Category Archives: Dizi

Liar

İngiliz dizisi severler toplaşın:) Çok sürükleyici müthiş bir dizi izledim geçen hafta. Şİmdilik toplamda 1 sezon 6 bölüm. Devamı da çekilecekmiş ama aynı konudan devam etmeleri zor, çünkü finali gördük.

  

Neyse , “Liar” içinde suç ve gizem öğeleri de barındıran, her bölümü kafa karıştıran sorularla dolu bir suç dizisi. Bölüm süreleri ise 45-46 dakika uzunluğunda. 

Bir lisede öğretmenlik yapan Laura Nielson dizinin başrolü. Beraber yaşadığı uzun süreli sevgilisinden kısa bir süre önce ayrılmış. Depresiflik, laf dinlemezlik, takıntı ve saldırganlık seviyesi tavan yapabilen antipatik denebilecek bir karakter.

Andrew Earlham ise İngiltere’nin kıyı bölgelerinden birinde oğlu ile birlikte yaşayan başarılı bir cerrah. Kendisi gayet yakışıklı olmasına rağmen biraz “antisosyal”. İşi ve oğlu dışında pek bir hayatı yok. 

Andrew bir gün oğlunu okula bırakırken Laura’yla karşılaşıyor ve  onu akşam yemeğine davet ediyor. Laura daveti kabul ediyor ve güzle bir akşam geçiriyorlar. İşler o noktadan sonra birden garipleşiyor çünkü Laura sabah uyandığında ortada kanıtlayabileceği ve hatta hatırladığı bir şey olmadığı halde adamı tecavüzle suçluyor.  

İlgi çekici bir konu çıkış noktasına sahip, izleyiciyi şiddetli bir şekilde bir taraf destekleme ihtiyacı içine sokan, son derece sürükleyici bir drama Liar.  Ben bir bölümde “kesin adam suçlu, çok belli” derken, bir sonraki bölümde “kadın yalan mı söylüyor acaba?” gibi uç düşünceler arasında gidip gelerek izledim. 

Dizinin en güzel tarafı hikaye size birini işaret etmiyor, siz de ikilinin kendi bakış açılarını izliyor ve polislerin araştırmaları ile ortaya çıkanlarla tahmin yürütmeye devam ediyorsunuz. 

Bir oturuşta izleyebileceğiniz, merak unsurunu sonuna kadar götüren bir dizi Liar.  Şimdiden iyi seyirler. 

 

 

İstanbullu Gelin

Hayatımda izlediğim en gerçekçi karakter ve diyaloglardan oluşan harika bir dizi İstanbullu Gelin. Benim nazarımda Aşk-ı Memnu, Kuzey ve Güney’i geçerek efsaneleşmiş bir dizi oldu. Bu kadar hayatın içinden, bu kadar samimi diyalogların yaşandığı bir Türk dizisi ben açıkçası izlemedim. Duygularla duygu sömürüsü yapmayıp, reyting gütmeyen , bilakis duyguları güzel ve ince işleyerek , klişelerden mümkün olduğunca kaçmaya calışan bir senaryoya sahip.
        
Bir romanda kahramanların ruh hali nasıl ayrıntılı bir şekilde tahlil ediliyorsa, bu dizideki oyuncular da ruh hallerini yansıtma konusunda çok başarılı.
Dizi bir konakta geçen  büyük bir hayat hikayesini anlatılıyor aslında, kimse ön planda ya da arka planda değil. En çok onu seviyorum. Herkesin başka hikayesi , çatışmaları ve açmazları var. Baş rolde zaman var, aile var, arkadaşlık var, aşk var, konak var hatta… Her şey gelir geçer havası var, hayat bu havası var, iyisiyle kötüsüyle havası var. O olgun bakışı seviyorum.
Senaryonun derinliği, bugüne kadar gördüğüm en boyutlu karakterleri oluşturmuş durumda. Kimsenin yüzde yüz kötü ya da iyi olmaması, iyiyken kötü günlerinin (bkz: Süreyya) ya da kötüyken iyi hallerinin (bkz: Adem) gösterilmesi, birbirlerinin arkasından yapılan şeylerin hepsinin tek tek ortaya çıkması gerçekten çok ama çok başarılı.
Dizi hayata dair çok şey öğretiyor seyircisine. Aslında hayatın kader deyip geçmek yerine, biraz da kendi irademizde olduğunu, seçimlerimizi ve sonuçlarını yüzümüze çarpıyor her hafta.
Ve bize tekrar gösteriyor ki; iyilik her zaman mutluluk getirir mi bilinmez ama kötülük hiç bir zaman mutluluk getirmez çünkü o aç bir hayvandır ve sürekli beslenmek ister.
Terapist olarak Tilbe Saran dizide devleşiyor adeta. Hepimiz için orada geçen diyaloglar, hepimizin kulağına küpe olacak cinsten. Sadece psikolog ile Adem’in görüşme sahneleri için bile izlenir.  Hatta bir sahneyi sizinle paylaşıvereyim;

