Salzburg

Benim için seyahat öncesinde gezi için araştırma yapmak en az seyahatin kendisi kadar keyif verici. Kış mevsimini ve buna uygun rotaları çok sevdiğimi de yazılarımdan anlamışsınızdır. Bu yılın Noel öncesi keşfi Salzburg oldu. Biraz geç kalmış bir yazı oldu ama olsun. Yıl sonu yoğunluğu sebebiyle ancak vakit bulabildim.

Avusturya’ya gidebilmek için Schengen vizeniz olmak zorunda, vizeyi almak için İstanbul Yeniköy’deki konsolosluğa direkt başvuru yapabilirsiniz, benim vizem olduğu için buna gerek kalmadı.

Salzburg’a geçmeden önce biraz Avusturya’dan bahsedeyim. Avusturya, Avrupa’nın pahalı ülkelerinden biri. Bu anlamda başkent Viyana da Salzburg da hemen hemen aynı diyebilirim. Avusturya para birimi olarak Euro kullanılıyor. Konuşulan dil ise Almanca.

Biz Münih’in dibinde olan Salzburg’a, Münih’e uçup orada bir gün kaldıktan sonra 2 saatlik otobüs yolculuğu yaparak geçtik. Bu yolu tercih edecekler bu linkten en uygun bileti bulabilirler (gidiş-dönüş 17.50 euro gibi bir para) https://tr.flixbus.com/otobus-seferleri/munih-salzburg.  Eskiden sınır olmadığı için sanki aynı ülkedeymişsiniz gibi rahatlıkla ülke değiştirebiliyorken bu sefer gördüm ki kontroller başlamış. Artan terör olaylarından sonra sınırlarda artık kontrol var.

Şehir, Viyana Graz ve Linz şehirlerinden sonra Avusturya’nın 4. büyük kenti. Almanya’nın Münih şehrine ise 150 km. uzaklıkta. Salzburg ruhu olan şehirlerden, estetik, kültür, zarafet, tarihi doku her yere yansımış burada. Ayrıca diğer Avrupa şehirlerine göre oldukça küçük bir şehir, 2 günde çok rahat keşfedilirsiniz, yürüyerek gezmek mümkün.

Genel olarak küçük, etrafı dağlarla çevrili şirin bir kent Salzburg ve içinden Tuna Nehri’nin bir kolu olan Salzach Nehri geçiyor. Pek çok şehrin güzelliğini aslında suyun pekiştirdiğine inanırım. İstanbul’u daha da güzel yapan deniz ise Salzburg’u da şehri ikiye ayıran Salzach nehri renklendiriyor. Biz Pazar günü Salzburg’a vardık. Ve gittiğimizde nehir boyunca çok güzel Christmas pazarları kurulmuştu.

Barok mimarisi ile dünyanın en önemli şehirlerinden biri. Klasik dar sokaklar, teal çatılı rengarenk evler, büyük meydanlar… Kente girer girmez eski şehir ile yeni şehri birbirine bağlayan köprüden geçtikten sonra tepede gözünüze çarpan Avrupa’nın en iyi korunmuş kalesi olan Hohensalzburg Kalesi’ni görüyorsunuz.

Buradaki tarihi şehir merkezi 1996´da Unesco Dünya Mirasları listesine alınmış. Şehri yürüyerek dolaşın ama yorulursanız fayton alternatifi de mevcut. Gerçi toplu taşımaları elektrikle çalıştığı için hava inanılmaz derecede temiz, bu nedenle bol bol yürüyüp ciğerlerinizi temiz hava ile doldurun derim.

Caddenin ve sokakların tamamı neredeyse turist dolu. Yerli halkı ayırt edebilmek çok kolay. Sade giyim tarzları ile altlarında bisikletleri ve arkalarında küçük bebekleriyle yanınızdan büyük bir sakinlik içinde süzülüyorlar.

