Category Archives: Kitap

Kitap Kurdu


Gerçek bir kitap kurdu ve profesyonel bir kütüphaneci olarak bu kategoride çok zengin paylaşımlar bulabilirsiniz.

Dünya klasiklerinden en çok satan romanlara, bilim kurgudan suç ve polisiyeye bir çok kategoride tavsiyelerimi sizlerle paylaşacağım.

Kişiye özel, ev kitaplıklarını düzenlediğim butik kütüphane hizmeti veriyorum. Butik kütüphanecilik alanında yaptığım çalışmaların detaylarına ve referanslarıma sitemin “Hakkında” sayfasında bulabilirsiniz.

Ayrıca, editörlük,redaksiyon ve deşifre konusundaki deneyimlerime de yer vereceğim. Bu alandaki deneyimlerimi kullanarak iş ihtiyacınıza göre hizmet de veriyorum.

ihtiyaçlarınızı “İletişim” sayfamdaki form aracılığıyla bana iletebilir ve size özel çözümler üzerine görüşebiliriz.

Kısacası, yazarların hayatı, yorumlar ve daha fazlası burada.

Mürekkep kokusundan vazgeçemeyenlerin tek adresine hoş geldiniz…

 

Ortalığı toza dumana katmış bir eser; Fena halde Leman

Bir süredir kendimi okumaya verdim. Bu halim hemen hemen okumayı sökünce başlamış olduğundan yeni bir haber değil bu elbette.

Kitap okumamanın eksikliğini, hakikatten hiç okumamış olan hissetmiyor. Kafanda iyi bir yazarın imgeleri ve sözcükleriyle dünyaya bakmanın, önceki bakmalardan ne kadar farklı, ne kadar parlak ve doyurucu olduğunun ayrımına varamıyor.

Neyse, özetle şu aralar bolca okuyorum ve niyetim, okuduklarımın bir kısmını, yani bu şansın birazını sizinle paylaşmak. Keşke her hafta 1 kitabı yazmak gibi bir şey yapabilsem ama kendimde o kararlılığı ve dirayeti görmediğimden böyle bir söz vermiyorum.

Bu hafta yazacağım kitap Attila İlhan’ın “Fena Halde Leman”ı. Ben onu şair kimliği ile tanıdım, okumamıştım öykülerini, romanlarını. Bu kitabı ile başladım. Yıllar evvel okudum tabi, yeni değil, yazmak bugüne kısmet oldu 🙂

İlk kez 1980 yılında yayımlanmış, o günden bu güne birçok kez yeniden basılmış, çok okunmuş, çok konuşulmuş, cinsellikle, özellikle de kadın cinselliğiyle ve eşcinselliğiyle ilgili pek çok tabuyu tartışmaya açmış bir roman “Fena halde Leman”. 

Roman iki bölüm, oldukça kısa olan ilk bölümünde, 12 Mart muhtırası sonrasının gerilimli, çalkantılı ortamında bir gazetecenin dilinden okuyoruz. Bir gazetenin Yazı İşleri Müdürü olan bu gazeteci eşiyle Çeşme’de tatil yaparken, kaldığı motelin az açığına demirlemiş bir yat dikkatini çeker. Yatın sahibinin Leman Korkut adında gizemli ve çok zengin bir kadın olduğunu öğrenir.

Kısa bir araştırma neticesinde, kadının sahibi olduğu şirketin yurt dışı bağlantılarının da olduğunu keşfeder. Gazeteci bu servetin kaynağını, yurt dışı bağlantılarının kapsamını ve ülke siyasetinde olup bitenlerle bir ilişkisinin olup olamayacağını düşünmeye başlar. Acaba faşizme arka çıkan uluslararası sermaye ile bir bağı var mıdır? Açıkçası bunlar kadar, diğer kadınlara hiç benzemeyen, kişiliği ve özel hayatı tam bir sır olan Leman Korkut’u da merak etmeye başlamıştır. Kadından, erkek sesini andıran ilginç sesinden oldukça etkilenmiştir.

Gazeteye döner dönmez kadın hakkında araştırma yapılmasını ve bir dosya hazırlanmasını ister. Araştırmadan çıkan sonuç oldukça ilginçtir. Leman Korkut olarak bilinen bu kadın aslında Jeanne Courtine adında bir Fransız’dır. DP eski İzmir milletvekili merhum Ekrem Korkut’un eşidir. 29 Mayıs darbesi sırasında Paris’te bulunan, bir daha da yurda dönemeyip orada ölen Ekrem Korkut Paris’te öğrenim gördüğü sırada bu Fransız kızla tanışıp evlenmiştir. Çift beş altı yıl boyunca İzmir’de gayet kapalı bir hayat sürer. Babasından kalan mirastan payını alıp ticarete atılan Ekrem Korkut işleriyle çok meşguldür. Leman adını alan Fransız kız ise kayın validesinin dizinin dibinde gözlerden uzak bir dönem geçirir. Ancak kocası ve kayın validesinin ölümünün ardından ortalarda görünmeye başlar.

Hakkında araştırma yapıldığını öğrenen Leman Korkut gazeteciyle yüz yüze bir görüşme talep eder. Görüşmede mesaj nettir. Leman Korkut kendisi ve şirketi hakkında hazırlanmakta olan yazı dizisinin yayınlanmamasını ister. Aksi halde gazeteden reklamlarını çekecektir. Bu görüşmeden kısa süre sonra Leman Hanım’ın feci bir trafik kazasında öldüğü haberi gelir gazeteye. Arabasıyla bir uçurumdan yuvarlanmıştır. Evrakı arasında gazeteciye verilmek üzere bir dosya bulurlar. Dosya “Bir Ölüyle Randevu” adını taşımaktadır.

Bu noktadan sonra yazacağım her şey spoilera girecek ama bir kitabı hiç kimse sonunun ne olduğunu merak ediyor diye okumamalıdır öte yandan. Kitap okumanın motivasyonu, “nasıl yazıldığını merak etmek” olmalıdır. Sonunda ne olduğunu değil.