Konusundan da kısaca bahsedeyim;

İstanbul’da yaşayan Süreyya genç yaşta annesini ve babasını kaybetmiş hayatın ağır yükünü sırtlamış çok güzel ve gururlu bir genç kızdır. Ansızın karşısına çıkan Bursa’lı zengin ve karizmatik iş adamı Faruk’a aşık olup Bursa’ya gelin gitmesiyle başlayan dramatik bir aşk hikayesi başlar. İstanbul’da yetişmiş olan Süreyya özgürlüğüne düşkün, modern bir kadınken, Faruk ise modern görünümüne rağmen ailesine, gelenek ve görenekleri sıkı sıkıya bağlıdır. Süreyya eve adımını atarken ev halkını yavaş yavaş tanıyacaktır. Herkesin tek hakimi olmak isteyen kayın validesi Esma hanım, tek işi genç kızın ayağını kaydırarak onun statüsünü elde etmek isteyen eltisi İpek, Kocasının her biri birbirinden sorunlu olan kardeşleri Fikret, Osman ve Murat ile boğuşurken, Faruk hiç hesapta yokken ortaya çıkan sürpriz düşmanıyla baş etmek zorunda kalacaktır. Olaylar geliştikçe neredeyse 400 yıldır tüm haşmetiyle dimdik ayakta duran konak temellerinden sallanacak ve tüm aile bundan nasibini alacaktır.

Bu diziyi ne kadar övsem az.

“haklı çıkmak yerine mutlu olmayı deneseniz…”

Dizinin tamamını bu linkten izleyebilirsiniz:
https://puhutv.com/istanbullu-gelin-detay

Patrick Melrose

Edward St. Aubyn’in Patrick Melrose roman serisinden  hayata geçirilen bir dizi Patrick Melrose.  Toplam 5 bölüm.   Şunu belirtmek gerek: her bölümü bağlantılı değil, tam tersi her bölüm bir film gibi tasarlanmış. Yani her bölümün başı ve sonu var,  her bölüm farklı zamanlarda geçiyor.

Dizi, New York, Londra ve Fransa’nın güneyinde çekilmiş. Dizinin her bölümü Melrose’un bir romanından uyarlama, beş bölümde beş roman da uyarlanmış. 1960’lı yıllarda Fransa’da başlayıp 80’lerde New York’ta geçeyor,  2000’lerin başında İngiltere’de sona eriyor.

Patrick Melrose, sorunlu ve ilgisiz bir üst sınıf İngiliz ailenin çocuğudur. Berbat bir çocukluktan sonra tahmin edeceğiniz üzere onun kadar kötü bir yetişkinlik yaşamaktadır. Alkolizm, eroin bağımlılığı derken ilişkilerin ve günlük hayatın getirdiği sıkıntılar dağ gibi büyümektedir.  Peki insanın darmadağın olması için sorunlu bir ailesinin olması yeterli bir sebep mi? Cevabınız ne olur bilemem ama Patrick’in (gerçek hayatta yazarın da) çocukluğunda yaşadığı, insanı insanlığından utandıran bir trajedi var ki… Burada anlatmanın ciddi spoiler olacağını düşündüğüm için bundan bahsetmeyeceğim ama izlerken sorumu düşünün derim.

Patrick Melrose, yoğun ve saf dramdan oluşuyor. Dram derken öyle sular seller gibi ağlamayı anlamayın, çocukluk travmalarının insanın hayatında nelere mal olduğuna dehşetle tanık olmanın verdiği can sıkıcı rahatsızlık diye düşünün. 

Spoiler vermemek adına uzun uzun yazmak istemiyorum ama hani bazı filmlerde ekrandan girip çocuğu kucaklayıp dışarı çıkarmak ister insan. Bu dizide flashbackler sırasında sıklıkla yaşadığım duygu bu oldu, küçük oğlanı alıp güvenli bir yere götürmek istedim.

Genel olarak muhteşem bir edebiyat uyarlaması olduğunu söyleyebilirim bu dizinin. mağduru da zorbayı da bu kadar gerçekçi anlatan çok az sanat eseri vardır. Diyaloglar, kostümler, çocuğundan baş rol oyuncularına performans, müzikler… anlatılmaz, seyredilir!