Şehre girdikten sonraki ilk durağımız Getreidegasse Caddesi, çok meşhur bir cadde. Mozart’ın doğduğu ve uzun süre yaşadığı ev de (şimdi müze) bu caddede. Ev dediğim beş katlı sarı boyalı bir apartman. Gezmek için kişi başı 7 euro ödemeniz yeterli, müze saat 17:30’da kapanıyor.  Mozart ailesi 26 yıl boyunca bu evde yaşamış. Salzburg’da dolaştığınız süre içerisinde Mozart hediyelik eşyaları, çikolataları vb birçok şeyi göreceksiniz. Mozart’ın etinden sütünden faydalanıp müthiş bir endüstri yaratmışlar.

Salzburg’a gidip de oyuncak müzesine gitmeden dönmek olmazmış ama valla ben görmeden döndüm. Çünkü 2 günüm vardı ve Noel öncesi coşkusunu yaşayıp kenti gezmek daha eğlenceli geldi bana. Bu arada hediyelikler bile pahalıydı, pahalı derken örnek vermem gerekirse minik bir ağaç süsü 15 € civarında. Tabi € paramızın 5 katına yakın olunca normal ücretteki her şey pahalı geliyor orası da ayrı:(

   

 

Mirabel Sarayının ziyarete açık olan bahçesi Mirabellgarten, Salzburg’da gezilecek yerlerden bir diğeri. Bahçeye giriş ücretsiz. Mesafeler toplu taşıma kullanmanızı gerektirecek kadar uzak değil. Yürüyerek 15-20 dakikada rahatlıkla ulaşabilirsiniz.

Son olarak yemek meselesine değineyim, Avusturya’ya geldiyseniz güzel bir schnitzel yemeden dönmemek gerekir ki yedik fakat restoranın adını hatırlamıyorum:) Benim aklıma kazınan bir İtalyan Restoranı oldu. Ortalama kişi başı 25-30 € civarında bir tutarla doyabilirsiniz. Adı Alberto. Adresini de şuraya ekleyeyim ( Franz-Josef-Strasse 37Salzburg 5020, Avusturya +43 662 881081) çünkü İtalya’daki kadar damak çatlatan lezzetleri tattım.

The sound of Music filminin çekimleri burada yapılmış. Şehri film içerisinde görmek isteyenler için ideal bir film, tavsiye ederim. Gittiğinizde, kulaklığınızda bir Mozart bestesi veya elinizin altında bir Zweig kitabı olursa geziniz daha da anlam kazanır, benden söylemesi. 😉

Bir sonraki seyahat yazısında görüşmek üzere, yola çıkın…

Behzat Ç.’den sonra en iyi Türk Polisiyesi: Masum

Bugüne dek hiç Türk Polisiye dizisi hakkında yazmamıştım, çünkü bence iyi bir dizi yoktu (Behzat Ç. ayrı). Masum, yazılmayı hak eden, dünya çapında bir Türk polisiye dizisi bence. 

BluTV’nin ilk orijinal dizisi Masum’un senaristi Berkun Oya olunca zaten farklı olduğunu tahmin etmiştim. Ayrıca çok başarılı ve profesyonel bir oyuncu kadrosuna sahip (Haluk Bilginer, Okan Yalabıyık, Nur Sürer , Tülin Özen, Ali Atay, Serkan Keskin, Esra Kızıldoğan Uygur). Polisiye ögelerini aile dramasıyla harmanlayan bir gerilim dizisi, üstelik her dakikası gerilim yüklü olan bir polisiye.

Bir sinema filmi uzunluğunda dizi izlemeye alışmak zorunda bırakılmış Türk halkı için sadece 60 dakika ve 8 bölümlük bir dizi Masum. 

Tek bir karakterin öne çıktığı dizilerden değil, karakterlerin birbirleriyle bağlantılı olması sebebiyle her biri ayrı önem taşıyor. Yabancı dizilerden alışık olduğumuz şekilde karakterler sansürle kısıtlanarak değil, doğal ve gerçek şekilde karşımıza çıkıyor. 

