılarına dek tüm şehir sokakta olur. İkincisi ise Ocak ayı Avrupa’da indirim ayıdır. Normal sezonda 500-600 euroya sattıkları ürünü 20-30 euroya kadar düşürür, bizdeki gibi %50 ye varan yazıp %20 indirim yapmazlar. Sattıkları ürünler de hem kaliteli, hem çok şık, hem de çok ucuz, aklınızda olsun.

img_3691

İsviçre ve Fransa ile ortak havaalanına sahip bu kente Basel Havaalanı’nı kullanarak geldik. Basel havaalanında indikten sonra tramvay ya da trenle BadBahnhof’a gidip, oradan da trenle Freiburg merkeze gelebiliyorsunuz, 1 saat sürüyor yolculuk.

Uçak biletinde, uygun biletlerinden dolayı Pegasus Havayolları tercih ederim genelde. Pegasus kampanyaları takip edildiğinde gidiş- dönüş 300-400 TL arası Avrupa’nın her tarafına bilet bulmak mümkün. Bu zamana dek (Avrupa için) gidiş geliş uçak biletine 300 TL civarı ödedim genelde. Basel’e de Pegasus ile uçtum.

Biz Basel’de kalıp günübirlik bu kente geldik ama keşke burada kalsaymışız, çünkü hayat İsviçre’den çok çok daha ucuz burada. Kalacak yer konusunda ben otel yerine ev tercih ediyorum ama kalabalık guruplar için ev daha mantıklıyken, 2 kişi için oteller daha uygun olabiliyor. Evde kalmak isterseniz bu linke göz atın derim: https://www.airbnb.com.tr

Freiburg dediğim gibi küçük bir kent, birkaç saatte tüm merkezi yürüyerek gezilebiliyor. Küçük ama üniversite şehri olduğundan farklı kültürleri barındırıyor ve çok hareketli. Yani küçük olmasına rağmen yapılabilecek çok aktivite var. Kent tren istasyonu ile iki kısma bölünmüş, istasyon şehrin merkezine 10 dk yürüme mesafesinde. Şehrin tamamı ağaçlar, ormanlar ve dağlar ile çevrili, meşhur BlackForest denilen bölge ile kaplı, o yüzden her yer mis gibi kokuyor. Bir de kentte müthiş fırınlar var, galiba Freiburg’un fırınları meşhur, kokudan insanın başı dönüyor.

 

Schwabentor, Martinstor ve Breisacher Tor adında 3 tane eski ve sembolik kapısı var, bir tanesi merkezi caddenin en ucunda, şehrin simgesi olduğundan, önünde fotoğraf çektiren çok sayıda insandan o kapı olduğunu anlarsınız zaten. Geçmişten bu yana Avusturya, Fransız, İsveç, İspanya ve Almanya tarafından yönetildiğinden mimaride birçok farklı kültürün izi var. İkinci Dünya Savaşı sırasında şehrin, katedral hariç her yeri yakılıp yıkılmış. Fakat savaş sonrasında aslına, Ortaçağ’a uygun olarak tekrar yapılmış.

Merkezdeki, neredeyse kafanızı ne yöne çevirseniz görebileceğiniz bir büyüklüğe sahip, dünyanın en büyük üçüncü katedrali olan 700 yıllık Freiburg katedralini ziyaret etmenizi öneririm. Dışarıdan Gotik mimariye ilgi duyanları fazlasıyla etkileyecek bir görünümü var.

