Category Archives: Film

Hunt for the Wilderpeople

Hazine mertebesinde bir kendini iyi hisset filmi ile karşı karşıyasınız. Film Barry Crump‘ın “Wild Pork And Watercress” adlı romanından uyarlama. 

    

Aylaklık, hırsızlık, yere tükürme, ateşe verme, kırıp dökme, duvara yazı yazma… Bunlar filmin kahramanlarından Ricky Baker’ı özetleyen suçlardan yalnızca birkaçı. Islah evine tıkılmasına ramak kala yeni koruyucu ailesinin yanına gönderilen Ricky, koruyucu annesi Bella’dan gelen, bu zamana dek görmediği aile saadetine ve samimiyete, bir sıcak su torbası kılığında kavuşuyor. Ancak film, daha ilk dakikadan benimsediğimiz Bella’yı bizden koparıp alıyor ve hiç de sevgi dolu olmayan eşi Hector’la (Sam Neill) birlikte Ricky ve bizi yalnız bırakıyor.

Film sonrasında on üçüne henüz basan kimsesiz Ricky’yle, ak sakallı kimsesiz Hector’ın usul usul bir baba-oğula dönüşmesini anlatıyor. Bu iki problem ergen, av olmayı reddediyor. Yeni Zelenda cangıllarında serüvene atılıyor, kanundan kaçıyor, kıyasıya direniyor ve doğanın onlara verdiği yetkiye dayanarak sevgiyi beraber öğreniyor. Geçmişin reddedilenleri Ricky ve Hector, bugün şamata ve hüzün deryasında yeniden doğup birbirlerinin kahramanı oluyor.  

Film, din olgusuyla olan derdini yine mizahi bir dille, söylediklerine kendisi de ikna olmayan çılgın bir rahiple gösteriyor. Bella’nın zamansız ölümünün ardından Hector tarafından istenmeyen Ricky, kendi maketini yapıp ahırda yakarak intihar parodisi hazırlıyor ve can dostu Tupac ile birlikte ormanda sürecek olan uzun yolculuğu böylece başlıyor. Ricky artık kendi ölümünü uzaktan izlemiş bir özgür ruh olarak, alışkın olmadığı hayatın, vahşi çalıların göbeğinde, yeni bir aileye tutunmaya çalışırken yeni bir habitata alışma arifesinde…

 

İyi bir komedi ile sistem eleştirisi yapan, bol göndermeli bu film insanlığı da unutmadan sıcacık bir arkadaşlık hikayesi.

Çok ama çok tatlı bir film. O dombiğe hasta olacaksınız. Sıcacık ve naif, doğa ile iç içe olması da cabası. Ayrıca boğazına düşkün Ricky’nin yemekten sonra en temel gereksinimlerinden birisinin de kitaplar oluşu da beni kalbimden vurdu.

Beş haftada dondurucu soğukta çekilen Hunt for the Wilderpeople yüreciklerimizi ihtiyaç fazlasıyla ısıtıyor. Seyircisini hayat enerjisiyle kuşatan serüvenlere nadiren rastladığımızı not düşmek ve gangsterlerimizin haikularına selam ederek bitirmek isterim. Bu şen film ve ben / koştuk paylaştık sustuk / sinema güzel.

Filmi buradaki linkten izleyebilirsiniz; http://720pizle.com/izle/altyazi/hunt-for-the-wilderpeople.html/3

Bencillik çağının profili; Loveless

Rus sinemasında en sevdiğim yönetmen Andrey Zvyagintsev’dir. Bir konuyu anlatabilmek için küçük detaylarda yakaladığı o muntazam pencerelerden harika sahneler seyrettirir. Son filmi Loveless’ı izlemeye ancak vakit buldum ve bendeki sarsıcı etkisi geçmeden sizlerle paylaşmak istedim.

Zvyagintsev bu filminde; aile kurumuna odaklanıyor ve onlar aracılığı ile toplumundaki yozlaşmayı, sevgisizliği, insani değerlerden uzaklaşmayı anlatıyor. Parçalanmış bir aileyle ilgili hikayeden yola çıkarak toplumun yarasına parmak basıyor.