Yine bir İsveç polisiyesi; Wallander

Dizi İsveçli romancı Henning Mankell’in 12 ciltlik Kurt Wallender adlı roman serisinden uyarlanmış. Daha sonra İngilizler tarafından BBC’ye ithal edilerek başrolünü Kenneth Branagh’ın oynadığı bu dizi İngiliz televizyonu için yeniden çekilmiş. Kadro ve yayın kuruluşu İngiliz olunca dizinin adaptasyon yapılarak tamamen İngiltere’de çekildiğini düşünmeyin. Karakterler, mekanlar dizinin özgün haliyle paralel. Sadece oyuncular İngiliz ve kullanılan dil İngilizce.

Her sezon üç bölümden oluşuyor.  Bölümler uzun, 1-1,5 saat kadar. Film gibi seyrediyorsunuz. Her bölümde sabit karakterlere dair hikaye de gelişiyor, bölüm özelindeki vaka da çözülüyor.

Wallander, İsveç’in küçük bir şehri olan Ystad’da geçiyor.  Wallander, üstlendiği cinayet davalarını kişiselleştiren ve bu uğurda hem hayat düzenini hem de ailesini ikinci plana atan, işinde usta bir dedektif.  Kurbanlarla kurduğu yoğun empati, özel hayatında onu çıkmaza sürüklüyor. Eşiyle ayrılmış, ama hala parmağında alyansını taşıyor. Evinde yalnız başına bir şişe kırmızı şarabı devirmiş, deri koltuğunda sızmış bir şekilde sabah gelen cep telefonuyla uyandığını görüyoruz genelde. Bir kızı var, Linda. Kuzey Avrupalının medeni ilişkileri çerçevesinde arada görüşüyorlar, ama birbirlerinin alanına pek girmiyorlar. Kopuklar. Aynı şekilde babası Povel’le de. O da bir ressam. Deniz kıyısındaki atölye evinden manzaraya bakarak tekrar tekrar aynı manzaranın resmini yapıyor. Baba-oğul ilişkisi Wallander’ın kızıyla ilişkisinin aynası sanki. Nesilden nesile aktarılmış.

Wallander, dünyadaki acımasız, soğuk, vahşi gerçekleri baş karakterin hafif melankolik ve hüzünlü bakış açısından yansıtıyor. Polis Wallander’ın hayatı sorguladığını, mesleğinin getirdiği deformasyonların aksine ölümle, ayrılıkla ve duygularla başedemeyişini, tekrar tekrar benzer hadiseleri hayatına çekerek başladığı noktaya geri dönüşünü bitmeyen bir döngü şeklinde izliyoruz.

Kurt’ün izini sürdüğü dava ve suçlular sürükleyici ve kurgusu çok iyi yapılmış, yavaş tempoda olmasına rağmen heyecanla izleniyor.

 

 

Diziyi buradan izleyebilirsiniz; https://www.harikadizi14.com/wallander/1-sezon/1-bolum

“Benim şahsiyetim ne olacak?”

Bu dizi Masum’dan sonraki en iyi 2. internet dizisi (Puhu TV) bence.

Alzheimer(!) hastası bir ülkede gercekleşen olaylar silsilesini anlatan mükemmel bir Türk dizisi Şahsiyet. Türkiye’de herkesin bildiği ama her gün unuttuğu acı gerçekleri yüzümüze yüzümüze vuruyor. 

Dizi o kadar kaliteli ki prime time’daki diğer tüm diziler, Agah Bey’in renkli çoraplarına kurban olsunlar! Onca boktan diziden sonra böyle diziler adeta ilaç Türk seyircisi için (burada bahsettiğim Türk izleyici genelde beyaz yakalı onu da belirteyim, Seda Sayan sever bünye bundan bir halt anlamaz). 

Şahsiyet’te konu iki kişinin üzerinden ilerliyor. Ana karakter Haluk Bilginer’in canlandırdığı Agah Beyoğlu. Diğeri ise komiser Nevra.

Dizide elbette bir sürü iyi suç-dram dizisinin kokusu var. Agah-Nevra ilişkisi Blacklist, Nevra’nın psikozları ve Agah-Dr ilişkisi Hannibal, giriş Stranger Things… vb gibi. Özellikle renk tonları Stranger Things’i hatırlatacak düzeyde Retro havada.