İkinci bölüm, zaten zurnanın zırt, bazı okuyucuların da giderek “Ay çok iğrenç!!” dediği yer:

Kitabın ikinci bölümü Yunus Emre’nin meşhur “Bir ben varım, bir de benden içeru…” dizesi ile başlar…Bu bölümün anlatıcısı Leman Korkut’tur. Paris’te sürgün hayatı yaşayan kocasının intihar haberini alan Leman’ın apar topar Paris’e gidişiyle başlar. Birinci bölümde mekan İzmir iken, bu bölümde baştan sona Paris’tir. İzmir’in aydınlığının aksine Paris alabildiğine depresif, gerilimli ve gridir. Tıpkı kahramanımızın ruh hali gibi. Kocasının intiharına bir türlü inanmak istemeyen Leman iz sürmeye başlar. İzmir’deki o mesafeli, soğuk, sadece işleriyle meşgul Ekrem Korkut gerçekte kimdir? Neden intihar etmiştir? Ya da gerçekten intihar etmiş midir? Leman Korkut iz sürdükçe kendisini Ekrem’in hayattayken sıkı fıkı olduğu insanlarla çevrili bulur. Kitabı bu derece tartışılır kılan ilişkiler ağı da burada başlar. Kendisine aşık kadınlar, lezbiyenler, travestiler, sadistler, mazoşistler ve daha niceleri birer birer sahnedeki yerlerini alırlar. İşte bu noktada okuyucu bir yandan Ekrem Korkut hakkında ipuçları elde ederken, bir yandan da başkahramanımız Leman ve cinselliği hakkında bilgi sahibi olur. Leman Ekrem’i anlamaya çalışırken, okuyucu da Leman’ın dününü ve bugününü öğrenir. Jeanne Courtine kimdir? Neden ve nasıl Leman olmuştur? Ekrem’le ve Ekrem’in annesi Haco Hanım’la olan yakınlığının iç yüzü nedir? Paris’te iz sürerken nasıl bir dönüşüm yaşar? Olaylar gelişirken, okuyucu sorularına birer birer yanıt bulmaya başlar.

Bazı karakterleri ve cinselliklerini yaşayış biçimlerini abartılı bulmadım desem yalan olur. Ancak kesin olan bir şey var ki, o da bu romanın kadın cinselliği konusunu ele alış biçimiyle Türk Edebiyatı’nda bir dönüm noktası olduğu. Bu roman bana bir yanıyla Ferzan Özpetek’in Cahil Periler filmini anımsattı. Ölen eşin ardından açılan sır perdesi, kişinin önce gideni ardından da kendisini daha iyi anlamaya başlaması…Romancı Attilâ İlhan’ı merak edenler mutlaka okumalı. 

Attila İlhan kitabı 1966’da yazmaya başlayıp, doğum yılım olan 1979’da bitirmiş. Her şeyden önce kitabı yazmaya başlayan İlhan ile bitiren İlhan aynı kişi değil. Bu zaman sıçraması, büyük ihtimalle yazarın esas işi romancılık olmadığı, bir de o yıllar itibariyle muharrirlik yaptığı için zamansızlıktan kaynaklanan bir durum. Yine de romanın bütünselliğine yansıyor.

İş bu sebeple, kitabın başında Le Cormoran’daki Leman’ı dikizleyen ve bize darbe dönemi Türkiye’sini anlatan gazeteciden, kitabın sonunda bir daha haber alamıyoruz. Ben açıkçası tek cümle bile olsa, yazarın Leman’ın hatıralarını okumaya bitirdikten sonra ne yaptığını bilmek isterdim. 

Özetle, bu kitabı size tavsiye edecek değilim; çünkü ben kimim ki, bir Attila İlhan eserini eleştireyim, yetmesin bir de tavsiye edeyim? Bir tek şunu söylemeye yetkim vardır sanıyorum: Fena Halde Leman, fena halde kaliteli edebiyat sınıfına girmektedir ve meraklısıysanız okumanız elzemdir.

Not: Bu çarpıcı ve sarsıcı romanı yayımlandığında öyle bir yankı yaratmış ki, kitabın adı gündelik dile girerek farklı kullanım alanlarında kendine yer bulmuş. Kimi zaman bir olgunun normalden fazlalığını anlatmak için kullanılan bir deyim olmuş “Fena Halde Leman”. Romanda ete bürünen Leman Korkut’la ve diğer kahramanlarıyla Attila İlhan, farklı bir cinselliği konuşulabilir, tartışılabilir, anlaşılabilir, doğal bir durum olarak anlatmış. Yüzyıllardır diplerde, derinlerde, yaygın olarak yaşanmakta olanın üstünden perdeyi çekmiş ve söz konusu cinselliği, Türk edebiyatında ilk kez “suç olmayan bir insanlık durumu” olarak resmetmiş.

 

Feud

1962 yapımı Baby Jane Whatever Happened filmini izleyip beğendiyseniz yine kendinizi o günlere dönmüş hissedebilirsiniz. Çünkü Feud 1.sezon hikâyesi, bir psikolojik gerilim filminin setinde yaşananları anlatıyor.

Feud: Bette and Joan’ın başrolünde Jessica Lange ve Susan Sarandon yer alıyor. Hollywood’da kameraya yansımayanların öyküsü diye de adlandırabileceğimiz sekiz bölümlük dizi 2017 senesinin sürprizi.

Hollywood’un en önemli iki aktristi arasındaki sahne arkası çekişmesini ve belki de nefrete dönüşen ilişkiyi ekrana taşıyor. 

Kariyerlerini yeniden canlandırma telaşında olan, bunun yanı sıra 60’lı yıllarda Hollywood’da kadın oyuncu olmanın ve bir de yaşlanmanın etkileriyle uğraşan iki aktrist, 5 dalda Oscar adaylığı alan ve kült filmler kategorisinde yer alan gerilim türündeki filmin çekimleri sırasında yaşadıkları husumet ile de ayrı bir gerilim fırtınası yaşatmışlardır herkese. Aralarındaki rekabet öyle ateşlidir ki; bir sahnede Davis Crawford’a atması gereken tekmeyi o denli sert atar ki bu Crawford’a 6 dikişe mal olur. Bir başka sahnede ise Crawford kendisini taşıyacak olan Davis’e zorluk olması için ceplerine taş doldurur ve Davis’in belini sakatlamasına yol açar. (Jackie Hoffman’ın canlandırdığı hizmetçi Mamacita’ya ve onun kişisel gelişim uzmanlığına da ayrıca dikkat edin.)

 

  

Sinema sektöründeki tüm ışıltılı hale ve bunu yanında ego savaşlarına da şahit olduğumuz dizinin senaryosu, yazar Shaun Considine’ın 1989 yılında yayınladığı Bette and Joan: The Divine Feud adlı kitaptan uyarlanmış.