Ailesinin sevgisizliğinden nasibini almış, ebeveynlerine yük olduğunu bilen bir çocuğun evden kaçışı ve devamında gelişen olayları konu alırken, diğer filmlerinde olduğu gibi burada da izleyiciyi çekirdek ailenin dramından alıp panoramaya bakmaya, sevgisizliğin “o” çocukta ya da “o” ailede değil, toplumun tüm katmanlarında nasıl vücut bulduğunu görmeye davet ediyor.

Loveless; ellerimizden düşmeyen cep telefonlarımız, selfielerimiz ve sunum çılgınlıklarımızla dolu “sosyal” hayatlarımızın, araç olmaktan amaca dönen iş yeri performanslarımızın, yani toplu halde yakalandığımız post modern hastalığımızın teşhisini koyan filmlerden. 

Zvyagintsev, şiddetle, kavgayla ve sevgisizlikle yoğrulmuş, hayalleri kırılınca ağlamayı bile unutmuş bir toplumun portresini çiziyor. Yozlaşmış, çürümüş, hayati değere sahip kurumları ardı ardına işlevsiz hale gelmiş Rus toplumu otopsi masasında.

Filmde Zhenya’nın oğlunu kaybetmesi aslında toplumun bir geleceği nasıl kaybettiğinin göstergesi. Şiddetle, kavgayla, öfkeyle yoğrulmuş Alyosha’nın kaybolması, sevgisizliğin nasıl bir sonuç doğurduğunun bir metaforu. Tıpkı Türkiye gibi. Filmi izlerken Rus toplumun yerine Türk toplumunu düşündüm. Fazlasıyla örtüşüyor, Andrey’in anlattıkları, bizim yaşadıklarımızla.

Sevgisizliğe ve iletişimsizliğe maksimum oranda vurgu yapan yönetmen, telefonları ve sosyal medya trendlerini sürekli bilinçli olarak gözümüze sokarak iletişim kurmak için başımızı kaldıramayacak derecede kaybolduğumuzu filmin her anında gösteriyor. İletişim çağında insanların birbirinden kopukluğuna, bu kopukluğun aile içindeki ‘sevgisizliğe’ nasıl yansıdığına, kayıpları araştırma görevini sivil toplum örgütlerine paslayan polis teşkilatının işlevsizliğine kadar gözlemlerini ve eleştirilerini ortaya döküyor.

Rusya’nın modern tarihine ışık tutulduğu hikayede Sovyetler Birliğinden kalan çirkin altyapı, yeni arabalar, yeni cep telefonları, sosyal medyanın getirdiği sıkıntılar (özellikle bitmek bilmeyen selfiler), kalpsizlik ve ruhsuzlukla örtüşüyor. Çocuk kaybolma hikayesinin altına bu büyük resmi sıkıştıran yönetmen, bunu açık ve sakin bir şekilde seyirciye yansıtıyor. Devrilen ağaçlar, çürüyen yapraklar ve ilgisiz polisler filmin siyasi ve politik yanını besliyor.

Zvyagintsev’in yarattığı atmosferde içinizi ısıtacak bir ortam yok.

Genel olarak film, iç-nefreti, ruhsal çöküşü, trajediyi ve gizemi aynı potada eriterek içinde bulunduğu topluma yönelik bir eleştiri. Biraz flu ama iyi yazılıp çekilmiş, kusursuz biçimde oynanmış bu güzel film, görülmeyi hak ediyor.

Le Scaphandre et le papillon – Kelebek ve dalgıç

Bu film, Elle dergisi editörü Jean-Dominique Bauby‘nin gerçek hayat hikayesi. 1995 aralık ayında bir beyin kanaması nedeniyle vücut fonksiyonlarını yitiren elle dergisinin editörü 43 yaşındaki Jean Dominique Bauby’nin ölmeden önce, tek gözünü oynatarak kaleme aldırdığı otobiyografik romanından uyarlanmış film.

Kitabını okumadım, normalde önce kitabı okur sonra filmi izlerim ama bunda tersi oldu. 

Umut etmenin yaşamla bir olduğunu anlatan, izlenmesi gereken güzel bir biyografi filmi. Bir nevi anahtar deliğinden hayata bakmanın filmi bu. 