Adliye memurluğundan emekli Agah Bey, alzheimer etkisiyle suçluluk hissetmeyeceği günler yakında olduğu için adliye memurluğu döneminde elinden geçen dosyalara eksik kalmış adaleti kendi yöntemine göre vermeye karar verir. Burada altını çizeceğimiz kelimeler ‘kendi yöntemine göre’… Dizinin ilk dakikalarından anlıyoruz ki nedeni bilinmez (ah o Kambura Adliyesi arşivinin dili olsa da konuşsa) Agah Bey ilk adımı atmayı yıllardır istemektedir ama vicdanı her iki denemesinde de katil olmasına izin vermez. Nur topu gibi alzheimer hastalığı güzel bir kılıf olur vicdanına, katil olamazken seri katil oluverir. Böylelikle Agah Beyoğlu gereği düşünülse de gereği yapıl-a-mamış mahkeme sonuçlarını kendince temyiz eder.

Cinayet Büro Amirliği’ndeki tek çalışan kadın polis olarak ün kazanan, birimin bir nevi marka yüzü Nevra ise basın röportajlarında ne kadar aksini de anlatsa ekip arkadaşlarının davranışları ile iş hayatı özelinde her gün ülkenin birçok köşesinde karşılaşılan cinsiyet ayrımcılığı ile giriş yapıyor hikayeye… “Problem yaşamayı bırakın, arkadaşlarım beni öyle destekliyorlar ki – tabii bu da ayrı bir sorumluluk anlamına geliyor benim için, ben de onların bu desteğine layık olmak için elimden geleni yapıyorum.” Ne kadar sakil duruyor değil mi? Kariyerini bir kenara bırakıp polis olmaya karar veren Nevra karakterini oldukça gerçekçi bir şekilde kaleme almışlar.

Dizi ilerledikçe karakterlerin dönüşümü de hızlanıyor. Bölümler boyunca  dizinin ilk on dakikasında gördüğümüz  uysal ve hantal  Agah Beyoğlu karakterinden daha  bağımsız ve daha dengesi kaymış bir karakter görüyoruz. Nevra karakteri ise  kendi iç dünyasında  karşılaştığı zorluklara rağmen kendi şahsiyetini inşa ederken daha azimli ve hırslı.

Agah Beyoğlu’nun öncesi / sonrası bana çok hayatın içinden geldi. En çok içimi acıtan ise Agah Bey’in unutacaklarını listelerken ‘şahsiyet’i de eklemesiydi sanırım: “Ben ne olacağım? Yani telefon numaraları bir şey değil de benim şahsiyetim ne olacak? O da silinip gitmeyecek mi? Nasıl bir adam olduğumu unutacağım. Yaşıyorsun ama yoksun. İnsan nasıl dayanır buna…”

Bu arada, Agah Beyoğlu’nun kurbanlarıyla arasında geçen konuşmalara ba-yı-lı-yo-rum!! Haluk Bilginer sen nasıl bir oyuncusun!

 

Dizinin tek olmayan yanı Cansu Dere. Haluk Bilginer’den bir sahne sonra Cansu Dere’yi izlemek seyircide kopukluk hissi yaşatıyor çünkü. Oyunculuk arasındaki uçurum buna neden olan. Yani başka oyuncu mu yok, ki Dere zaten oyuncu da değil! Neden o? 

Bu dizinin bence en güzel yanlarından biri; etik değerlere, yargıya, adalete inanca yönelik sorgulamalar içermesi. Her isteyen adaleti kendi tecelli ettirebilir mi? Adalet er geç yerini bulur mu, adil dünya inancı nedir gibi soruları da çok düşündürüyor. 

Fena halde Marquez’in “Kırmızı pazartesi” romanını da anımsattı. Herkes bilir, kimse söylemez, göz göre göre olur her şey.

Dizide izlediğimiz işbirliği ve bilen herkesin susması o kadar net bir Türkiye resmi ki.

Muhteşem bir suç draması Unforgotten! 

Şimdiye dek izlemediğime/duymadığıma şaşırdım, bilinmeyen/keşfedilmemiş muhteşem diziler anketlerine mutlaka girmeli. Unforgotten’ın 2015 ve 2017’de yayınlanan 6’şar bölümü, toplam 12 bölümü var. Bölümler yaklaşık 45 dakika uzunlukta.

Henüz 2 sezon izledim, 3. sezon onayını almış fakat ne zaman yayınlanacağı belli değil. Her sezonda ele alınan tek bir vaka, diğer sezondan bağımsız olarak işleniyor.

Her sezon tesadüfen bir ceset bulunuyor, en az 20-30 yıllık olan bu maktul ile ilişkili kişiler arasından suçlu aranıyor, yani hikaye bulunan ceset etrafına örülüyor. Bir yandan bir cesedin bulunuşunu, diğer yandan birbiriyle bir ilgisi bulunmayan bir çok insanın gündelik hayatından bölümler izliyoruz. Sezon sonunda herkesin hikayesi birbirine ve cesede bağlanıyor. Maktulü tanıyan insanların o zamanki ilişkileri aydınlandıkça günümüzdeki rutinleri önemli ölçüde etkileniyor. Çoğunun hayatı değişiyor çünkü geçmişteki sırlar ortaya çıkıyor. 

