Ortalığı toza dumana katmış bir eser; Fena halde Leman

Bir süredir kendimi okumaya verdim. Bu halim hemen hemen okumayı sökünce başlamış olduğundan yeni bir haber değil bu elbette.

Kitap okumamanın eksikliğini, hakikatten hiç okumamış olan hissetmiyor. Kafanda iyi bir yazarın imgeleri ve sözcükleriyle dünyaya bakmanın, önceki bakmalardan ne kadar farklı, ne kadar parlak ve doyurucu olduğunun ayrımına varamıyor.

Neyse, özetle şu aralar bolca okuyorum ve niyetim, okuduklarımın bir kısmını, yani bu şansın birazını sizinle paylaşmak. Keşke her hafta 1 kitabı yazmak gibi bir şey yapabilsem ama kendimde o kararlılığı ve dirayeti görmediğimden böyle bir söz vermiyorum.

Bu hafta yazacağım kitap Attila İlhan’ın “Fena Halde Leman”ı. Ben onu şair kimliği ile tanıdım, okumamıştım öykülerini, romanlarını. Bu kitabı ile başladım. Yıllar evvel okudum tabi, yeni değil, yazmak bugüne kısmet oldu 🙂

İlk kez 1980 yılında yayımlanmış, o günden bu güne birçok kez yeniden basılmış, çok okunmuş, çok konuşulmuş, cinsellikle, özellikle de kadın cinselliğiyle ve eşcinselliğiyle ilgili pek çok tabuyu tartışmaya açmış bir roman “Fena halde Leman”. 

Roman iki bölüm, oldukça kısa olan ilk bölümünde, 12 Mart muhtırası sonrasının gerilimli, çalkantılı ortamında bir gazetecenin dilinden okuyoruz. Bir gazetenin Yazı İşleri Müdürü olan bu gazeteci eşiyle Çeşme’de tatil yaparken, kaldığı motelin az açığına demirlemiş bir yat dikkatini çeker. Yatın sahibinin Leman Korkut adında gizemli ve çok zengin bir kadın olduğunu öğrenir.

Kısa bir araştırma neticesinde, kadının sahibi olduğu şirketin yurt dışı bağlantılarının da olduğunu keşfeder. Gazeteci bu servetin kaynağını, yurt dışı bağlantılarının kapsamını ve ülke siyasetinde olup bitenlerle bir ilişkisinin olup olamayacağını düşünmeye başlar. Acaba faşizme arka çıkan uluslararası sermaye ile bir bağı var mıdır? Açıkçası bunlar kadar, diğer kadınlara hiç benzemeyen, kişiliği ve özel hayatı tam bir sır olan Leman Korkut’u da merak etmeye başlamıştır. Kadından, erkek sesini andıran ilginç sesinden oldukça etkilenmiştir.

Gazeteye döner dönmez kadın hakkında araştırma yapılmasını ve bir dosya hazırlanmasını ister. Araştırmadan çıkan sonuç oldukça ilginçtir. Leman Korkut olarak bilinen bu kadın aslında Jeanne Courtine adında bir Fransız’dır. DP eski İzmir milletvekili merhum Ekrem Korkut’un eşidir. 29 Mayıs darbesi sırasında Paris’te bulunan, bir daha da yurda dönemeyip orada ölen Ekrem Korkut Paris’te öğrenim gördüğü sırada bu Fransız kızla tanışıp evlenmiştir. Çift beş altı yıl boyunca İzmir’de gayet kapalı bir hayat sürer. Babasından kalan mirastan payını alıp ticarete atılan Ekrem Korkut işleriyle çok meşguldür. Leman adını alan Fransız kız ise kayın validesinin dizinin dibinde gözlerden uzak bir dönem geçirir. Ancak kocası ve kayın validesinin ölümünün ardından ortalarda görünmeye başlar.