Konusu kısaca şöyle; Elle dergisinin karizmatik direktörü Jean ani bir beyin kanaması sonucu felç geçirir, 20 gün komada kaldıktan sonra uyanır. Konuşamamakta, yardım olmadan nefes alamamaktadır. Kıpırdatabildiği tek organı, sol göz kapağıdır, bedeninin içine hapsolmuştur. Sadece sol gözünü kullanarak müthiş şeyler yapılabileceğini inanılmaz bir şekilde gösterir bize Jean. 

Bauby kendine geldiğinde, hiçbir uzvunu kıpırdatamadığını fark eder. Locked-in adı verilen felç hastalığına tutulmuştur. Konuşamamakta, yardım olmadan nefes alamamaktadır. Kıpırdatabildiği tek organı, sol göz kapağıdır. Bu sayede basit sorulara evet-hayır karşılıkları verebilir. Bu, dış dünyayla tek bağlantısıdır. 

Bir konuşma terapisti, Bauby’nin daha etkin iletişim kurabilmesi için, harfleri Fransızcadaki kullanılma sıklığına göre sıralar (E, L, A, O, I, N, S, D, vs.) ve yüksek sesle okur. Doğru harfe geldiğinde Bauby göz kırpmakta ve bir sonraki harfe geçilir. Bu yöntemi kullanarak Bauby filmle aynı addaki kitabı yazar.
Filmin önemli bir kısmı, Bauby’nin bakış açısından çekilmiş. Öyle ki, Bauby sorulara cevap vermek için gözünü kırptığında, perde kısa süre kararıyor.
Filmin adındaki dalgıç elbisesi, hareketsiz bedendeki tutsaklığı, kelebek ise her şeye rağmen özgür kalabilen ruhu simgeliyor.

Jean-Do kitabını yazdırırken çekilmiş bir fotoğraf.

Sonuçta izleyin bu filmi. Darmaduman olun. Sonra yeni kararlar alın hayata dair. Çünkü yaşamak için tek bir hayatımız var!

Filmi bu linkten izleyebilirsiniz: http://720pizle.com/izle/altyazi/le-scaphandre-et-le-papillon.html

 

 

Big Fish

Tim Burton’un un büyüklere masallarından belki de en güzeli. Büyük Balık filmi, gerçekle masalın birleşimi nefis bir film. Duygusal bir yaşam öyküsünü ajitasyona kaçmadan tatlı tatlı anlatırken insanın kalbine dokunuyor, acıtıyor, gülümsetiyor, düşündürüyor, ağlatıyor… Birçok duyguyu aynı anda yaşatan ender filmlerden ve bir baba oğul filmi.

Edward Bloom karakterini canlandıran Ewan Mc Gregor harikalar yaratmış. Film boyunca yüzünden eksik etmediği bir gülüşü var ki aahh…

Gelelim konusuna;

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber develer tellal iken Amerika’nın Ashton’ınında Edward Bloom adlı bir çocuk yaşarmış…

Will Bloom, babası Edward Bloom ölüm için gün sayarken ailesinin yanına ziyarete gelir. Babası ile 3 yıldır hiç konuşmayan ve babasını hiç anlamayan Will hikayesini dinledikten sonra gerçeklerle yüzleşir. Babası yaşamını kendi fantastik dünyasında üslubuna uygun olarak anlatır. Will bu hikayeleri çocukken masal gibi dinlerken yaşı ilerledikçe saçma bulmaya başlamıştır. Her hikayesini yüzlerce defa duymaktan usanmıştır. Hikaye anlatmakta usta olan Edward son ana kadar buna inanır. Aslında anlatılanların hepsinin uydurma olmadığını ve gerçekten yaşandığını anlaması babasının ölümünden sonra olacaktır. Babası annesi Sandra’ya ilk gördüğünde aşık olur ve onunla evleneceğini söyler. Bütün gücüyle onu tanımak için çabalar ve yerini ve adını öğrenerek tanışmak ister. Yüzleştiğinde beklemediği bir şeyle karşılaşır ama vazgeçmeyerek sevgisini ispatlamaya çalışır. Edward için dünyada sadece iki kadın vardır. Eşi olacak Sandra ve diğer bütün kadınlar.