Dizinin tamamı cinayetin çözülmesi konusuna eğiliyor, ancak yönetmenin ve senaristin esas meselesinin bizi çok seneler önce işlenmiş bir cinayet aracılığıyla insanların suçları, günahları, yalancı kimlikleri yaşamaları, gerçekleri gizlemeleri, örtmeleri üzerine; başka kimliklerle hayatta var olmaya çalışmaları üzerinden insan olmak üzerine düşünmeye çağırmak olduğunu görüyoruz: Eşcinsel olmak ama bunu gizlemek, ırkçı olmak ama bunu gizlemek, suçlu olmak ama bunu gizlemek gibi meselelerle ileri yaşlarda geçmişleriyle karşılaşan karakterlerimiz bize en büyük günahın ya da suçun kendisi olmayı başaramamak olduğunu da düşündürüyor.

Özellikle son bölümlerde, yani artık inkarın fayda etmediği ve herkesin, karakterlerimizin kendilerinin ve ailelerinin, sevdiklerinin de hakikatlerle karşı karşıya kaldığı bölümlerde gerilim artıyor ve acıtıcı sonuçları olan yüzleşmeler kaçınılmaz oluyor. Bu yüzleşmeler ve onların sonuçları yaşanırken karakterlerimiz günahlarıyla yıkanmış, suçlarıyla yüzleşebildiği için affedilebilen ve affedilen ya da insan olmanın sorumluluk duygusuyla da ilgisi olduğu gerçeğini yüklenerek yaptıkları eylemlerin sonuçlarından kaçmayı bir kenara bırakarak bir yandan ileriye yönelik sağlıklı adımlar atarken bazıları da bunu yapamıyor.

1.sezon tam 39 yıl önce işlenmiş bir cinayetin araştırmasıyla başlıyor. Bir evin yıkım kararı alındıktan sonra evin enkazında eski bir ceset parçası bulunuyor. Ceset parçasından kastım, sadece iskelet kemikleri. Olayın ardından 40 yıla yakın bir zaman geçtiğinden üzeri kapatılmış bir cinayet olduğu kanısına varılıyor. Araştırmalar, konuyla ilgili 4 kişiye odaklanıyor.

İlk sezonu da çok beğendim ama 2. sezon tam anlamıyla efsane. Ve gündeme dair de mesajları var. 

Spoiler vermemek için konuları anlatamıyorum, fakat ana konuya değinebilirim. 2. sezonun konusu istismar. İstismarın yaşayanları nasıl etkilediği, ergenlik ve yetişkinliklerinde nelere yol açtığı, farkına varmayan ailelerin yaşadıkları/yaşattıkları… Özellikle ülke gündeminde istismar çokça yer alırken bu dizi mutlaka izlenmeli. Bütün taraflarıyla, çıplaklığıyla insanların neler olduğunu anlayabilmesi belki de böyle yapımlara bağlı. 

Diziyi bu linkten izleyebilirsiniz: http://dizipub.com/dizi/unforgotten/

The Bletchley Circle

Yine bir cinayet-gizem dizisi ile karşınızdayım:) Polisiye dizilere/ kitaplara bayıldığımdan korkarım yakında literatürde okunmadık/ izlenmedik bir şey kalmayacak:)

Dönem dizilerini (1950’ler) ve dedektif hikayelerini sevenlerin kaçırmaması gereken bir İngiliz dizisi “The Bletchley Circle”.

Bu dizinin odak noktasında, olağanüstü bir şifre kırma yeteneğine ve jilet gibi bir zekaya sahip dört kadın var. Bu dört adet zeka küpü eski ajanın, cinayetleri çözmesini iki sezon boyunca izliyoruz ama on sezon olsa on sezon bıkmadan izlerim, o derece sevdim kendilerini:)

Savaşta Almanların Enigma şifresini çözen Alan Turing liderliğindeki ekibin çalıştığı istihbarat tesisinin ismi Bletchey Park. Dizininin ismi de oradan geliyor. Dizede Bletchy Park’ta şifre çözücü olarak çalışmış ama savaştan sonra normal siviller gibi yaşamaya başlamış dört kadının, bir seri katili yakalamak için mecburen yeniden bir araya gelmesi anlatılıyor.