Dizi tabiri caizse cuk diye oturmuş bir oyuncu kadrosunun yanında mizahi senaryosu, dönem ruhunu çok iyi yansıtan kostümleri, makyajları, dekorları ve jeneriği ile de baştan sona sağlam bir proje. Bu yıl Golden Globe ve Emmy ödüllerinin de tozunu attıracak gibi görünüyor.

Kamera arkasında olan bitene ilgi duyan herkese bu diziyi öneririm. Eminim ki diziyi izleyecek olanlar farklı bir korku filmi denemesi olan “Whatever Happened to Baby Jane?”e ve söz konusu filmin gördüğü ilgi üzerine kotarılmış “Hush, Hush Sweet Charlotte”a da kayıtsız kalmayacaklar.

İzlemek isteyenler için link burada http://dizipub.com/dizi/feud/

https://youtu.be/fktRmhqP2gc

Damızlık kızın öyküsü

Geçen hafta okuduğum ve beni  çok etkileyen bir roman bu yazının konusu. Yazara ait okuduğum ilk kitap, ancak diğer kitaplarını da merak ettiren iyi bir referans.  Kitabın etkilemiş olmasının nedeni herhalde bu “distopya”nın yakınlığı… Belki 1980lerde, yazıldığı zaman okusam bu kadar etkilenmezdim ama 2010larda dünyanın geldiği yer, gittiği noktayı düşününce gerçekten çok etkileyici oluyor.  Distopya sevmeseniz bile mutlaka okumanızı tavsiye ederim.

Bu distopik roman (The Handmaid’s Tale), ilk kez 1985’te yayınlanmış. Muhafazakarlığın kadın üzerindeki etkilerine yaptığı vurguyla, günümüz dünyasını en iyi anlatan ve bu anlamda geleceğe dair en isabetli senaryoyu yazan distopya olarak nitelendiriliyor. Topluma bir kadın kahramanın gözünden bakmasıyla feminist ütopya diye de anılıyor.

 

 

Umut kavramının çok az şey ifade ettiği çok yakın bir gelecekte, ABD’de geçiyor hikaye. Yaşanan çevresel felaketi nedeniyle nüfus giderek küçülürken, kısırlık çok yaygın. Kadınların pek azı hamile kalabilirken, bebeklerin de ancak beşte biri sağlıklı doğuyor. İşte böylesi bir panik içinde debelenen ABD, o çok övündüğü liberal demokrasisini askeri-dinsel diktatörlüğe dönüştüren bir darbeyi yaşıyor. Kongre ortadan kaldırılırken, anayasa da askıya alınıyor. ABD yerini, 17. yüzyıldaki ilk kolonicilerin püriten kökleri temelinde inşa edilen, erkek egemen, muhafazakar bir yapıya, Gilead Cumhuriyeti’ne bırakıyor.  

Tüyler ürpertici seviyede ileri görüşlü bir eser olan Damızlık Kızın Öyküsü, ataerkil teokrasiyle yönetilen Gilead’da geçiyor. Buradaki kadınların bütün hakları ellerinden alınmış. Doğurgan olan birkaçı da yönetici sınıfın çocuklarını doğurmaları için seks köleliğine zorlanıyor. Bu karanlık toplumda, papazlar, rahibeler, feministler, isyancılar ve geleneksel cinsiyet ya da toplumsal cinsiyet normlarına uymayan herkes çok ağır bir biçimde cezalandırılıyor. Ceza ya Koloniler’e sürgüne gönderilmek ya da halkın gözünün önünde asılarak idam edilmek. Hikaye ne kadar mantıksız görünürse görünsün, yazar örneklerini gerçek tarihi olaylardan aldığını ifade ediyor. 

Kitap yok, gazete yok, televizyon tamamen Gilead yönetiminin kontrolünde, haberlerde yalnızca meleklerin yeni bir zaferi ya da yakalanan bir suçlu gösteriliyor. Gilead, askeri güçlerin yanında dini ögeleri de başarıyla kullanarak toplumu kontrol altında tutuyor. İşte bu keyifli, özgür, cıvıl cıvıl ortamda geçiyor romanımız. Birinci tekil şahıs kullanan anlatımda, olayları (ve anıları) Fredinki’nin gözünden görüyoruz, onun hafızasında geziyoruz. Roman düz bir zaman çizgisi üzerinde ilerlemiyor; Fredinki, teyzelerden eğitim aldığı yeri geçmiş zamana dönüşlerle anlatıyor; şimdiki zamana gelip hikayesini gün gün anlatırken bütün bu olayların öncesine dönüp annesini, kocasını, elinden alınan çocuğunu anlatıyor.

Fredinki, yaşadığı yeni dünyayı kanıksamış, olayları gereksiz dramatik tasvirlerle süslemiyor; tam aksine, sıradan bir günü anlatıyor ve geçmişten bahsettiğinde “Gerçekten öyle mi yaşıyorduk?” diye şaşırıyor.
“Çıplaklığım şimdiden garip geliyor bana. Bedenim modası geçmiş gibi görünüyor. Sahilde, mayo giyer miydim, gerçekten? Giyerdim, düşünmeden, erkekler arasında, bacaklarımı, kollarımı, kalçalarımı ve sırtımı sergileyerek, görülebildiğimi umursamadan.”

Muhafazakarlığı ve bunun kadın bedeni üzerindeki politikalarını konu alan bu kitabı okurken “Nasıl bir dünyada yaşamak istiyorum?” diye düşünüyor insan. Eğer öyle bir dünyada yaşamak istemiyorsam, o tarafa meyilli görünen herhangi bir uygulama karşısında bir tavır almalıyım dedirtiyor.

Kitabın etkileyiciliğinin ikinci nedeni ise, bir geçiş aşamasını anlatması. İyi bilinen tüm diğer distopyalarda (1984, Biz, Fahrenheit 451…) kurgulanan dünya uzun süredir aynı durumda; kitapların kahramanları o dünyada doğmuşlar ve geçmişi, bizim için “normal” olan dünyayı bilmiyor ancak sezinliyorlar. Damızlık Kızın Öyküsü ise bir geçiş romanı. Fredinki, sıradan bir ABD demokrasisinde doğmuş, mini etek giyip eğlenmiş, aşık olmuş; alışık olduğu dünya gözlerinin önünde değişmiş ve bize her iki dünyayı da anlatıyor.