  

 
 

Film öyle yer etmiş ki bende, sık aklıma gelir Bloom ile oğlunun konuşmaları. Kendi babam gelir aklıma… “Benim babam…” diye başlayan çocukluk cümleleri… Devleri bile dize getiren babaların, diz çökmüş halleri… Belki de Edward Bloom’un oğluna dediği gibi, geriye sadece hikayeler kalıyor: “Bir adamın anlattığı hikayelerin hatırlanması o adamı ölümsüz kılar, bunu biliyor muydun bakalım?”

Her babanın ölümünden geriye, yaralanmış bir evlat kalır.

İzleyin.

Filmi izleyebileceğiniz linki de koyayım şuracığa; http://www.altyazilifilmizle.org/buyuk-balik-izle.html

 

Yılbaşı ruhuna uygun filmler

Malum Aralık ayını ortaladık ve ayın ilk gününden itibaren, sizi bilmem ama benim içimi yılbaşı heyecanı sarmış durumda. Çünkü yılın en sevdiğim zamanları başladı benim için. Kar yağması, yılbaşı ağaçları ve süsleri, ışıklar ve tatil düşüncesi içimi ısıtıyor bu soğukta. 

Yılbaşı günü veya yeni yılın ilk günü soğukta, miskin bir halde evde yayılırken izlemelik filmler listesi yaptım size. Elde ıhlamur, dizde battaniye, dışarıda lapa lapa yağan kar ve güzel bir film… Hayali bile güzel olan bir gün ve iç ısıtan filmler:) 

Love Actually

love-actually

Serendipity

0001934403

The Nightmare Before Christmas

untitled

A Christmas Carol

a-christmas-carol-2d_2pqb

New Year’s Eve

70189048

It’s Wonderful Life

wonderfullife

Noel

51hebxb3tfl

 

The Polar Express

polarbackgroundweb

While you were sleeping

81oa0xjecyl-_sl1500_

The Family Stone

51sojoenwdl

Christmas With The Kranks

christmas-with-the-kranks

Elf

elfmovieposter

Bridget Jones Diary

bridgetjonesdiarymovieposter

Home Alone

images

The Holiday  

the-holiday-dvd-cover

A Christmas Story  

max1371834047-frontback-cover

 

Arthur Christmas

arthurs-christmas

Un Conte de Noel

un-conte-de-noel-2008-a04

The Family Man

family_man

Sex and the City 1 

sex-and-the-city-1-1080p-turkce-dublaj-izle-572

 

You have got mail

youve_got_mail

Dünyanın Bütün Sabahları

Fransız Viola da gamba ustası ve besteci barok müzisyen Sainte -Colombe’un hayatını anlatan adanmışlık üzerine tablo gibi bir film, benim en sevdiğim en etkilendiğim filmlerin başında geliyor. Marin Marais dinlerken geldi aklıma bu filmi yazmadığım. Film 1991 yapımı bir uyarlama (dikkat ettim de ben ne kadar seviyorum uyarlamaları, son dönemde yazdığım neredeyse her dizi ve film uyarlama) Fransız yazar Pascal Guignard’ın romanından.

Mükemmel müzikleri, oyunculuklar, her sahnesi tablo değeri taşıyan, şiir gibi bir film. Hele o müzikler… Jordi Savall tarafından yapılmış soundtrack albümü elimdeki cd çizilip bozulana kadar belki yüzlerce kez dinledim.

53288_backdrop_scale_1280xauto   tous-les-matins-du-monde-06-g

Viyola enstrümanın yeni yeni duyulmaya başladığı, 17. yüzyılın ortalarında klasik barok müziğinin önem kazandığı bir dönemde, karısının ölümüyle inzivaya çekilen ve müzik çalışmalarını ona yönlendirerek muazzam yeteneğine ödül olarak önerilen şöhreti tepen bir müzisyenin anlatıldığı müthiş bir hikaye Tous les matins du monde.

Colombe karısının ölümünün yarattığı yoksunluk sonrası kendini müziğe adar, Madeleine annesiz büyüyen bir çocuk olarak babasının yarattığı sevgisizlikten kaçmak için kendi Marin’e adar, Marin geçmişinin verdiği eziklik ve kompleks yüzünden sanatını krala adar. Bütün bu adanmışlıkların tek bir kazananı vardır:  Sanat! Ve biz bir kez daha görürüz ki sanat, insanların ruhlarıyla beslenir. Her anlamda!