II. Dünya Savaşı sırasında Nazi şifrelerini kıran bu kadınlar, yıllar sonra yeniden bir amaç için bir araya geliyor ve Londra’yı sarsan bir seri katil için yeteneklerini ortaya koyuyorlar.

Kadınların her birinin özel yetenekleri var, birisi pattern uzmanı, yani tekrar eden davranışlardaki düzenleri fark edebiliyor, diğeri çok sayıda yabancı dil biliyor, bir diğerinin aşmış derecede fotoğrafik hafızası var…

Bir yandan da aslında savaş sonrası kadınların durumuyla ilgili toplumsal bir kesit bu dizi. Savaş Bittikten sonra erkekler kadınları “ait oldukları”(!) yere yani -evlerine, anneliklerine, ve mutfağa- gönderiyorlar. Yoklukları ancak olağanüstü bir hal olan savaşın varlığına bağlı olan erkekler, kadınları ancak “beklenmedik” oldukları zaman dikkate almaya devam ediyor.

Dizideki erkeklere sinir olarak, bilenerek izledim diziyi. “Kendi alanlarına”(!!!) kadınları almayarak, onlara “sınırlarını” hatırlatarak durdukları o hödükçe erkeklik rolleri benim sinir katsayımı izledikçe katladı. 

Bu diziyi akıllı kadınların, sınırını kendi belirlemeye çalışan kadınların dizisi olarak da ayrı bir sevdim. 

 

Diziyi izleyebileceğiniz linki de buraya bırakıyorum, iyi seyirler:)

The Bletchley Circle 1. Sezon 3. Bölüm izle

 

Hukuk dünyasında neler oluyor: The Good Fight

The Good Fight,  The Good Wife’ın spin-off dizisi.  The Good Wife’taki favori karakterim Diane’i alıp yeni dizi yapmışlar, daha ne isterim:) Bu da ana dizisi gibi, lafını esirgemeyen, suya sabuna dokunan bir dizi olmuş, çok beğendim. Avukatlığın tam anlamıyla hem ne kadar zor hem de ne kadar keyifli bir meslek olduğunu gösteriyor. Tabii Türkiye adına konuşabilir miyim bilmiyorum. Anlatmaya çalıştığı şeyleri ve değer yargılarını seviyorum, gerçek hayat gibi.

Orijinal serinin büyük bir kısmını burada da görüyoruz. The Good Wife’da önemli bir yere sahip olan Diane Lockhart yani Christine Baranski burada daha da önemli bir pozisyonda diyebiliriz. Son sezonda diziye dahil olan Lucca Quinn yani Cush Jumbo‘da The Good Fight’ın demirbaşlarından. Fakat dizinin asıl önemli karakteri, yani öncelikli olarak hayatını inceleyeceğimiz kişi Maia Rindell. Onu ise Game of Thrones‘daki Ygritte karakteriyle adından söz ettiren, ama dizi dünyasına Downtown Abbey ile girdi diyebileceğimiz, son sezonunda Luther‘da da yer alan bir isim olan Rose Leslie canlandırıyor.

 

The Good Wife dizisinde olayları bıraktığımız noktanın bir yıl sonrasından başlıyor hikaye. Yine bir skandalla başlıyoruz hikayeye ve bu skandalın baş roldeki üç karakterin hayatına etkilerini izliyoruz.

İlk bölümden ve The Good Wife’tan biraz spoilerı sorun etmiyorsanız devam edelim. Önce bu dizide devam edeceğimiz karakterleri nerede bıraktığımızı ve şimdi nerede olduklarını aradan çıkaralım: (Bu paragrafı The Good Wife finalini izlememiş olan izleyicilerin okumaktan kaçınması gerektiğini hatırlatalım.)

Finalde Alicia, Diane’in ortakları sadece kadınlardan oluşan şirket teklifini son anda geri çevirmişti hatırlarsanız. Bir yıl sonrasında görüyoruz ki Diane de bu fikri ardında bırakıp kendi şirketinde kalmaya devam etmiş. Yine finalde kocası Kurt’ün kendisini aldattığını öğrenmiştik, o zamandan beri Kurt ile ayrı yaşıyorlar. Lucca’nın ise bu bir yıl içerisinde şirketten ayrıldığını öğreniyoruz. Yaklaşık dört aydır siyahi bir kadrodan oluşan daha küçük çaplı bir şirkette çalışıyor.