p2239085-001

Freiburg’un en önemli simgesi, şehrin etrafında bulunan nehir ve derelerden gelen su ile beslenen küçük kanallar. Şehirde yol kenarlarında iki-üç karış genişliğinde sığ su yolları bulunuyor. Bunlara bächle deniyor. Genel bir inanışa göre; eğer ziyaretiniz sırasında yanlışlıkla bächle denilen su yollarına basarsanız; ya Freiburglu biri ile evlenirmişsiniz ya da Freiburg’a kesin bir daha gelirmişsiniz!  Ama bakın üstünü çizerek yazıyorum “yanlışlıkla”:)))

img_14631

Freiburg sokaklarında dolaşırken yerlere dikkat edin. Genelde her mağaza ve binanın önünde onu simgeleyen bir şekil yerde taşlarla yapılmış. Berberin kapısının önünde makas işareti, pastanenin önündeki bretzel simgesi gibi… Bazı simgeler güncellenmemiş, eskiden o mekanda iş yapan dükkan hakkındaki işaretler olarak kalmış.

pjimage-1

Biz bütün alışveriş hevesimizi bu kentte giderdik, çünkü İsviçre ve Fransa’ya oranla çok daha ucuz bu kent. Altstadt (Old City)’de Kaiser Joseph Str civarındaki dükkanları mutlaka görün derim. Tasarımcılara ait çok güzel kıyafetler bulabilirsiniz.

Yeme içme konusunda önerim; bu bölgeye özgü Schwarzwalder Kirchtorte, orman meyveli tartı mutlaka deneyin.
7d9c7ab09ad655ae28e4698519e6f817
 
Ek olarak, Kurbağa Prens, Hansel ve Gretel, Uyuyan Güzel, Tavşan ve Kaplumbağa, Güzel ve Çirkin ve daha niceleri… İşte bunlar hep bu bölgeden çıkmış.
 
img_3701
 
 
img_3702
 
 
img_3686

Kolay Schengen vizesi almak için tüyolar

 

Bu yazıda bordo pasaportlular için kısa süreli turistik vize almanın kolay yollarını anlatacağım. Avrupa Birliği üyesi olan ve Schengen anlaşmasına imza atmış olan ülkelere bildiğiniz gibi vize almamız lazım.

Schengen ve diğer vizeleri alırken standart prosedürler var. Konsoloslukların çoğu aracı kurumlarla çalışıyor, telefonla ve online randevu alınıyor. Artık eskisi gibi konsoloslukların vize servislerinde kuyruk beklemiyoruz.

Randevu almanın da püf noktaları var. Mesela bayram, yılbaşı, sömestr tatili zamanlarında randevuyu ez an 1,5 ay evvel almakta fayda var. Çünkü çok yığılma olduğundan hem randevu çok ileri bir tarihe verilebiliyor hem de  vizenin çıkması uzun sürebiliyor. Telefonla randevu almak daha zor, online randevu almak ise çok kolay. Tavsiyem gideceğiniz ülkenin aracı kurumunu tespit edip online randevu almanız.

Randevuya gitmeden evvel hazırlamanız gereken evrakı gözünüzde hiç büyütmeyin. Önce gideceğiniz ülkenin vize başvuru merkezini bulup, turistik ve çalışan vize kategorisinde vize başvurusu için gerekli evrak listesine bakın, yarım günde hazırlanabilir bir liste bu.

schengen-vizesi

 

Gelelim aşamalara;

Öncelikle pasaportunuzun en az 6 ay geçerli olması gerekiyor vizeye başvururken. Pasaportunuzda bulunan daha evvel almış olduğunu vizelerin ve bilgilerinizin bulunduğu ilk iki sayfanın fotokopisini alın.

Gideceğiniz ülke için Schengen vize talep formu doldurmanız gerekiyor (Ekteki Fransa için ama yazının sonuna başka ülkelerinkini de ekleyeceğim). Vize formunu doldururken “çok girişli” seçeneğini işaretlemeyi sakın unutmayın.

2 adet biyometrik fotoğraf (bütün fotoğrafçılarda 1dk da çıkartabilirsiniz, vaktiniz olmaz da yapamazsanız vize merkezlerinde makineler mevcut foto çekmek için).