9140_4

Film aslında modern çağımızda sanat-popüler kültür sorununa 17. yüzyıl perspektifinden bakıyor. O zamanın saray çalgıcıları zamanımızın pop starları gibi. Amma velakin saray çalgıcısı olmak için ruhlarını satmış, gönül verdikleri sanatın çarpık bir kopyasını icra etmişler.

Bu kısım spoiler içeriyor dikkat!

Filmin en etkileyici sahnesi; Marais saray orkestrasına katılması nedeniyle hocası Saint Colombe tarafından evden kovulur ve akabinde bir süre sonra sevgilisi olan hocasının kızını terk eder, kız buna dayanamaz ve acısından ölür.
Ama Marais hocasının tüm bildiklerini henüz öğrenememiştir, o bestelere karşı inanılmaz bir açlık besler yıllarca saraydan gece çıkıp hocasının kulübesinin altında onun yeniden çalmaya başlamasını bekler. Çünkü bilir ki eğer öğrenemezse hocası tüm bildiklerini mezara götürecektir. Sonunda bir akşam hocası boşluğa beni anlayabilecek kimse yok mu diye yakarır, bunun üzerine Marais tüm yüzsüzlüğüyle kulübeye girer. Konuşurlar sonra da karşılıklı çalarlar, aralarındaki nefret ve sevgi ilişkisini çok güzel anlatır bu sahne, yapılan müzik ise mükemmeldir.

Özellikle klasik barok müziği hayranlarının ve biyografik eserleri sevenlerin keyifle izleyecekleri bir film Tous les matins du monde. Müziğe, sessizliğe, notalardaki sese, yalnızlığa ve acıya bir güzelleme… İyi seyirler:)

“Dünyanın bütün sabahları bir daha dönmeyesiye uçup gider.” Pascal Quignard

Buraya da sountracki bırakayım; https://www.youtube.com/watch?v=kzFDBC9lPz4

Filmi de bu linkten izleyebilirsiniz; http://www.altyazilifilmizle.org/dunyanin-tum-sabahlari-tous-les-matins-du-monde-izle.html

Küçük Kadınlar (Little Women)

Kitaptan uyarlama bir film Küçük Kadınlar, üstelik çok başarılı bir uyarlama. Kitabı ilk okuduğumda sanırım 10 yaşımdaydım, sonrasında da 4 defa daha okumuşumdur farklı yaşlarımda. Hepsinde de aynı zevki aldım, filmden de aldığım gibi.

Gelelim konusuna; March Ailesi 1800 lerde Harvard’da yaşıyor ve iç savaşın fakirleştirici etkisi onların üzerinde de baskısını kuruyor. Savaştan önce çok kar getirmese de, bir okul sahibi olan babanın savaşa katılmasıyla aile iyice fakir düşüyor ve birbirlerine sarılmak zorunda kalıyorlar. Her ne kadar babaları yanlarında olmasa da, güçlü ve ortalamadan uzak bir annenin koruyucu kalkanı aileyi bir arada tutuyor. En büyük kardeş Beth, yumuşak huylu, ev işlerine yatkın, evlilik hayalleri kuran güzel bir kız. Jo ile aralarında bir yaş var. Jo, dönemin tüm kızlarının ve kısmen kardeşlerinin de aksine asi, özgür ruhlu, dışa dönük, enerjik bir kız, inandıkları uğruna savaşmaktan çekinmiyor. Üçüncü kardeş Beth içine kapanık, sanatkar ruhlu, iyi piyano çalan, iyiliksever ve duygusal bir karakter. En küçükleri Amy, geleneksel kadın tavrını tam anlamıyla yansıtarak güzellik, moda, pragmatizm, kurnazlık, giyim-kuşam ve erkeklerle kafayı bozmuş bir güzellik kumkuması.