 

Spoiler vermek istemediğim için konuya kısacık giriyorum; Emekli Komiser Cevdet ve karısı, ömürlerinin son yıllarını şehirden uzaktaki küçük çiftlik evlerinde huzur içinde geçirmektedirler. Küçük oğulları bir gece yarısı korkunç bir haberle eve gelene kadar sürer o huzur (!)…  Meğer hepsinin alacası içindeymiş dediğimiz karakterlerle olaylar olaylar… 

     

Karanlık havası, gizemli karakterleri ve müzikleri ile izlerken büyüsüne kapılıp zamanın nasıl geçtiğini anlamayacaksınız. Her karakterin hikayede önemli bir yeri olduğu söylemeden geçmeyeyim.

Bu arada Selda Bağcan‘ın Sivas Ellerinde Sazım Çalınır ile başlayan giriş jeneriğinden oldukça etkilendiğimi söylemeliyim. Her duyduğumda tüylerim diken diken oldu! Dizinin etkisini kat be kat arttırdı.  Dizinin o gizemli ve gerilimli havasına bundan daha uygunu olamaz. 

    

Yıllarca televizyonda ulaşamadığı zengin ve lüks yaşamı, ilginç aşk hikayelerini izlemek zorunda kalan Türk seyircisi, nihayet farklı ve özgün bir Türk dizisi izleyebilecek. Karakterler şahane, senaryo şahane, müzikler zaten şahane. Daha ne olsun? Muhakkak izleyin bu diziyi. 

Not: 3. bölümdü sanırım Haluk Bilginer ile Okan Yalabık’ın arabadan inip karşılıklı oynadığı sahneyi bin kez izleyebilirim, deliliğin hiç bu kadar güzel oynandığını görmedim. Nefisti!!

Midnight Sun

Yine bir polisiye yazısı ile buradayım:)

Yapımcılığını benim çok sevdiğim Broen/Bridge dizi ekibinin üstlendiğini duyunca bu diziyi hemen izleme listeme aldım. Dizi 1 sezon, sekiz bölüm, her bölüm 1 saat sürüyor. 

Olaylar, yazın güneşi 24 saat görebileceğiniz İsveç’in kuzeyindeki Kurina kasabasında geçiyor. Dizinin adı 24 saat batmayan güneş yüzünden Midnight Sun. Özellikle güneşin hiç batmadığı bir zamanda ve coğrafyada geçiyor olması da diziyi ilginç kılıyor. Başroldek   i kadının uyuyamaması bende bile izlerken sinir bozukluğu yaptı:) 

Kuzey polisiyelerinin Türkçe altyazılı olanları benden sorulur, neredeyse tamamını izledim, o nedenle karşılaştırma imkanım da var. Olayların gelişimini çok sezdirmiyor. Fakat karakterlerin yüzeysel işlenmesi, seyirci olarak onlarla bağ kuramamak beni olumsuz etkiledi açıkçası. Bir Trapped bir Broen çıkmamış ortaya bu sebepten. Bu dizi aman da aman ne buldum dizisi değil ama yoklukta gideri var.

Şimdi gelelim konusuna; Fransız polis Kahina Zadi (Leïla Bekhti); Kuzey İsveç’de bulunan küçük bir maden kasabası olan Kiruna’ya, vahşice öldürülen bir Fransız vatandaşının katilini araştırmaya gider. İsveçli DA Anders Harnesk’in (Gustaf Hammarsten) yardımıyla ikili ilk cinayetin buzdağının sadece görünen kısmı olduğunu anlar ve yeni cinayetlerle karşı karşıya kalırlar. Kahina ve Anders cinayetlerin ardında kasabanın birçok yerlisinin bulunduğu on yıllık gizli bir komplo olduğunu öğrenirler. Kahina kendisini, korkunç planları olan acımasız bir seri katil ve kendi acılı geçmişi ile yüzleşirken bulur.

IMDB ne demiş bakmadım ama benim puanım 10 üzerinden 7 kendisine.

İzlemek isteyenler için şuraya linki de koyuvereyim: 

İyi seyirler. 

 

Aida – İstanbul’da iyi bir İtalyan restoranı arayanlara…

Moda’nın tipik bir sokağında, güzel bir evin giriş katındaki Aida, benim İstanbul’da en sevdiğim birkaç İtalyan lokantası arasında. Hem sıcak, hem şık. Eski bir İstanbul konağı, özgün bir estetik anlayışı, hoş bir piyano müziği ve rahat, gösterişten uzak  bir ortam. 