Seyahat süresini kapsayan Schengen bölgesinde geçerli seyahat sağlık sigortası yaptırmanız gerekiyor, bunu bir telefonla halledebilirsiniz, bankayı aramanız yeterli, 5dk sürüyor bu işlem de. Hatta özel sağlık sigortanız yurtdışında da geçerli ise tekrar sigorta satın almayın. Sigortanızın olduğu firmayı arayıp yazıyı almanız yeterli.

Gidiş-dönüş uçak rezervasyonu yapmanız gerekiyor, bileti satın almanıza gerek yok THY’den rezervasyon yapın. Çünkü vizeyi alamazsanız biletiniz de yanar.

Otel rezervasyonu da yapmanız gerekiyor, kalacağınız yer belli değilse de Booking.com üzerinden sonradan ücretsiz iptal edilebilen bir uyduruk rezervasyon yaptırabilirsiniz, rezervasyonu vizenizi aldıktan sonra iptal ettirmeyi unutmayın.

Son 3 aylık hesap hareketini gösteren bankadan alınmış kaşeli ve imzalı hesap dökümü gerekiyor. Hesabınızda ne kadar çok para varsa o kadar garantileniyor vizeyi kolay almak. Hesabınızda yeterli para yoksa (6000 TL. altı genelde risk), arkadaşlarınız ya da aileniz siz bu hesap dökümünü almadan evvel hesabınıza para gönderirse iyi olur. Maaş hesabınızı gösterebilirsiniz, maaş hesabınızdan başka bir hesabınız var ise onu da ekleyin, ne dedik, çok para gösterin dedik!:) Bankanıza gidip müşteri temsilcisinden vize başvurusu için 3 aylık hesap dökümü istiyorum demeniz bu evrakı almanız için yeterli, almak 5 dk sürüyor.

İş yerinden alınacak belgeler var, görevinizin, işe başlama tarihinizin, aylık maaş tutarınızın, izin sürenizin ve işverenin çalışanın Türkiye’de görevine devam edeceğine dair taahhüdünü içeren antetli kağıda imzalı ve kaşeli işveren yazısı gibi. Bunlar için insan kaynaklarına mail atıp evrakı istemeniz yeterli, 3 aylık maaş bordronuzu istemeyi de unutmayın.

Buraya kadar saydığım evrakı oturduğunuz yerden telefon ve mail yoluyla hazırlayabiliyorsunuz. Sadece bankaya ve fotoğrafçıya 10 dk uğramanız gerekiyor. Dediğim gibi gözde büyütecek bir şey yok, işte bu kadar kolay.

Schengen vizesi başvuru ücreti 60 €, fakat buna ek olarak aracı kurumlar da 20-25 € gibi bir ücret alıyor. Bazı aracı kurumlar TL kabul ederken bazıları sadece € kabul ediyor, yanınızda € götürmenizde fayda var.

Çoğu ülke istemiyor ama varsa tapu, araç ruhsatı da ekleyebilirsiniz evraka.

Son olarak vize çıktığında pasaportunuzu elden ya da posta yoluyla alabiliyorsunuz. Vize başvuru merkezinde aksi bir durum olmadıkça vize normalde 5 iş gününde sonuçlanıyor. Ama en başta dediğimi unutmayın, tatil dönemlerinde bu süre 5 haftayı bile geçebilir, önleminizi alın, erken başvurun.

Schengen vizesi ile şu ülkelere giriş yapabiliyoruz;  Almanya, Avusturya, Belçika, Danimarka, Estonya, İspanya, Finlandiya, Fransa, Yunanistan, Macaristan, İzlanda, İtalya, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Malta, Norveç, Hollanda, Polonya, Portekiz, Slovakya, Slovenya, İsveç, İsviçre, Çek Cumhuriyeti.

Ayrıca Schengen ülkeleri haricinde ABD, İngiltere ve Kanada’ya da vize zorunluluğumuz var ve onlardan da ayrıca alıyoruz.