Kızlar kendi dünyalarında masalsı bir mutlulukla hayatlarını sürdürürken, komşu evin torunu Laurie Avrupa’dan çıkıp geliyor bir gün ve anında kızların ilgisini çekiyor. Tabii kızların hareketli dünyası da, yalnızlık çeken Laurie’nin ilgisini. Zaman içinde birbirlerine yakınlaşıyorlar, Laurie’yi aralarına alıyorlar ve kardeşsiz Laurie dört kardeşe, kızlar da bir erkek kardeşe kavuşuyorlar. Laurie ve Jo’nun kendilerine biçilmiş cinsiyet rollerinden uzak, maceracı çocuk ruhları eğlencelerine eğlence katıyor.

Sıradan gibi görünen olay akışının içinde evrensel ve örnek alınması gereken insancıl mesajlar var. Örneğin fakirlikten çekinmeyen ve paylaşmayı zevkle vazife bilen bir aile, kızlarına sürekli para için değil sevgi için evlenmelerini öğütleyen gizli feminist bir anne, yapımında köleler çalıştırıldığı için ipek giymeyen genç kızlar bunlardan sadece birkaçı. Amy’nin öğretmeni “Kız çocukları eğitmenin dişi kedileri eğitmekten farksız” olduğunu söylemesiyle birlikte annelerinin Amy’yi okuldan alması, çevrelerindeki kadınların sadece dekoratif motifler olmayı kabul ederek yaşamlarına devam etmelerinin kınanması da başka örnekler.

Sadece kadınların özgürlüğü üzerine yazılmış gibi görünse de, çift tarafın da gözünden bakmaya çalışmış Alcott. Laurie üniversiteye giderken Jo onu kıskandığını ve kendisinin de okumak istediğini saklamıyor. “Neden evlenmek zorundayız?” diyerek hayatının tek bir amaca indirgenmiş olmasını sorguluyor. Jo böyle düşünürken, Laurie de, “Neden siz evde özgürce resim yapar ve yazı yazabilirken ben okula gitmek ve sonra da çalışmak zorundayım, sadece müzikle uğraşamıyorum?” diye bir sorgulama içine giriyor. Toplumun kadına ve erkeğe biçtiği roller duygusal bir yolla sorgulanıyor böylece hem bir kadın hem de bir erkeğin gözünden.

Sonuç olarak, Alcott gücünü kaybetmeden, istediklerinin ardından giderek ve genele uymayarak nasıl zarif, kişilikli ve çevresine yararlı bir kadın olunabileceğini gösteriyor March kızları ile. Çağdaşı ve benzeri Austen ile karşılaştırılınca aralarında her anlamda yakınlık var. Ama Austen tamamen mutlu sonlar yazarken, Alcott karakterlerini başarısızlıklar ve güçsüzlükler içinde mutlu ediyor. Jo’nun kocası Profesör Bhaer’in de Austen’in ünlü Mr. Darcy’sinden daha kusurlu mesela. Alcott her açıdan daha gerçekçi ama yine de pek çoklarına göre gerçek olması güç bir dünya seriyor önümüze. Üzücü olan nokta ise, yıllardır özellikle kadınlara tekrar ve tekrar yoğun duygular yaşatan ve romantizmi en güzel halleriyle yakalamayı başarmış bu iki kadının hayatları boyunca yalnız kalmış olmaları.

Not. Bu fkitap/filmdeki Jo ile özdeşleştiğim içindir belki, filmler konu başlığımın resmi bu filmin resmi olmuş siteyi tasarlarken, şimdi farkettim:)

Cinema Paradiso

Bu filmde Sicilya sokakları filmin seti. Her İtalyan şehrinin olmazsa olması bir meydan (piazza) ve bu meydanda bir sinema. Devir 1940lar, 50ler. TV, internet yok tabi, insanlar çoluk çombalak her gece sinema salonunu dolduruyor. Salvatore de bacak kadarken filmlere ve o projeksiyon makinasına aşık. Ama bu aşk ona yetiyor ki, bir de 30 yıl boyunca hiç kavuşamayacağı bir kadına aşık olup hayatının içine ediyor. Tüm hayatı boyunca ona yol gösterense, bir yangında kör olan eski projeksiyoncu adamımız Alfredo oluyor.