Bu distopyanın gerçekleşme ihtimalinin çok da uzak olmadığını bize tüm gerçekçiliğiyle göstermesi açısıdan oldukça can acıtıcı.

“artık bir ‘biz’ olmalı; çünkü artık ‘onlar’ diye bir şey var.” 

Okumak isteyenler için şuraya pdf halinde romanı da bırakıyorum, şimdiden iyi okumalar; 

https://docviewer.yandex.com.tr/view/0/?*=Ygl185bAuHhKexb0dlaxcDqpAsp7InVybCI6InlhLWRpc2stcHVibGljOi8vTU5HR05YN3A5ZlMwR0lwazQvNTNnSTV4YzlRdGVFZHlXZzl3R2dvdUd2dz0iLCJ0aXRsZSI6ImRhbcSxemzEsWsta8SxesSxbi1veWt1c3UucGRmIiwidWlkIjoiMCIsIm5vaWZyYW1lIjpmYWxzZSwidHMiOjE0OTE3NjcwNjk2MzB9

 

Not: Dizisini henüz izlemedim, izlemek isteyenler bu adresten izleyebilirler; https://www.blutv.com.tr/diziler/yabanci/the-handmaids-tale

 

Onca yoksulluk varken

Bu roman okuyabileceğiniz en içli romanlardan biri. Ben ilk okuduğumda 24 yaşımdaydım, okurkenki duygularımı bugünmüş gibi hatırlıyorum, Bilgi Üniversitesi Kütüphanesi’nde herkesin içinde hüngür hüngür ağlamıştım kitabı okurken. Okuyup da unutulacak kitaplardan değil bu, etkisi çok daha uzun süreli, hatta hassas yürekler için ömürlük…

Yaşlı ve düşkün bir Yahudi kadınla, akıllı ve hassas bir Arap çocuğunun arasındaki sevgi bağını, aşkı anlatıyor bu roman. İnanılmaz duygu yüklü… Kara mizahla dolu, hüzünlü… Momo’nun sadece bir roman kahramanı olarak kalması ve yeryüzünde hiçbir çocuğun kimsesiz, sahipsiz ve sevgisiz kalmaması dileğiyle devam edelim…

Kitabın üstünde yazar adı olarak Emile Ajar yazıyor ama böyle bir yazar yok aslında. Romain Gary’nin “yalnızca kendim olmaktan bıkmıştım” gerekçesiyle kullandığı takma bir isim bu. Romain Gary çok yetenekli, mutlaka okunması gereken bir yazar, Fransız komünistlerinden, Sovyetlere kızgınlıkları var, ama dünyada kızdığı çok şey var zaten Romain Gary’nin. Ama sanmayın öfkeli, nemrut biri.. Kitaplarında özgün bir mizah anlayışı var, en çarpıcı yerinden yakalayıp, güldürürken sarsan bir tarzı var. 80 yılında tek kurşunla inthar etmiş. Kendini vurmadan önce de mektubunda “Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşça kalın.” demiş.

Gelelim kitabın konusuna; Madam Rosa fahişelerin çocuklarına bakarak geçimini sağlamaya çalışan yaşlı ve hasta bir Yahudidir. Geçmişte kendisi de fahişelik yaparak hayatını kazanmış olan bu kadıncağız Auschwitz’den kurtulmuş ve tüm hayatını o korkunç zamanların tesiri altında, kaygılarla boğuşarak geçirmiştir. Kendisine henüz üç yaşındayken bırakılmış olan on dört yaşındaki Momo ise Arap bir fahişenin çocuğudur. Ne annesi ne de babası hakkında hiçbir şey bilmemektedir. Tek bildiği fahişelik yapan annesi tarafından kendisi için Madam Rosa’ya her ay düzenli para gönderildiğidir. Başka çocuklar gelir, gider ama Momo hep Madam Rosa’nın yanındadır. Bir gün Momo için yapılan ödemeler birdenbire kesiliverir. Ve öyle bir an gelir ki, ikisinin kaderi bir olur. Bir yanda giderek daha yaşlı, hasta ve yoksul Madam Rosa, diğer yanda biricik Madam Rosa’sını kaybedecek olursa ya sokakları ya da yetimhaneyi boylayacak olan Momo. Durumunun fazlasıyla farkında, yaşına göre çok olgun, çok hassas, farklı bir çocuktur Momo.

Sosyal meselelerin arka planında siyasi durumlar da verilmiş. Soykırım, Arap ya da Yahudi düşmanlığı gibi. Fransa’nın sömürgelerinden gelen insanların dramı da dönüyor etrafında, yaşamın küçücük anlarına sıkışmış mutluluklar da. Çok karanlık bir roman bu; ırkçılığın, ayrımcılığın en berrak halini bir çocuğun aklından okuyorsunuz. 

Okuyup da derinden etkilenmemek mümkün değil. 10 yaşındaki bir çocuğun samimiyetini öyle bir yansıtmış ki yer yer beni perişan etti. Filme çekilen ve ülkemizde tiyatrosu yapılan bu romanı da mutlaka okunacaklar listesine almalısınız.

” Sevdiğin yüzünden deli oldun dediler, yaşamın tadını yalnız deliler bilir “dedim .