Hakkında araştırma yapıldığını öğrenen Leman Korkut gazeteciyle yüz yüze bir görüşme talep eder. Görüşmede mesaj nettir. Leman Korkut kendisi ve şirketi hakkında hazırlanmakta olan yazı dizisinin yayınlanmamasını ister. Aksi halde gazeteden reklamlarını çekecektir. Bu görüşmeden kısa süre sonra Leman Hanım’ın feci bir trafik kazasında öldüğü haberi gelir gazeteye. Arabasıyla bir uçurumdan yuvarlanmıştır. Evrakı arasında gazeteciye verilmek üzere bir dosya bulurlar. Dosya “Bir Ölüyle Randevu” adını taşımaktadır.

Bu noktadan sonra yazacağım her şey spoilera girecek ama bir kitabı hiç kimse sonunun ne olduğunu merak ediyor diye okumamalıdır öte yandan. Kitap okumanın motivasyonu, “nasıl yazıldığını merak etmek” olmalıdır. Sonunda ne olduğunu değil.

İkinci bölüm, zaten zurnanın zırt, bazı okuyucuların da giderek “Ay çok iğrenç!!” dediği yer:

Kitabın ikinci bölümü Yunus Emre’nin meşhur “Bir ben varım, bir de benden içeru…” dizesi ile başlar…Bu bölümün anlatıcısı Leman Korkut’tur. Paris’te sürgün hayatı yaşayan kocasının intihar haberini alan Leman’ın apar topar Paris’e gidişiyle başlar. Birinci bölümde mekan İzmir iken, bu bölümde baştan sona Paris’tir. İzmir’in aydınlığının aksine Paris alabildiğine depresif, gerilimli ve gridir. Tıpkı kahramanımızın ruh hali gibi. Kocasının intiharına bir türlü inanmak istemeyen Leman iz sürmeye başlar. İzmir’deki o mesafeli, soğuk, sadece işleriyle meşgul Ekrem Korkut gerçekte kimdir? Neden intihar etmiştir? Ya da gerçekten intihar etmiş midir? Leman Korkut iz sürdükçe kendisini Ekrem’in hayattayken sıkı fıkı olduğu insanlarla çevrili bulur. Kitabı bu derece tartışılır kılan ilişkiler ağı da burada başlar. Kendisine aşık kadınlar, lezbiyenler, travestiler, sadistler, mazoşistler ve daha niceleri birer birer sahnedeki yerlerini alırlar. İşte bu noktada okuyucu bir yandan Ekrem Korkut hakkında ipuçları elde ederken, bir yandan da başkahramanımız Leman ve cinselliği hakkında bilgi sahibi olur. Leman Ekrem’i anlamaya çalışırken, okuyucu da Leman’ın dününü ve bugününü öğrenir. Jeanne Courtine kimdir? Neden ve nasıl Leman olmuştur? Ekrem’le ve Ekrem’in annesi Haco Hanım’la olan yakınlığının iç yüzü nedir? Paris’te iz sürerken nasıl bir dönüşüm yaşar? Olaylar gelişirken, okuyucu sorularına birer birer yanıt bulmaya başlar.

Bazı karakterleri ve cinselliklerini yaşayış biçimlerini abartılı bulmadım desem yalan olur. Ancak kesin olan bir şey var ki, o da bu romanın kadın cinselliği konusunu ele alış biçimiyle Türk Edebiyatı’nda bir dönüm noktası olduğu. Bu roman bana bir yanıyla Ferzan Özpetek’in Cahil Periler filmini anımsattı. Ölen eşin ardından açılan sır perdesi, kişinin önce gideni ardından da kendisini daha iyi anlamaya başlaması…Romancı Attilâ İlhan’ı merak edenler mutlaka okumalı. 

Attila İlhan kitabı 1966’da yazmaya başlayıp, doğum yılım olan 1979’da bitirmiş. Her şeyden önce kitabı yazmaya başlayan İlhan ile bitiren İlhan aynı kişi değil. Bu zaman sıçraması, büyük ihtimalle yazarın esas işi romancılık olmadığı, bir de o yıllar itibariyle muharrirlik yaptığı için zamansızlıktan kaynaklanan bir durum. Yine de romanın bütünselliğine yansıyor.