Cennet Sineması, sinema büyüsü üzerine bir film. Naif anlatımıyla, müziğiyle, her karenin ince ince işlendiği sanat yönetimiyle o kadar güzel ki… Eski sinemaları, eskimeyen sinemaları, “benim sinemalarım”ı, ilk sinemaya gidişimi hatırlatır bana her izlediğimde (evet defalarca izledim). Yaşlı makinist Alfredo, ileride ünlü bir yönetmen olacak olan küçük Toto’ya hem makinistliği, hem hayatı öğretir filmde. “Hayat filmlerdeki gibi değildir” “çok daha zordur”!

Kalmadı böyle filmler, izleyin, izlettirin.

İyi seyirler.

Dalgaları Aşmak

Breaking the Waves (Dalgaları Aşmak), Lars von Trier ‘in izleyeni yerden yere vuran filmlerinden biri.  “Aşk size ne yapar?” veya “Neler yapmaz!?” filmi biraz. Sevdiği adam için yaşamı boyunca çırpınan Bess’in trajik sonunu izlerken kendinizi de sorguluyorsunuz. Filmi izlerken gözlerim kaç kez doldu, kaç kez Bess’e “yapma be kızım, of yaa” diye seslendim bilmiyorum! En güzel sahnelerinden biri, Bess’in kocasını çok özlediğinde ve içindeki acıyı hiç kimse anlamadığında deniz kıyısındaki kayalıklara gidip dalgalara karşı avazı çıktığı kadar bağırdığı sahneydi.

Bu film sadece bir aşk filmi değil aslında inanç-ahlak kavramlarına yönelik bir sorgulama filmi aynı zamanda. Trier bir fedakarlık öyküsünü anlatırken, arka planda günümüz insanının değerlerinin sorgulamasını yapıyor.

Dinlerin toplumlar üzerinde yarattığı baskıdan mı, yoksa yine aynı dinin bireyi toplumdan uzaklaştırıp yalnızlaştırdığından mı; belki de her şeyden vazgeçebilmeyi sağlayacak arkadaşlıklardan; en önemlisi de büyük harflerle aşktan mı bahsediyor demeli, ne demeli bilmiyorum ama Trier biliyor ve anlatıyor bu filmde işte, izleyin muhakkak;

En sevdiğim Noel-yılbaşı temalı filmler.

Little women http://www.imdb.com/title/tt0110367/ 

MV5BMjE0MzkwMDczNV5BMl5BanBnXkFtZTcwNzU1ODYxMQ@@._V1_

 

 

 

 

 

 

 

 

 

A Christmas Carol http://www.imdb.com/title/tt1067106/

MV5BMTM1MTI5ODU4MV5BMl5BanBnXkFtZTcwNTYyNTU4Mg@@._V1_SY1000_CR0,0,676,1000_AL_


Befor nightmare chrismas  http://www.imdb.com/title/tt0107688/

MV5BMTc5MDY0MjkwNV5BMl5BanBnXkFtZTcwNTk2Njk3OA@@._V1_

 

Noel http://www.imdb.com/title/tt0383534/

MV5BOTAxMzY1MDUzNl5BMl5BanBnXkFtZTcwNzk4NTcyMQ@@._V1_

 

Love actually http://www.imdb.com/title/tt0314331/

Film Title: Love Actually. Copyright: © 2003 Universal Studios. ALL RIGHTS RESERVED.

 

While you were sleeping  http://www.imdb.com/title/tt0114924/

MV5BMTU5NjU4NDUzMl5BMl5BanBnXkFtZTgwMjc4NDgzMTE@._V1_

The Family Man http://www.imdb.com/title/tt0218967/

MV5BMTI2Mjc0MDYyOV5BMl5BanBnXkFtZTcwMzA5MDQyMQ@@._V1_

 

 

 

 

 

 

 

 

 

The Polar Express  http://www.imdb.com/title/tt0338348/
MV5BMTM1NTU0NTE4MV5BMl5BanBnXkFtZTcwMTQ0MjEzMw@@._V1_SY1000_CR0,0,676,1000_AL_

 

A Christmas story  http://www.imdb.com/title/tt0085334/

MV5BMTI1NzY1NjkyMV5BMl5BanBnXkFtZTcwMjYxNjE0MQ@@._V1_ (1)