The Good Wife ile oldukça paralel bir hikayesi olan spin-off’da Alicia gibi ismi skandala karışmış bir kadın var; Maia Rindell. Maia hukuk fakültesini yeni bitirmiş ve baro sınavını yeni geçmiş çiçeği burnunda bir avukat. Aile dostu olan Diane’in avukatlık bürosunda işe başlıyor. Fakat daha ikinci gününde babasının şirketi yolsuzlukla suçlanır ve babası hapse giriyor. Tabii bu durumdan etkilenen çok olur zira babasının fon şirketinde parası olan kişilerden birisi de Diane’dir. Emekli olmak isteyen Diane şirketinden ayrılmıştır ama tüm yatırımlarının aslında hiç olmadığını öğrenince tekrar avukatlığa dönmek zorunda kalır. Bu arada Lucca ise farklı bir firmada avukatlığa devam etmektedir. Bu üçlünün yolları Rindell skandalı sayesinde nasıl kesişiyor ilk iki bölümde bunu izliyoruz.

 

Zorlama bir uzantı olmadığını kesinlikle söyleyebilirim. Ona şüpheniz olmasın. Zaten ana dizinin de çok vadesi dolmuş sayılmazdı ve bunun da verdiği gazla bomba gibi bir başlangıç yapmış. Esas diziden doğal olarak bir sürü karakter kaybetmemiz ve yeni bir sürü karakterle tanışmamız gerekiyordu; bunu da başarılı bir şekilde yaptılar. Diziyi göremeyeceğimiz eski yüzleri göremediğimiz için garip hissetmeyeceğimiz bir noktaya getirmişler. İlk bölüm zaten birçok eski yüzle karşılaştık bu da pilot bölümün üzerimizde bıraktığı etkiye pozitif yansıdı. Ara ara onları görmeye devam edeceğimizi tahmin ediyorum.

 

Dediğim gibi güzel bir hikaye örgüsü oluşturulmuş. Yeni gelen karakterler zorlama değil. Eski karakterlerle yenileri şık bir şekilde bir hikayede toplanmış. Siyasi tarafını daha da sesli şekilde belli etmeye devam ediyor. Esas dizide olduğu gibi yine bir skandalla açıldı dizi, sezon boyunca bir yandan bölümlük hikayelerle giderken arka planda da bu skandalın derinlerine izleyeceğiz.

Hem güzel, hem sürükleyici, hem de kaliteli bir hukuk draması arıyorsanız mutlaka hem buna hem de The Good Wife’a bakmalısınız. 

İyi seyirler diliyor ve izleyebileceğiniz linki paylaşıyorum; 

Teşkilat değil, adeta dönme dolap: Line of Duty

BBC Two’da gösterilen sağlam bir İngiliz polisiyesi. Polis içindeki yozlaşmayı anlatan ana hikayesi; her sezon bir konuk oyuncunun canlandırdığı yozlaşmış polis davası üzerinden devam ediyor.

   

Bir polis baskını sırasında işlerin beklenildiği gibi gelişmemesinin ardından, Dedektif Steve Arnott’ın olayların üstünün kapatılmasını reddetmesi üzerine kurulu.  Baskının ardından beklenmeyen olayların yaşanması polis memurlarını şoka sokarak olayın daha büyük bir çembere yayılmasını sağlıyor. Tabi tamamı bunun ortaya çıkmasını istemiyor. Hepsi olayın üstünün örtülmesinde ve delillerin karartılmasında hem fikir. Steve Arnott hariç. Kendisi olayın örtülmemesi gerektiğini düşündüğünde ise tam anlamıyla bir kör dövüşü başlıyor.

 

 

Kötü karakter performanslarına da ayrı bir parantez açayım, dizinin kemik kadrosu çok iyi ama esas olay kötülerde, her sezonun kötü karakteri ayrı bir star, abartmıyorum, seyredin, hak vereceksiniz.

  

 

Teşkilatta yaşananların anlatıldığı bu drama aynı zamanda BBC’nin son on yılın en yüksek reytinglerini toplayan polis dizisi oldu. İngiliz dizilerinden ve polisiye gerilimlerden hoşlananlar kaçırmasın. 

Çarpıcı Bir Psikoterapi Dizisi : In Treatment

İsrail’in Be’Tipul adlı dizisinden uyarlanmış bir psikoterapi dizi yazısı ile karşınızdayım. Başucu kitabı derler ya, işte bu dizi tam anlamıyla o kategorinin bir parçası.

Dizi, bir ofiste psikoterapist ile hasta arasındaki terapi ilişkisini konu ediyor. Şov yok, efekt yok, arı duru katışıksız bir biçimde terapi ortamını yansıtıyor. 2008’de başlayıp 2010’da son sezonu yayınlanan dizide toplam 106 bölüm var.  Dizide hikayesi paylaşılan hastaların yaşadıkları son derece ilgi çekici, seanslar ilerledikçe derinleşme ve yoğunlaşma artıyor. 