İş bu sebeple, kitabın başında Le Cormoran’daki Leman’ı dikizleyen ve bize darbe dönemi Türkiye’sini anlatan gazeteciden, kitabın sonunda bir daha haber alamıyoruz. Ben açıkçası tek cümle bile olsa, yazarın Leman’ın hatıralarını okumaya bitirdikten sonra ne yaptığını bilmek isterdim. 

Özetle, bu kitabı size tavsiye edecek değilim; çünkü ben kimim ki, bir Attila İlhan eserini eleştireyim, yetmesin bir de tavsiye edeyim? Bir tek şunu söylemeye yetkim vardır sanıyorum: Fena Halde Leman, fena halde kaliteli edebiyat sınıfına girmektedir ve meraklısıysanız okumanız elzemdir.

Not: Bu çarpıcı ve sarsıcı romanı yayımlandığında öyle bir yankı yaratmış ki, kitabın adı gündelik dile girerek farklı kullanım alanlarında kendine yer bulmuş. Kimi zaman bir olgunun normalden fazlalığını anlatmak için kullanılan bir deyim olmuş “Fena Halde Leman”. Romanda ete bürünen Leman Korkut’la ve diğer kahramanlarıyla Attila İlhan, farklı bir cinselliği konuşulabilir, tartışılabilir, anlaşılabilir, doğal bir durum olarak anlatmış. Yüzyıllardır diplerde, derinlerde, yaygın olarak yaşanmakta olanın üstünden perdeyi çekmiş ve söz konusu cinselliği, Türk edebiyatında ilk kez “suç olmayan bir insanlık durumu” olarak resmetmiş.

 

Gitmeli mi gitmemeli mi? : Hallstatt

Hallstatt , Avusturya’nın Salzkammergut bölgesinde yer alan Dünya’nın sayılı saklı kalmış ve bu özelliği ile de UNESCO Dünya mirası listesine girmiş köylerinden biri. O kadar küçük bir köy ki altı üstü bir ucundan diğer ucuna gitmek yürüyerek 20 dakikanızı almaz. Fakat bu küçücük köy her yıl binlerce turistin durak noktası. Muhteşem mimarisiyle, manzarasıyla insanı büyülüyor adeta. Sessiz sakin doğayla iç içe ve dinlenmek için ideal bir yer.

Biz Halsstatt’a Salzburg  üzerinden  gittik. Hemen  istasyondan  kalkan  otobüslerle  manzarayı  izleyerek 1,5 saatlik  bir yolculukla Bad Ischl köyüne ulaştık. Bu otobüs yolculuğu kişi başı 9 Euro tutuyor. Gidiş bileti alırken dönüş biletini de almak gerekiyor, çünkü Hallstatt’ ta bilet alabileceğiniz bir yer yok. Otobüsten son durakta indikten sonra tren istasyonunu bulmak sorun olmuyor, çünkü ikisi yan yana. Trene binileceği zaman tren istasyonunun karşısında bulunan yön tabelalarına dikkat etmek gerekiyor. Hallstatt’ a giderken “Stainach”, dönerken ise “Attnang” yönüne giden trene binmek gerekiyor. Tren yolculuğunun biletini bilet makinalarından aldık. “Bad Ischl – Hallstatt “ seferi için kişi başı 3.5 Euro tutarındaki biletlerden aldık, bu biletler açık bilet olduğundan saat sorunu olmuyor, dönüşte hangi saatteki trene binmek isterseniz  onu tercih edebiliyorsunuz, yarım saat  daha  yolculuk  yaparak  göl kenarına indik. Kasaba gölün karşı tarafında olduğundan, gelen insanları karşıya geçirmek için trenin gelmesini bekleyen bir adam bekliyor istasyon civarında. Kişi başı 2.5 Euro’ ya bu teknelerden faydalanabiliyorsunuz. Burada  bekleyen  küçük  teknelerle  karşı  köye geçtik. Bunlar  zaten arka arkaya, birinden inip diğerine hemen binecek gibi sıralama yapmışlar. Tüm  yolculuk  neredeyse  iki  saat  sürüyor. Oraya giderken birbirinden güzel göller  ve köylerden  geçtik. 