Körlük

20. yüzyıl edebiyatının önemli yazarlarından, 1998 yılı Nobel Ödüllü Jose Saramago’nun beni en çok etkileyen eserlerinden biri Körlük.
Saramago bu kitabında toplumsal körlüğü anlatıyor. Tüketim toplumunun tüketme ve sahip olma tutkusuyla körleşmiş insanları, olağanüstü metaforik bir kurguyla anlatıyor.
Körlük metaforunu bir yana bırakırsak, insan doğasındaki vahşilik karşısında tüyleriniz diken diken oluyor bu kitabı okurken.  Kitapta hiçbir isimle öne çıkarılmayan karakterlerle tanışırken aslında felsefe, psikoloji, sosyoloji, din, devlet yönetimi, eşitlik, ayrımcılık, insan hakları, adalet, ahlak, iyilik, kötülük, bencillik vb. daha birçok kavram ve olguyu okuyoruz. İsimsiz karakterlerin aklınıza gelebilecek her türlü farklı sıfatlara haiz olması, karakterleri okurken onları birbirine karıştırmanızı engellediği gibi, ismini dahi bilmediğiniz bu kadar çok karakteri hafızanızdan silememenize sebep oluyor. Kitap bir tokat gibi yüzünüze çarpıyor ve kendi birey ve toplum algınızı günlerce hatta yıllarca yargılamanıza sebep oluyor.
Roman (aynı zamanda film) ismi belirsiz bir şehrin ana caddesinde kırmızı ışıkta duran bir arabanın şöförünün panik cümlesiyle açılıyor: “Kör oldum!” Kitap boyunca birinci kör olarak adlandırılan bu adam, kısa bir zamanda bütün kenti etkisi altına alacak ve beyaz körlük olarak adlandırılacak hastalığın ilk kurbanı, birinci körü eve götüren ve sonrasında da içindeki şeytana uyup arabayı çalan adamsa -ki Saramago roman boyunca ondan oto hırsızı diye bahsediyor- ikinci kurbanı oluyor. Körlük, birinci körü muayene eden doktora da bulaşıyor ve salgın süratle yayılıyor. Bir zaman sonra ilk 6-7 körden oluşan bir grup ve hasta olma olasılığı taşıyan bir başka grup hükümet tarafından, kullanılmayan bir akıl hastanesinde karantina altına alınıyor. 
Bu romanda Saramago evrensel bir sorunu işlediği için yerel özelliklerden itinayla uzak duruyor. Olay, herhangi bir zamanda herhangi bir şehirde geçmiş olabilir, hastalığa yakalananların milliyeti önemli değildir. Evrensel bir paydada buluşturur onları : Hiyerarşik yapının egemen olduğu bir toplum. Körlük salgını işte bu hiyerarşik yapıyı alt üst eder; ya da biz öyle olduğunu zannederiz. Oysa romanın sonunda doktorun cümlesinden öğreniyoruz ki yazar zaten bir kaos ortamında yaşadığımızı düşünmektedir: İnsanlar zaten kördür, sadece bunu bilmezler. İçlerindeki bu ilkel hayvanı ortaya çıkartmak için onları körleştirir. Saramago bu salgını doğal körlükten ayırmak için ona farklı bir ad takar: Beyaz körlük. Salgına yakalananların gözüne bembeyaz bir perde iner, sanki bir süt denizinde yüzüyor gibidirler. Karantina altına alınanları izlerken, bozulan hiyerarşik yapının mikro düzeyde tekrar kuruluşuna tanık oluruz. İnsanların içindeki şiddet eğilimini, güce tapınmayı, hayvani cinsel açlığı gözler önüne serer Saramago. Hastanedeki bu görüntüler, salgının bütün kente yayılması durumunda olacakların bir özeti gibidir. Nitekim tüm şehre yayılan hastalık aynı görüntülerin şehrin her tarafında görülmesine neden olur. Köpek çeteleri gibi gezen beyaz kör çeteleri bir lokma yemek için birbirlerini linç ederler, kim nerede yer bulursa orada yaşamaya başlar. Karantinadaki belirsizlik, korku ve kaos bütün kente yayılmıştır artık. Romanın sonunda Saramago, modern yaşantı dediğimizin de bundan bir farkı olmadığını romanın sonunda doktora söylettiği cümlelerle belirtir.
“Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük. Gören körler mi, gördüğü halde görmeyen körler…”
Kitabı bitirdiğinizde, devamı gibi okunabilecek “Görmek” kitabına başlayabilirsiniz… İyi okumalar ve düşünmeler…

Böyle gelmiş Böyle gitmez (Aziz Nesin’in yaşam öyküsü)

Aziz Nesin deyince akla hemen gülmece gelir… Bir de aptallık yüzdesi üzerine ünlü cümlesi. Aziz Nesin hakkında olumlu ya da olumsuz yorum yapmadan önce okunması gereken bir seri var. Gerçek Aziz Nesin’i tanımak için Aziz Nesin’in üç kitaptan oluşan otobiyografik serisi “Böyle gelmiş Böyle gitmez” mutlaka okunmalı. Birinci cilt (Yol), yoksul bir evde doğumundan ilk aşkına, okuma yazmayı öğrenmesinden annesini kaybettiği 12 yaşına dek geçen hayatını anlatıyor.

Kitap bu şiirle başlıyor;

“Bütün anneler, annelerin en güzeli,
Sen, en güzellerin güzeli.
Onüçünde evlendin,
Onbeşinde beni doğurdun,
Yirmialtı yaşındaydın,
Yaşamadan öldün.
Sevgi taşan bu yüreği sana borçluyum.
Bir resmin bile yok bende,
Fotoğraf çektirmek günahtı.
Ne sinema seyrettin, ne tiyatro.
Elektrik, havagazı, su, soba,
Ve karyola bile yoktu evinde.
Denize giremedin,
Okuma yazma bilmedin.
Güzel gözlerin,
Kara peçenin arkasından baktı dünyaya.
Yirmialtı yaşındayken
Yaşamadan öldün…
Anneler artık yaşamadan ölmeyecek…
Böyle gelmiş,
Ama böyle gitmeyecek!”
Aziz Nesin’in kendi hayat hikayesini anlatırken, çoğunluğun da hikayesini, ülkenin yapısını da anlatıyor hepimize, sarsılmadan okumak mümkün değil, okurken pek çok yerde gözyaşlarıma hakim olamadım.

Aziz Nesin’i, Aziz Nesin yapan çektiği sıkıntılar, sevdiklerini kaybetmenin verdiği hüzün, yokluğun yoksulluğun ağırlığıymış. Ona duyduğum sevgi ve saygı daha da arttı. Eğer yaşadıkları çocukluğundakilerle sınırlı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Gençliğini, askeri okulda okurken yaşadıklarını 2. ciltte anlatıyor (Yokuşun başı). Birinci cildi şaşkınlık ve üzüntü ile okudum, ikinci cildi ise öfkeyle…

Aziz Nesin’i çocukluğunun bir kısmında gittiği Mevlevi dergahı, kendisine ders veren ilerici Galip Derviş, 8 yaşında hafız olması,  Abdülhamit yanlısı ama Kurtuluş Savaşı’na katılmış tutucu bir baba, ana baba nedir bilmeden büyümeye çalışmış, evlatlık verilmiş, evlendirilmiş, verem olmuş bir anne… Küçücük yaşına rağmen çileler içinde yaşayan küçücük bir kız kardeş, İstanbul’un kıyı köşesindeki odalarda geçen bir çocukluk. Darüşşafaka’yı terk etmiş olmak… Böylesi bir hikayeyi içiniz ezile ezile okuyup, 12 yaşına kadar geçen çocukluğunu öğreniyorsunuz ilk ciltte. Futbol ve bilye oynayamayan bir erkek çocuğu Mehmet Nusret Nesin. Sokağa çıkmasına izin verilmemiş, çıksa aşağılık kompleksiyle katılamamış aralarına, her şeyin üstünden gelebilmek için kendini büyük olarak kabul etmiş.