Bir de şuna dikkat edin; Almanya’dan vizeyi aldınız ama hiç Almanya’ya girmeden İtalya’ya gittiniz, gitme hakkınız var ama riskli. Pasaport kontrolde geri gönderilebilirsiniz, neden benim ülkemden almadın meselesi yaşanabiliyor. Onun için ilk giriş yapmayı planladığınız ülkeden vize alın derim.

http://www.idata.com.tr/tr/

http://www.vfsglobal.com/Netherlands/Turkey/

http://www.kosmosvize.com.tr/page/84/Anasayfa.html

Romantik yol ve Rothenburg

Geçen Aralık’ta yine kalabalık bir kız gurubu olarak Almanya’ya gittik, Noel havası almaya:) Bilen bilir benim en sevdiğim dönemdir, ışıl ışıl vitrinleri, sokakta kurulan kulübeleri, binbir çeşit süsüyle Orta Avrupa’da o dönemi en güzel yaşayan bölgedir. Bu gezimizde bir sürü kenti gezdik ama ben bu yazımda sadece birini (elbette en güzel olanı:)) anlatacağım.

Almanya’nın güneyinde, Bavyera eyaletindeki korunmuş 26 Ortaçağ kasabasının yer aldığı bölgeye “Romantische Strasse” deniyor. Almanyayı sadece milyonlarca Türkün yaşadığı dev bir fabrika veya fuar merkezi olarak görenlerin, sıkıcı,disiplinli, iş-kolik, dev sanayinin, gri tonların ülkesi olarak değerlendirilen ve romantizmle hiç de uyumlu görünmeyen Almanya’ya ilişkin ön yargılarının yıkılacağı bir yol bu yol.

Romantik Yol, Würzburg’un şarap bağlarından Avusturya sınırına yakın Füssen’e kadar 28 köy, kasabadan ve şehirden  oluşan 440 km’lik bir yol. Bu rotanın olmazsa olmazı araç kiralamak. Araç kiralama dışında elbetteki otobüs ve tren gibi seçenekler var ama otobüs ve tren saatlerine bağlı kalamadan, istediğiniz yerde durup, dinlenip, fotoğraf çekmek için araç kiralamak şart. Almanya sınırları içerisinde uluslararası ehliyet edinmenize gerek yok, kiraladığınız araçta mutlaka navigasyon olmasına dikkat edin. Tabi bu konuya ayrı bir başlık daha açacağım, yurtdışında araba kiralarken dikkat edileceklere dair. Çünkü konu gerçekten çok önemli. Biz ettik siz etmeyin, şunlara dikkat edin babında bir yazı, bir sonraki yazım olsun madem:)

“Romantik Yol” kasabaları gezisi Frankfurt ve Münih’i de bu programa katarak minimum 5 günlük bir sürede Frankfurt + Romantik Yol + Münih şeklinde yapılabilir (1 gece Frankfurt, 1 gece Münih’de, diğer günler Romantik Yol kasabalarında konaklayarak). Ama bu programı yaparken Bavyera kırlarında, dağlarında, köylerinde rahat rahat gezip, yürüyüş de yapalım derseniz 7 gün daha uygun olur.

Frankfurt-Münih arası 392 km. “Romantik Yolu” gezmeye Münih’den başlayıp Frankfurt’ da sonlandırabilir ya da Frankfurt’ dan başlayıp Münih tarafında bitirebilirsiniz.