Burası özellikle Çinli turistlerin fazla tercih ettiği bir yer. Gelen turistlerin %90’ı Çinli diyebilirim. Sabah ilk feribotla geliyorlar ve son feribota kadar Hallstatt’ta takılıyorlar. Ben, bizdeki günübirlikçilere çok benzettim. Burayı o kadar çok seviyorlar ki 2012 yılında köyün birebir kopyasını Çin’in Guangdong eyaletinin Huizhau şehrinde inşa etmişler.

Köye vardığınızda yaklaşık 1.5 km’lik yürüyüşünüz boyunca size Alp’lerin eteğinde, bir yanda harika mimarilerle bezenmiş köy evleri, bir yanda kuğu ve ördek sürülerinin süslediği Hallstatter gölü eşlik edecek.

Market Meydanı, bu köyün kalbi. Tarihi 14. yüzyıla dayanan bu meydanın etrafı kafe, restoran, hediyelik eşya satan mağazalar ve birkaç otel ile çevrili. Meydanın mimarisi yuvarlak formda ve etrafındaki yapılar o kadar güzel o kadar renkli ki inanın bu meydandan hiç ayrılmak istemeyeceksiniz. Meydanda bir de Holy Trinity(Baba, Oğul, Kutsal Ruh) Sütunu var.

Hallstatt’ta gezilecek pek yer yok. Antikalarla ilgileniyorsanız, birkaç antikacı bulabilirsiniz. Şehirde bulunan en ilginç yapı kemikli ev. Hikayesi şöyle, küçük bir köy olduğu için burası, insanlar öldükten 10-15 yıl sonra kemikleri bu eve taşınırmış. Bu gelenek yıllarca devam etmiş. En son 1983 te ölen bir kadının kemikleri 1995 yılında eve konulmuş. Pek iç açıcı bir yer olmasa da ilginç. Gitmek isterdim ama maalesef kışları kapalıymış.

Gezilecek yerlerden tuz madenleri, köyün yaklaşık 300 metre üzerinde. Çok dik füniküler ile ulaşım sağlanıyor. Füniküleri kullanarak yukarı çıkmak ve tuz madenlerini gezmek ücretli. Sadece kuş bakışı Hallstatt seyri yapmak isterseniz kişi başı 16 Euro gibi bir ücreti var. Eğer tuz madenleri turuyla beraber satın alırsanız da kişi başı 30 Euro. Madenden hatıra tuzu ve softa tuzu alabilirsiniz.

Köyün çok kalabalık olmaması ve küçük olması sebebiyle, bir kaç saat sonra gördüğünüz herkesi defalarca görüyorsunuz. İletişim kurma konusunda hiç sıcak ve yardımsever bulmadım ben kafe ve restoran çalışanlarını. Son derece suratsız, insanı tersleyen insanlar yüzünden çok da bayılmadım maalesef Hallstatt’a. 

Yine kışın yapılamadığı için deneyimleyemediğim ama 1 saatlik elektrik botla göl turu 15 euro. Elektrikli botla göl turu 1 Nisan-30 Eylül tarihlerinde yapılabiliyormuş. Bu tarihler arasında sabah 6’dan akşam 8’e kadar göl turu yapabilirsiniz. 

Ufak bir hatırlatma; eğer araç ile ulaşım sağlayacaksanız park konusunda endişelenmenize hiç gerek yok. 3 adet büyük ücretli otopark mevcut. Tüm gün için 8 Euro. Otoparklar köyün girişinde bitiyor. Köyün içerisine araç ile ulaşıma izin verilmiyor.

Çok fazla turist geldiği için bu doğal yapıyı hem fiziksel hem de gürültü kirliliğiyle yıpratmamak için evlerin önüne tabelalar asmışlar ve üzerinde : ”Burası müze değil, unutmayın burada halk hala yaşıyor ve lütfen saygı gösteriniz’‘ yazıyordu. 