“Çoğumuz kendi suçumuzmuş gibi yoksulluğumuzdan utanırız. Ben de yıllarca yoksulluk ayıbımdan utandım, taa yazar olana dek… Çoğunluğun yoksul olduğu ülkede, yoksulluğun değil, varlıklılığın daha utanılası olduğunu yazarlığa başlayınca anladım.”

Gözünü budaktan sakınmayan dili ve kalemi yüzünden, yaşantısı boyunca birçok kez haksız yere toplumsal, hukuksal ve fiziksel saldırılarla karşılaşan Nesin, yine de doğru bildiğini söylemeye devam etmiş, Türk toplumunun gelenekselleşmiş ve kurumsallaşmış yanlışlarına düşünceleriyle, korkusuz kalemiyle yılmadan başkaldırmış. Böyle gelmişse de böyle gitmesin diye, işte böyle insanlara ihtiyacımız var bizim!

Okursun, okursun da, ağlamak niye! diyenler için;

” mahalle mektebi uzak… kış, soğuk, kar… paltom yok…
üşüyorum, ellerim donuyor.
annem haki renkli kalın bezden bir çanta dikti bana.
kitabımı, defterimi çantama koyuyorum.
soğukta elim üşüdüğünden çantayı tutamazdım, kolumun altına sıkıştırırdım; soğuktan korunmak için elimi de çantanın altına alırdım.
okul dönüşü eve gelince ellerim sızım sızım sızlar… bir akşam, eve geldim yine, annem: “çantan nerde?” dedi.
eğilip kolumun altına baktım, çanta yok… yolda, soğuktan elim uyuşmuş, parmaklarım duyarlığını yitirmiş, çantanın düştüğünden haberim bile olmamış. dönüp baktım, aradım geçtiğim yolları; çanta yok…
babam bu olayı, sonraları çok başka türlü anlatırdı: “yepyeni bir çanta almıştım… çok pahalı bir çanta… çok güzel bir çanta… sağlam çanta… üç gözü vardı çantanın… hem de kilidi vardı çantanın… o güzelim çantayı taşıdığı ilk gün yolda düşürmemiş mi elleri üşüyüp de… vah benim oğlum… ‘çantan nerde?’ diye sorup da kolunun altında göremeyince çantayı, başladı ağlamaya… ‘ağlama oğlum, ben sana daha iyisini alırım’ dedim. daha güzel bir çanta aldım…“
babam böyle anlatırdı; anlata anlata, bu anlattıklarına iyice inanmıştı. babam, içinden geçenleri, dileğini anlatıyordu. dileğini olmuş sanıp, inanarak anlatıyordu. hiç bir zaman: baba öyle değildi diyemedim.
o, gülerek anlatırdı, ben de gülerek dinlerdim.
çoğumuz kendi suçumuzmuş gibi yoksulluğumuzdan utanırız. ben de yıllarca yoksulluk ayıbımdan utandım, taa yazar olana dek… çoğunluğun yoksul olduğu ülkede, yoksulluğun değil, varlıklılığın daha utanılası olduğunu yazarlığa başlayınca anladım.”

Okuduğum en güzel otobiyografi olmasının yanında lise yıllarımda  “samimiyet” namına çok şey öğrendiğim bir eserdi. Okuyunuz, okutunuz, şiddetle tavsiye ederim!

Hop-Çiki- Yaya Polisiyesi

‘Muhafazakâr toplumumuzun’ henüz buna hazır olmamasından kaynaklı yok sayılan bir seriden bahsetmek istiyorum bu yazıda. Toplam yedi kitaplık bir polisiye serisi (7 kitap) Hop-Çiki- Yaya Polisiyesi. Eşcinsellik üzerine yazılmış dilimizdeki en cüretkar metinlerden. Kitaptaki karakterlerin tamamı travestiler ve transeksüellerden oluşuyor. 

Aykırı, beklenmedik, zekice ve çokça eğlenceli bir seri bu. Aynı yazarı gibi… 

Burçak (esas kız/oğlan), Gönül, Damper Jale, Ponpon, Müjde ve daha adını hatırlamadığım birçok travesti de seride yer alıyor ve bıyıklı ama rujlu, 45 numara ayakta topuklu ayakkabılı, 1.90 cm boya mini etekli bir hafiye gurubu…

Karakterler farklı sınıfsal köken ve kesimlerden. Ponpon gibi gayet aristokrat bir aileden gelenlerden, Gönül gibi İstanbul’un köhne mahallelerinden birinde son derece sıradan bir ev kadını hayatı yaşayanına, gündüz devlet memurluğu yapıp gece sahne alanlardan, görece geleceğini kurtararak travestilerin ağdacılığına geçenlerine kadar geniş bir yelpazeden insanlar var romanda.

Hop-Çiki-Yaya polisiye dizisindeki benim en eğlenceli ve sağlam kurulmuş bulduğum karakter Gönül. Gönül ilk kitaptan itibaren gerek kılık kıyafetiyle, gerek konuşmasıyla romanlardaki güldürücü, kimi zaman iç acıtıcı, kimi zaman da sinirleri zorlayıcı bir karakter. Yalnızca bir travesti değil diğer yandan görgüsüzlük, kabalık ve saflık timsali. Densiz, müstehcen ve ‘sıradan’. Sözcüklerin sonuna eklenen “lar” ları “ler” yapmasıyla, “a”ları “e”ye çevirmesiyle bir dil bozan.

İlk kitaptan son kitaba kadar kullandığı makyaj malzemeleri, sahnede duruşu, dili kullanmadaki özeniyle kalibresi yüksek bir travesti Ponpon. Gönül ne kadar kaba sabaysa Ponpon o kadar rafine.