Biz Münih’ten başlayarak yukarıya çıktık. Bu yazıda sadece Rotenburg ayağını anlatacağım. Şansımıza biz oradayken kar da yağdı, yağan kar eşliğinde nefis bir tatil yaptık. Kaldığımız otel de o kadar güzeldi ki, hiç oradan dönesim gelmedi:( 

Otelimiz bu,

 https://www.booking.com/hotel/de/altfraenkische-weinstube.tr.html?aid=376386;label=postbooking_confemail;sid=7c72afb29e6a984c2baf47f8b53abc84;ucfs=1;room1=A,A;dest_type=city;dest_id=-1852906;srfid=55e8b94b91b32ddc44982858d157a879ba639b9dX1;highlight_room=

 

50917356

60940129

 

romantikyol

rot

 

 

 

 

6b89e2f2a67b3c350d0f5673d16c90cb559cc20cee4fd7aa01bebf4c1da9da41

 

Ölmeden önce görmeniz gereken şehirlerden burası, bence romantik yolun en güzel kasabası. İnsan buraya geldiğinde kendini Ortaçağ’a ışınlanmış gibi hissediyor. Tauber nehri üzerindeki Rothenburg, parke taşlı yolları, evleriyle müthiş masalsı bir kent. Rothenburg ob der Tauber, kırmızı kale anlamına geliyormuş.

 

 

759b8839c05896944521b16e4d4ea24c

 

Romantik yolun en etkileyici, en güzel ve en turistik kasabası Rothenburg. Şehrin tarihi 1100 yıllarına kadar gidiyor. Işıl ışıl süslenmiş kasaba büyüleyici. Pastadan yapılma bir şehir gibi, her şey ama her şey çok güzel, özenli, böylesine güzel korudukları için Almanları kutlamak gerek.

Kasabaya araba girişi yasak ama ilk girişte otelinizin önüne kadar gidip, bavullarınızı indirmek için izin veriyorlar, sonra hemen eski şehir dışına çıkartıyorlar, ya da yakın bir noktada otopark var, oraya koyduruyorlar.

Bu kasabaya büyükçe bir sur kapısından giriliyor. 2,5 Km uzunluğunda, üzerinde 42 kule bulunan surların üzerine çıkıp, kırmızı çatılı evlerin manzarasını izleyebilirsiniz.

img_2693

Rothenburg’da çok sayıda oyuncakçı dükkanı var, e tahmin edersiniz içimdeki çocuk bayağı bir tatmin oldu burada:))

 

 

46aefc993d7265995823a349f2b3c818

OLYMPUS DIGITAL CAMERA   2452e88b82a68cf09f425599227e8dcb   b6e08b95838dd36315784e7927273b65

Rothenburg’da ve Avrupa’nın aslında pek çok yerinde gece yapılan Nightwatchman denilen bir etkinlik var. Nightwatchman yıllardır süren bir gösteri, Ortaçağ kıyafeti giymiş bir gece bekçisi, elindeki gaz lambası eşliğinde, şehrin dar sokaklarında o zamanı da yansıtan konuşma ve teatral bir hava ile kasabanın dar sokaklarında gece yürüyerek tur yaptırıyor (Almanca ve ingilizce). Saat 20:00’de belediyenin önünde siyah pelerini, elinde feneri ile gece bekçisi dinleyicilerini bekliyor. Rezervasyona gerek yok ve ücreti 7 Euro.

Rothenburg’un en güzel ve en fotojenik meydanı Plönlein. Fotoğraf çekmeye doyamayanların ortak noktası burası:)

Belediye binasının (Rathaus) bulunduğu meydan şehrin en hareketli noktası, ana meydanı. Meydandaki kafeler, restoranlar, hediyelik eşya dükkanlarıyla dolu bu meydan. Marktplatz’daki  Belediye Binasının hemen yanında 14 .yüzyıldan kalma bir kule var. Bu kuleye çıkıp Rothenburg’a tepeden bakabilirsiniz. Belediye Binası, özellikle gece ışıklandırılmış hali bir harika. Yanındaki Danışma Meclisi binasından saat başlarında saatin yanındaki 2 pencere açılıyor, ve içinden belediye başkanı Nusch ve şehri kuşatmak isteyen düşman, Katolik Komutan Tilly çıkıyorlar, birkaç dakikalık bir kukla gösterisi sergileniyor.

img_2710

 