En çok sorun yaşadığımız şey yemek meselesi oldu bu köyde. Çünkü kışın neredeyse her yer kapalı. Epi topu 3 restoran vardı, biri gruplarla çalışıyoruz diye almadı, diğeri asık suratıyla terslemesiyle bizi sinir etti, biri de menüdeki fiyatlarıyla aklımızı başımızdan aldı! En nihayetinde büfe gibi bir yerde, iğrenç bir yemekle açlıktan büzülen midemizi bir nebze rahatlattık. 

2 saatlik zahmetli bir yolculukla gittiği yerde şöyle hoş bir mekanda yemek yemek, elinde içkisiyle şömine başında kar ve göl manzarasının tadını çıkartmak istiyor insan. Velhasıl, köy güzel güzel olmasına da, tek başına görsel güzellik yetmiyor. Bazı yerler kartpostalda daha güzel. İnsan sıcaklığının olmadığı her yer bana kötü geliyor. 2 saat geliş 2 saat gidişle böyle bir eziyete bu anlamda değmez diyorum. Siz yine kartpostala bakmaya ve “ay ne harika bir yer” demeye devam edin:)  

 

Hukuk dünyasında neler oluyor: The Good Fight

The Good Fight,  The Good Wife’ın spin-off dizisi.  The Good Wife’taki favori karakterim Diane’i alıp yeni dizi yapmışlar, daha ne isterim:) Bu da ana dizisi gibi, lafını esirgemeyen, suya sabuna dokunan bir dizi olmuş, çok beğendim. Avukatlığın tam anlamıyla hem ne kadar zor hem de ne kadar keyifli bir meslek olduğunu gösteriyor. Tabii Türkiye adına konuşabilir miyim bilmiyorum. Anlatmaya çalıştığı şeyleri ve değer yargılarını seviyorum, gerçek hayat gibi.

Orijinal serinin büyük bir kısmını burada da görüyoruz. The Good Wife’da önemli bir yere sahip olan Diane Lockhart yani Christine Baranski burada daha da önemli bir pozisyonda diyebiliriz. Son sezonda diziye dahil olan Lucca Quinn yani Cush Jumbo‘da The Good Fight’ın demirbaşlarından. Fakat dizinin asıl önemli karakteri, yani öncelikli olarak hayatını inceleyeceğimiz kişi Maia Rindell. Onu ise Game of Thrones‘daki Ygritte karakteriyle adından söz ettiren, ama dizi dünyasına Downtown Abbey ile girdi diyebileceğimiz, son sezonunda Luther‘da da yer alan bir isim olan Rose Leslie canlandırıyor.

 

The Good Wife dizisinde olayları bıraktığımız noktanın bir yıl sonrasından başlıyor hikaye. Yine bir skandalla başlıyoruz hikayeye ve bu skandalın baş roldeki üç karakterin hayatına etkilerini izliyoruz.

İlk bölümden ve The Good Wife’tan biraz spoilerı sorun etmiyorsanız devam edelim. Önce bu dizide devam edeceğimiz karakterleri nerede bıraktığımızı ve şimdi nerede olduklarını aradan çıkaralım: (Bu paragrafı The Good Wife finalini izlememiş olan izleyicilerin okumaktan kaçınması gerektiğini hatırlatalım.)

Finalde Alicia, Diane’in ortakları sadece kadınlardan oluşan şirket teklifini son anda geri çevirmişti hatırlarsanız. Bir yıl sonrasında görüyoruz ki Diane de bu fikri ardında bırakıp kendi şirketinde kalmaya devam etmiş. Yine finalde kocası Kurt’ün kendisini aldattığını öğrenmiştik, o zamandan beri Kurt ile ayrı yaşıyorlar. Lucca’nın ise bu bir yıl içerisinde şirketten ayrıldığını öğreniyoruz. Yaklaşık dört aydır siyahi bir kadrodan oluşan daha küçük çaplı bir şirkette çalışıyor.