Hop-Çiki-Yaya Polisiyelerinin kraliçesi Burçak Veral. Anneannesi travesti olduğunu duyunca “bu soyadıyla ancak bu kadar olur” der hakkında.

Rezene çayı, Virgin Mary ve kahve içer. Kendi tanımlamasına göre tüm travestiler gibi Sezen Aksu’dan nefret edip Ajda Pekkan’a tapar. Mesafeli, cool ve oğlansı bir güzellik. Tıpkı hayranı olduğu Audrey Hepburn gibi. İyi müzik dinler, meraklıdır, bilgisayar işlerinden para kazanıp kimi zaman hackerlik düzeyinde çalıştığı olur. Aikido ustasıdır ve bir gay kulübün küçük ortaklı patron müdürlüğünü yapar. Entelektüeldir. Kulüpteki çalışma zamanları dışında erkek kıyafetleri giyer. Kulüpte Audrey Hepburn’ün filmlerinde kullandığı kıyafetleri kostüm edinir kendisine. Otoriterdir. Televizyonu bilgi yarışması izlemek için açar ve iddialıdır bu konuda. Amatör dedektiftir, travesti ve transseksüellerin maktullerden olduğu seri cinayetleri çözer. Kimi zaman Gönül, kimi zaman Ponpon, bazen Cihad2000 yardımcı olur ona. 

Öyle bir karakter yaratılmış ki geleceğin Sherlock Holmes’ü, Hercules Pairot’su olmaya aday. Çünkü gerçekten orijinal. Seri bağımsız okunabilir ancak sırayla okumak daha keyifli olacaktır.
 
Serinin yazarı Mehmet Murat Somer, mühendis, senaryo yazarı, kişisel gelişim eğitmeni ‘hep 27 yaşında’ bir yazar. Kişisel gelişim eğitimleri verdiği bir dönemde çok bunalmış ve kendisini eğlendirmek için girişmiş polisiye yazma işine. Ne iyi etmiş.
 

Hop-Çiki-Yaya bir dönem İstanbul sosyetesinin kullandığı “Hopçikiyayalık yapma” kalıbından çıkmaymış ki yazarın bir söyleşide söylediğine göre “Şorololuk yapma” anlamına geliyormuş.

Hop-Çiki-Yaya Polisiyelerinin Türkiye’de az bilinirliği ya da görmezden gelinmesi ikiyüzlü toplumumuzdan kaynaklanıyor. Mehmet Murat Somer tam da bunu anlatıyor seride. ‘Normal-Anormal’ ikileminde kendilerine hep anormal tanımlaması düşen travestileri, ölümleri dalga geçilerek verilenleri, gördükleri şiddetin halı altına süpürüldüğü steril ortamları, çoğu kez üçüncü sayfa haberlerinde bile yer verilmeyenleri anlatıyor. İçeriden bir bakışla düzgün ve eğlenceli bir dille.

Toplum nezdinde marjinal kabul edilenlerin ‘normaller’ tarafından katledilmesi romanların düğümünü oluşturuyor. Aristokratik, kalburüstü, ortalama gelir seviyesinin üzerinde, muhafazakâr ve toplumun büyük kısmı tarafından gıptayla bakılanlar psikopat ve katil; gay, jigolo, fahişe, travesti, transseksüeller maktul. Toplumun normal ve anormal kavramlarını ters yüz eden bir tarz. Katili genellikle beyaz Türklerden kurguluyor.

Eşcinselliği karikatürize edip nefret objesi yapmayı, görmezden gelip, hastalık olarak kabul etmeyi tercih eden bilumum zevata karşı iyi ki Mehmet Murat Somer edebiyatı var. Burçak Veral LGBT bireyler açısından ne ifade eder bilemem ama benim açımdan şahane bir karakter. Bulduğunuzda alın, kederli olduğunuz bir anda açın bir tanesini ve kahkahalarla okuyun. 

Mehmet Murat Somer’in kitapları pop kültür şahsiyetleri bakımından gerçek birer hazine olduğunu söylemeden de geçmeyeyim.

Bir yanda cinayet, diğer yanda transeksüellerin dünyası, bambaşka hayatlar.
Karakterin iç sesi, anlatım ve dil fevkalade.
 
Serinin Diğer Kitapları : 
#1 Peygamber Cinayetleri
 #2 Buse Cinayeti
#3 Jigolo Cinayeti
#4 Peruklu Cinayetler
#5 Huzur Cinayetleri
#6 Ajda’nın Elmasları
#7 Kaderin Peşinde
 
Yazarla yapılan bir röportajları da ekleyeyim;
 
http://www.pudratozu.com/2014/04/mehmet-murat-somer-unutamayacagm-bir.html
 
https://gununicindenbidilar.com/2008/03/01/mehmet-murat-somer/
 
 

Gecenin Ucunda

Peride Celal Türk edebiyatının en sevdiğim ilk beş isminden biri. Gösterişsiz, tantanasız yazdı, en çok satan listeleriyle işi yoktu onun, herkes tarafından keşfedilmemiş bir cevher benim gözümde. Bugün kısaca bahsedeceğim kitabı “Gecenin Ucunda”yı 1963 yılında yazmış.

Kadınları yazar, kahramanları kadındır Peride Celal’in. Köy romanının revaçta olduğu yıllarda yayımlanan burjuvazi eleştirisi niteliğindeki bu romanında, büyük şehrin belli bir düzeyinde yaşayan kadınları var. Çok akıcı, sarsıcı, düşündürücü, burjuvaların o dönem yaşantısına dair ipuçlarıyla dolu, bir kadının öyküsü “Gecenin ucunda”

1963 yılında yazılıp, seneler sonra yine yazarı tarafından revize edilmiş bir roman. Romanın odağındaki Işık Ailesi’nin zenginliği de çok büyük, iç sefaleti de… Macide ise,  Cumhuriyetin yetiştirdiği idealist ve yoksul bir avukat. Işık Ailesi’ne gelin gidiyor. Ama nasıl? Nelerden sonra?.. Okuyan, öğrenir!