635ad07cc9524bbafdac21b90f259b74       ea62419d054c480541fd079e33be25b4

Rotenburg’u beni en cezbeden yanlarından biri de Christmas Müzesi de denebilen Deutsches Weihnachtmuseum’un burada oluşu:) Yılbaşı ruhunu sevenler ne demek istediğimi anlar. Bu müzeye ve devamındaki büyük mağazaya tam anlamıyla bayıldım. 5 katlı mağazanın her yerinde çam ağacı süsleri düşünün, cam, ahşap, metal, pırıltılı, renkli ve çoğu el yapımı binlerce süs. Merdiven boşluğunda 5 katın tamamını kaplayan dev bir yılbaşı ağacı. Coşkulu Noel müzikleri… Çok keyifliydi gerçekten. Fiyatları uygun değil onu hemen ekleyeyim, el yapımı oldukları için gerçekten pahalı (tanesi 30-35 TL civarı).

Rothenburg’un çok bilinen, buraya özgü bir kurabiyesi var, kocaman yuvarlak toplar, “sneeball”, kartopu anlamına gelen sneeball’un her çeşidi var, uzun ince şerit halindeki hamur parçaları karşılıklı kapanan iki kepçe içine konup kızgın yağa batırılıp çıkarılıyor, top şeklinde kalan bu kızartılan hamurun üzerine pudra şekeri serpiliyor, ayrıca çeşidine göre soslara bulanıyor, tarçınlı, çikolatalı, fıstıklı, renkli şekerli vs vs..herkes bundan yiyiyor, çok şık sneeball pastahaneleri, üretim fırınları var, “sneeball” burada bir sektör olmuş, hediyelik olarak da çok revaçta.

 

9b699bb81e9f2756d1be9d74ece15924         5887b5d954f7efba8254f349d9739116

 

Almanya’nın istisnasız tüm kasabalarında meydanlara Noel pazarları kuruluyor. Bu pazarlara Weihnachtsmarkt deniyor, Kasım ayının son haftası kurulmaya başlayıp, Aralık ayı sonuna kadar sürüyor. Weihnachtsmarkt’ lar çok eğlenceli, ışıklı, süslemeli, bol yemeli, içmeli, hareketli ve renkli oluyor. Kasabanın sakinleri akşam iş çıkışı buralarda buluşup, açıkhavada ayaküstü birer kadeh içki içip ( özellikle sıcak şarap), sosisli sandviç, çikolata, şekerleme yiyip, sohbet edip, yılbaşı alışverişlerini yapıyorlar. Her yer mis gibi elma şarabı, elma şekeri, sosis ızgara, çikolata, şekerlemeler ve tarçın kokuyor. Hediyelik eşyalar, tahta oyuncaklar, elişleri, çikolatalar, şekerler, her şey çok neşeli, tam bir panayır yeri, renkli, canlı ve mutluluk verici. Rothenburg’da da vardı elbette:)

Yeme içme meselesine gelirsek; benim için sorun yoktu ama arkadaşlarım sorun yaşadı. Çünkü domuz eti yaygın ve neredeyse her yemekte domuz var. Çokça pastahane kafe var, fast food hiç yok. Yemek fiyatları da malumunuz euronun karşısındaki paramızın değersizliği yüzünden hiç de ucuz değil. Bir akşam yemeği kişi başı 25-30 euro civarında. Bira en çok içilen içki burada ama ben onu da sevmem, o nedenle şu lezizdi, şunu için diyemiyorum.

Eveeet geldik bir yazının daha sonuna, son söz olarak ilginç bir bilgi paylaşayım; Japonlar “Romantische strasse”i o kadar çok seviyorlarmış ki Rothenburg şehrinin benzerini Japonya’ya da kurmuşlar ve kardeş şehir ilan etmişler. Her yer tevekkeli Japon kaynıyordu:)

 

 

img_8151

 

img_2686