The Good Wife ile oldukça paralel bir hikayesi olan spin-off’da Alicia gibi ismi skandala karışmış bir kadın var; Maia Rindell. Maia hukuk fakültesini yeni bitirmiş ve baro sınavını yeni geçmiş çiçeği burnunda bir avukat. Aile dostu olan Diane’in avukatlık bürosunda işe başlıyor. Fakat daha ikinci gününde babasının şirketi yolsuzlukla suçlanır ve babası hapse giriyor. Tabii bu durumdan etkilenen çok olur zira babasının fon şirketinde parası olan kişilerden birisi de Diane’dir. Emekli olmak isteyen Diane şirketinden ayrılmıştır ama tüm yatırımlarının aslında hiç olmadığını öğrenince tekrar avukatlığa dönmek zorunda kalır. Bu arada Lucca ise farklı bir firmada avukatlığa devam etmektedir. Bu üçlünün yolları Rindell skandalı sayesinde nasıl kesişiyor ilk iki bölümde bunu izliyoruz.

 

Zorlama bir uzantı olmadığını kesinlikle söyleyebilirim. Ona şüpheniz olmasın. Zaten ana dizinin de çok vadesi dolmuş sayılmazdı ve bunun da verdiği gazla bomba gibi bir başlangıç yapmış. Esas diziden doğal olarak bir sürü karakter kaybetmemiz ve yeni bir sürü karakterle tanışmamız gerekiyordu; bunu da başarılı bir şekilde yaptılar. Diziyi göremeyeceğimiz eski yüzleri göremediğimiz için garip hissetmeyeceğimiz bir noktaya getirmişler. İlk bölüm zaten birçok eski yüzle karşılaştık bu da pilot bölümün üzerimizde bıraktığı etkiye pozitif yansıdı. Ara ara onları görmeye devam edeceğimizi tahmin ediyorum.

 

Dediğim gibi güzel bir hikaye örgüsü oluşturulmuş. Yeni gelen karakterler zorlama değil. Eski karakterlerle yenileri şık bir şekilde bir hikayede toplanmış. Siyasi tarafını daha da sesli şekilde belli etmeye devam ediyor. Esas dizide olduğu gibi yine bir skandalla açıldı dizi, sezon boyunca bir yandan bölümlük hikayelerle giderken arka planda da bu skandalın derinlerine izleyeceğiz.

Hem güzel, hem sürükleyici, hem de kaliteli bir hukuk draması arıyorsanız mutlaka hem buna hem de The Good Wife’a bakmalısınız. 

İyi seyirler diliyor ve izleyebileceğiniz linki paylaşıyorum; 

Teşkilat değil, adeta dönme dolap: Line of Duty

BBC Two’da gösterilen sağlam bir İngiliz polisiyesi. Polis içindeki yozlaşmayı anlatan ana hikayesi; her sezon bir konuk oyuncunun canlandırdığı yozlaşmış polis davası üzerinden devam ediyor.

   

Bir polis baskını sırasında işlerin beklenildiği gibi gelişmemesinin ardından, Dedektif Steve Arnott’ın olayların üstünün kapatılmasını reddetmesi üzerine kurulu.  Baskının ardından beklenmeyen olayların yaşanması polis memurlarını şoka sokarak olayın daha büyük bir çembere yayılmasını sağlıyor. Tabi tamamı bunun ortaya çıkmasını istemiyor. Hepsi olayın üstünün örtülmesinde ve delillerin karartılmasında hem fikir. Steve Arnott hariç. Kendisi olayın örtülmemesi gerektiğini düşündüğünde ise tam anlamıyla bir kör dövüşü başlıyor.

 

 

Kötü karakter performanslarına da ayrı bir parantez açayım, dizinin kemik kadrosu çok iyi ama esas olay kötülerde, her sezonun kötü karakteri ayrı bir star, abartmıyorum, seyredin, hak vereceksiniz.

  

 

Teşkilatta yaşananların anlatıldığı bu drama aynı zamanda BBC’nin son on yılın en yüksek reytinglerini toplayan polis dizisi oldu. İngiliz dizilerinden ve polisiye gerilimlerden hoşlananlar kaçırmasın. 

Çarpıcı Bir Psikoterapi Dizisi : In Treatment

İsrail’in Be’Tipul adlı dizisinden uyarlanmış bir psikoterapi dizi yazısı ile karşınızdayım. Başucu kitabı derler ya, işte bu dizi tam anlamıyla o kategorinin bir parçası.