“Adını kısaltmakla iyi yaptığımı sanıyorum. Bu romanın yazıldığı yıllarda gençtik, inançlıydık, ışığa varabileceğimizi sanıyorduk. Işık; özgürlük, uygarlık, insanlık demekti; bir umuttu. Kırk yılı aşkın bir zaman içinde ışığı arayıp durduk. Ve o, sönükleşerek uzaklaştı bizden. Yüksek kat burjuvazisi, sahte dindarlar, çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen politikacılar, parlak yaşamlar içine düşürdükleri genç insanları daha da kolay avlıyorlar günümüzde. Romanın kahramanı Macide, aşka sırtını çevirip kendisine ve çocuğuna yeni bir hayat yaratıp insanca bir dünyaya kavuşmak çabasında başarılı olabilecek mi? Kuşkuluyum. Gecenin Ucunda, büyük bir aşk romanı aynı zamanda. Bunu da eklemeliyim. Öyle olması da ayrıca hoşuma gidiyor. Bana kalırsa, bu roman yazdığım en güzel aşk romanıdır.”

Okuyun, Türk edebiyatının en iyi kadın yazarlarından biri olan Peride Celal’i tanıyın, pişman olmayacaksınız.

Beyaz Diş

Bugünün yazısı Jack London’ın dünyayı bir kurt köpeğinin gözünden anlattığı dünya klasiği “Beyaz Diş”.  Beyaz Diş’i çok eskiden, sanırım 25 yıl kadar önce okumuştum, bugünlerde yeniden okuduğumda gördüm ki aklımda neredeyse hiçbir şey kalmamış.

Bu kitap inanılmaz bir empati yeteneği kazandırma özelliğine sahip. Ayrıca hayatta tek başına zorluklarla mücadele eden insanlara rol model adeta.

Hiç, bir hayvanın gözünden dünyanın nasıl olduğunu düşündünüz mü? Neler çektiklerini, neler hissettiklerini? Neler yaşadıklarını? Bir kurdun/köpeğin gözünden dünyanın nasıl olduğunu hiç düşündünüz mü? Beyaz diş dediğimiz romanda tam da bu anlatılıyor. Size arkadaşlık eden bir köpeğiniz yada bir kediniz varsa bambaşka duygularla okuyacağınızdan eminim.

Gelelim konusuna; Beyaz Diş vahşi bir kurt, fakat özel, fazlasıyla akıllı ve yaptığı her hatadan bir ders çıkartmayı bilen bir kurt. Sadece bu kadar da değil, insanların yaşamı ile ilgili bilmesi gerekenden fazlasını bilen, buna göre hareket eden ve bunlara göre yaşamını planlayan, yaşamının doğası gereği içinden gelen vahşiliğini dizginlemeyi öğrenen ama yeri geldiğinde bu vahşiliği en iyi şekilde kullanan bir kurt.

O kadar net bir dille süzülüyorki hikaye, okumuyor adeta yaşıyorsunuz. Kitabın ortalarına doğru bitmesin diye okumak istemiyorsunuz ama bir yandan da devam etmek istiyorsunuz. Bu ikilemi yaşatan her kitabın bende yeri ayrı.

Sevgi kavramını hep psikoloji kitaplarında okuyup anlamaya çalışanlar bece bu tür romanları okumalı. Sevgi, romanda öyle güzel anlatılmış ki; burnumun direği sızladı okurken.

Ne ekersen onu biçersin diyerek bitiyorum. Kitabı okuduğunuz zaman neden böyle dediğimi daha iyi anlayacaksınız. Çocuk kitabı diyenlere aldırmayın, her yaşın kitabıdır kendisi, okuyun, okutun.

Koku- Patrick Süskind

“On sekizinci yüzyılda Fransa’da, dahi ve iğrenç kişiler yönünden hiç de yoksul olmayan bu dönemin en dahi ve iğrenç kişilerden biri sayılması gereken bir adam yaşadı.” Alman yazar Patrick Süskind’in Koku adlı romanı bu cümleyle başlıyor.

Düşünün bir köpek kadar gelişmiş bir koku duyunuz olsun, ama kendi kokunuz olmasın. Tam bir trajedi. 18. yüzyıl Fransa’sında geçen hikayenin kahramanı Jean-Baptiste Grenouille işte tam da böyle bir durumda. Bahtsız bir bebeklik, çocukluk evresinden, sayısız acıdan, kederden geçen Jean-Baptiste bir gün bir parfümcüyü etkilemeyi başarır ve koku üretme konusundaki dehasını gösterir, derken kendi kokusunun olmadığını fark eder ve işte o zaman her şey bir anda değişir. Kokudan mahrum olmasına rağmen muhteşem bir buruna sahip olan Grenouille dünyadaki her kokuyu içine çekmek, onu zihninin derinliklerine hapsetmek ister. Ve bu uğurda yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Kendi kokusunu yaratacaktır. Amacı uğruna seri katile dönüşür ve roman akar gider…

Hikaye zaten çarpıcı, bir de Süskind’in akıcı dili eklenince muhteşem bir eser ortaya çıkmış. O çeşit çeşit kokuları betimlemesi o kadar gerçekçi ki, koku gibi zor olan bir duyuyu anlatmakla kalmıyor, size kokuları duyuruyor. Koku alma duyusunun en az görme duyusu kadar güçlü olduğunu anlıyoruz, hatta kimi zaman daha fazla…

Güzelliği de sorguluyor kitap aslında. Grenouille’e göre önceleri, çocukken ona her koku bir; onları güzel, çirkin diye sınıflandırmıyor. Sonra güzellik algısıyla ilgili vurgular var kitapta. Aslında göze güzel gelen şeylerin bizi etkilemesinin nedeni kokuları. Fakat biz normal insanlar, kokuları genelde fark etmeden algıladığımız için, bir nefes gibi içimize çektiğimiz ve bizim için kaçınılmaz oldukları için, fark etmiyoruz bu ayrımı. Güzel olan aslında kokusu yüzünden güzel oluyor yani.

Kitabın sonu da unutulmaz sonlardan, çok sarsıcı, harika kurgulanmış bir son.

Kitabın filmi de yapıldı. Ben önce kitabını okudum sonra filmi izledim. Kitap elbette filmden iyi, genelde kitabı kadar iyi uyarlama film nadirdir zaten. O nedenle filmi izlediyseniz yine de okuyun.

Hazır kar da yağarken alın sıcak bir içecek, kurulun rahat koltuğunuza, okuyun “Koku”yu. Tavsiyem için teşekkür edeceksiniz sonra:)

“Bu güne kadar hep, büzülüp uzaklaşması gereken şeyin genel olarak dünya olduğunu sanmıştı. Oysa dünya değil insanlardı.”