   

Paul Weston, 50′lilerini yaşayan, alanında tanınmış ve başarılı bir terapist. Baltimore’daki eviyle birleşik muayenehanesinde hastalarını kabul ediyor ve ailesiyle de normal bir hayatı var. Kendince dışına çıkmayı istemediği kuralları bulunan, sınırları olan biri. Ama terzi kendi söküğünü sökemez misali o da dizinin başlamasıyla birlikte terapiye gidiyor.  Paul haftanın 4 günü kendi hastalarını görüyor ve biz de her bir gün için ayrı bir karakteri izliyoruz. Cuma günleri ise hocası ve arkadaşı da olan kendi psikoterapisti ile seansını izliyoruz.

 

Kendisinin gittiği terapi seanslarında olanlar psikoloğun kendi iç dünyasındaki bütün iniş ve çıkışlarını gösteriyor. Bir taraftan izleyicilere insan psikolojisi hakkında çok önemli bilgiler verirken, diğer taraftan da hayat açısından önemli örnekler oluşturuyor. İlk sezonda, depresyonda bir kadın, intihara meyilli genç bir kız, narsist bir F-16 pilotu ve büyük sorunlar yaşayan bir çift anlatılırken ikinci sezonda sürekli ilişkide olmak zorunda hisseden bir kadın, kansere yakalanan üniversiteli bir kız ki erkek kardeşi otistik, kariyerinin zirvesinde bir iş adamı ve boşanan bir çift ile birlikte çocuğun nerede kalacağı konuları işleniyor. Terapideki her insan sizi hayatının içine çekiyor ve kolay kolay bırakmıyor. Paul’un deyimiyle hastalar parçalarına bölünüyor, hastaların tüm bu mahremlerine ve iç çatışmalarına ortak oluyoruz.

 

 

Her bölümün başında, sezon boyunca birkaç seansını izlediğimiz hasta içeri giriyor ve ikili karşı karşıya oturarak hastanın hayatı ile ilgili konuşmaya başlıyorlar. Sonra da bir bakmışız ki yaklaşık 30 dakika süren bölüm bitivermiş…In Treatment’ın tarzı gereği tek mekanlı ve karşılıklı konuşmalardan oluşması, onu sıkıcı yapmayan, hatta daha fazla sevdiren özellikleri. Zira muayenehanedeki ortam bir süre sonra izleyeni öyle bir sarıyor ki, zaten insan kendi dışarı çıkmak istemiyor. Dizi, izleyenin çevresindeki insanların davranışlarını, sözlerini, kelimelerini bile çok yönlü değerlendirmeyi öğretiyor. Böylelikle iletişimimiz daha sağlıklı hale geliyor.

 

Bu diziyi bu kadar sevmemin bir nedeni de insanın 40’ından sonra ister istemez yapmaya başladığı hayat muhasebesi sanırım. Karakterler ve hikaye o kadar detaylı ki, gerçek zannediyorsunuz. Her karakterin oturuşundan tutun, mimiklerine ve konuşma biçimlerine kadar farklı ve bu onları gerçeğe yaklaştırıyor. Bu arada hem karakterlerin hem de psikoloğun hayatı iç içe giriyor ve bir sarmal halini alıyor. Bunun ötesinde psikoloji bilimine de derin eleştiriler getiriyor dizi ilerledikçe ve belki yeni bakış açıları. Sadece bu nedenler için bile izlenebilir ama izleyince anlayacağınız gibi çok daha fazlası var. Aynılaşan dizilerden sonra, çok daha derin ve anlamlı bir dizi istiyorsanız tam size göre.

Bunların dışında psikoterapinin ne olduğunu çarpıcı bir şekilde gösteriyor ve anlatıyor. Psikiyatrların da olağanüstü güçleri olan kahramanlar olmadıkları, onların da kendi yaşantılarında birçok probleme sahip olduklarını dikkat çekici bir biçimde ekrana yansıtıyor. 

Psikoterapistlerin meslektaşlarıyla ne tarz görüşmeler yaptıklarını ve sorunlarını nasıl çözdüklerini merak edenler için bunu izlemek çok ilginç bir deneyim olacak. Kısacası psikoloji ile alakalı konulara ilgi duyanlara, terapi seanslarını merak edenlere, ekranda izlediklerinden sıkılıp farklı bir yapım görmek isteyenlere “In Treatment” hararetle önereceğim bir dizi.

Diziyi bu linkten izleyebilirsiniz; http://www.dizimeg.com/dizi-izle/in-treatment-1-sezon-3-bolum/odnoklassniki