Dizi, bir ofiste psikoterapist ile hasta arasındaki terapi ilişkisini konu ediyor. Şov yok, efekt yok, arı duru katışıksız bir biçimde terapi ortamını yansıtıyor. 2008’de başlayıp 2010’da son sezonu yayınlanan dizide toplam 106 bölüm var.  Dizide hikayesi paylaşılan hastaların yaşadıkları son derece ilgi çekici, seanslar ilerledikçe derinleşme ve yoğunlaşma artıyor. 

   

Paul Weston, 50′lilerini yaşayan, alanında tanınmış ve başarılı bir terapist. Baltimore’daki eviyle birleşik muayenehanesinde hastalarını kabul ediyor ve ailesiyle de normal bir hayatı var. Kendince dışına çıkmayı istemediği kuralları bulunan, sınırları olan biri. Ama terzi kendi söküğünü sökemez misali o da dizinin başlamasıyla birlikte terapiye gidiyor.  Paul haftanın 4 günü kendi hastalarını görüyor ve biz de her bir gün için ayrı bir karakteri izliyoruz. Cuma günleri ise hocası ve arkadaşı da olan kendi psikoterapisti ile seansını izliyoruz.

 

Kendisinin gittiği terapi seanslarında olanlar psikoloğun kendi iç dünyasındaki bütün iniş ve çıkışlarını gösteriyor. Bir taraftan izleyicilere insan psikolojisi hakkında çok önemli bilgiler verirken, diğer taraftan da hayat açısından önemli örnekler oluşturuyor. İlk sezonda, depresyonda bir kadın, intihara meyilli genç bir kız, narsist bir F-16 pilotu ve büyük sorunlar yaşayan bir çift anlatılırken ikinci sezonda sürekli ilişkide olmak zorunda hisseden bir kadın, kansere yakalanan üniversiteli bir kız ki erkek kardeşi otistik, kariyerinin zirvesinde bir iş adamı ve boşanan bir çift ile birlikte çocuğun nerede kalacağı konuları işleniyor. Terapideki her insan sizi hayatının içine çekiyor ve kolay kolay bırakmıyor. Paul’un deyimiyle hastalar parçalarına bölünüyor, hastaların tüm bu mahremlerine ve iç çatışmalarına ortak oluyoruz.

 

 

Her bölümün başında, sezon boyunca birkaç seansını izlediğimiz hasta içeri giriyor ve ikili karşı karşıya oturarak hastanın hayatı ile ilgili konuşmaya başlıyorlar. Sonra da bir bakmışız ki yaklaşık 30 dakika süren bölüm bitivermiş…In Treatment’ın tarzı gereği tek mekanlı ve karşılıklı konuşmalardan oluşması, onu sıkıcı yapmayan, hatta daha fazla sevdiren özellikleri. Zira muayenehanedeki ortam bir süre sonra izleyeni öyle bir sarıyor ki, zaten insan kendi dışarı çıkmak istemiyor. Dizi, izleyenin çevresindeki insanların davranışlarını, sözlerini, kelimelerini bile çok yönlü değerlendirmeyi öğretiyor. Böylelikle iletişimimiz daha sağlıklı hale geliyor.

 

Bu diziyi bu kadar sevmemin bir nedeni de insanın 40’ından sonra ister istemez yapmaya başladığı hayat muhasebesi sanırım. Karakterler ve hikaye o kadar detaylı ki, gerçek zannediyorsunuz. Her karakterin oturuşundan tutun, mimiklerine ve konuşma biçimlerine kadar farklı ve bu onları gerçeğe yaklaştırıyor. Bu arada hem karakterlerin hem de psikoloğun hayatı iç içe giriyor ve bir sarmal halini alıyor. Bunun ötesinde psikoloji bilimine de derin eleştiriler getiriyor dizi ilerledikçe ve belki yeni bakış açıları. Sadece bu nedenler için bile izlenebilir ama izleyince anlayacağınız gibi çok daha fazlası var. Aynılaşan dizilerden sonra, çok daha derin ve anlamlı bir dizi istiyorsanız tam size göre.

Bunların dışında psikoterapinin ne olduğunu çarpıcı bir şekilde gösteriyor ve anlatıyor. Psikiyatrların da olağanüstü güçleri olan kahramanlar olmadıkları, onların da kendi yaşantılarında birçok probleme sahip olduklarını dikkat çekici bir biçimde ekrana yansıtıyor. 

Psikoterapistlerin meslektaşlarıyla ne tarz görüşmeler yaptıklarını ve sorunlarını nasıl çözdüklerini merak edenler için bunu izlemek çok ilginç bir deneyim olacak. Kısacası psikoloji ile alakalı konulara ilgi duyanlara, terapi seanslarını merak edenlere, ekranda izlediklerinden sıkılıp farklı bir yapım görmek isteyenlere “In Treatment” hararetle önereceğim bir dizi.

Diziyi bu linkten izleyebilirsiniz; http://www.dizimeg.com/dizi-izle/in-treatment-1-sezon-3-bolum/odnoklassniki

İspanyollardan efsane bir dizi – La Casa de Papel

La Casa De Papel dizisinin ilk sezonunu tek solukta izleyip bitirdim. İzlediğim en iyi, heyecanlı ve aksiyonlu dizilerden birisiydi. Tarihin en büyük soygununu gerçekleştirmek üzere bir araya gelen 8 hırsızın İspanyol Kraliyet Darphanesi’ni soyma hikayesi kısaca. 

 

    

Her şeyin planlanıp en ince ayrıntısına kadar düşünüldüğü ama zaman zaman sorunların yaşandığı, tek nefeste izleyebileceğiniz La Casa De Papel toplam 2 sezondan oluşuyor. 1.sezon 13 bölüm (42 dk ortalama), 2.sezon 6 bölüm (1 saat ortalama). 

“La Casa De Papel” sadece bir soygun hikayesi değil. Soru işaretlerinin birbiri ardına geldiği bir aksiyon yumağı…

 

İlk bölümlerde haklarında hiçbir şey bilmediğimiz bu karakterleri zaman ilerledikçe yakından tanımaya başlıyoruz. Zaten başta hırsızlarda birbirini daha önceden tanımıyor. Uzun hazırlık aşaması sırasında birbirlerine şehir adlarından oluşan isimleri ile hitap ediyorlar: Berlin, Tokyo, Naorabi, Oslo, Helsinki, Rio,Denver, Moskova. Aileleri, hayatları ve onları buraya iten sebepler karakterlerle de empati kurmamıza yardımcı oluyor. Diziyi 3 farklı bakış açısından izliyoruz: Soygun ekibi, onları itinayla yönlendiren Profesör ve izleri takip eden polis ekibi. Dizinin içinde güzel de bir düzen eleştirisi var. Darphanenin seçilmesinin  altındaki sebep de bu zaten. “Soygun” basit kalan bir kelime bu La Casa De Papel için… 

 

Her bir bölümde sevdiğiniz ve nefret ettiğiniz karakterler değişiyor. Dile kolay yaklaşık on iki gün boyunca her şeyden izole rehinelerle beraber darphanedeler ve kemik ekibimiz süreç içinde birbirlerini tanıyor, nefret ediyor ve sorguluyor. Biz de onlarla beraber bazen aynı duyguları yaşıyor bazen ise karşılarında duruyoruz. 

Bir hırsızlığın nasıl devrime dönüştüğünü anlatırken, heyecanı bir bölüm bile azaltmıyor. Dizideki şarkılarının da harika olduğunu söylemeden geçmeyeyim.

Dizinin afişine de bayıldım, para desenli ve en sevdiğim üç karakter afişte çünkü.

Başladığınız anda saran ve başından kalkmakta zorlanacağınız, polisin bile bir sonraki adımını tahmin edemediği, akıllara zarar bir soygun planını mutlaka izleyin der ve buraya linki bırakırım: http://diziburada.net/2018/01/05/la-casa-de-papel-1-sezon-6-bolum/