 

Aida daha çok küçük grup yemekleri için ideal bir mekan. Hafta sonu için rezervasyonsuz gitmeyi düşünmeyin. Mekan iki katlı, alt kattaki tatlı telaş ve hareketlilik mekana ayrı bir renk katıyor. Ayrıca Cuma-Cumartesi günleri canlı müzik yapılıyor. 

Lecce doğumlu Andrea ile Türk eşi Elif, işini çok iyi yapmaya gayret gösteren, çalışkan bir ekip kurmuşlar. Servis için bekleseniz de kibarlıklarıyla bunu telafi ediyorlar. 

Şefleri çok başarılı, ayrıca fiyatlar uçuk değil. Yemekler taze yeni yapılmış İtalyan ev yemeği gibi. Tavuk Ciğer Pate, Patlıcan Parmigiana, Keçi Peyniri Tempura, Birayla Pişmiş Dana Yanağı, Soğan Çorbası, Lazanya denediğim lezzetler, hepsi birbirinden lezizdi. Sicilya tatlısı ricotta peynirli ve portakal kabuklu cannolo da, geleneksel tatlıları tiramisu da gayet iyi. Bodrum limonuyla yaptıkları limoncello ise harika.

 

Bu arada mekanın geniş bir şarap seçkisi var. Biraz da tavsiye alarak çok keyifli kadehler içebilirsiniz. Dostlarınızla, ailenizle mutlu sofralar kurabileceğiniz, özel bir köşe burası. Aklınızın bir köşesinde mutlaka bulunmalı.

Son olarak dikkat etmeniz gereken bir nokta ise restoran 18.00 itibari ile servise başlıyor.

Keyifli bir akşam yemeği dilerim.

Aida Vino e Cucina, Kadıköy’de Ressam Şeref Akdik Sokağı’nda. Tel: (0544) 851 51 51

http://www.aidavinoecucina.com/

 

Dark

Netflix‘in ilk Alman yapımı dizisi olan Dark, 1 Aralık’ta 10 bölümlük ilk sezonuyla ekranlara geldi.

Henüz gösterime girmemişken fragmanından da etkilenilerek “Alman yapımı Stranger Things” benzetilmeleri yapılmıştı. İki dizi arasında benzerlikler olsa da soğuk Avrupalı atmosferi, zeka kokan kurgusu, derinlemesine işlenmiş karakterleriyle “Dark” çok daha farklı bir tat bırakıyor.

Almanya’nın Winden adlı küçük bir kasabasında bir takım olaylar yaşanıyor. Stranger Things benzerliğini ilk gördüğümüz nokta da tam olarak bu. Bu mütevazı kasaba, benzer şekilde vurguladıkları üzere, suç oranının çok düşük olduğu bir yer. Yine benzer şekilde, ilk kez tuhaf olaylar vuku bulduğunda, kasabanın sakinleri ve polisler herhangi bir suçun üzerinde durmuyor. Çünkü Winden’de böyle şeyler olmaz (!).

Hikaye, Erik adındaki bir lise öğrencisinin kaybolmasıyla başlıyor. Erik’in bir anda ortadan kaybolması tüm kasaba halkına 33 yıl önce yaşanan olayları hatırlatsa da kimse bu konu üzerinde durmak istemiyor, ta ki Mikkel Nielsen da gizemli bir şekilde ortadan kaybolana dek.

 

Mikkel Nielsen, gözlerini açtığı zaman kendisini 1986 senesinin Winden’ında buluyor. Güvendiği bir hemşireye gelecekten geldiğini anlatmaya çalışsa da elinden bir şey gelmiyor ve 1986’daki hayatına devam ediyor. Bu sırada 2019 yılında ise başta Ulrich Nielsen ve Jonas Kahnwald olmak üzere tüm kasaba Mikkel’in kayboluşuna dair bir  ipucu arıyor.  Jonas’ın zamanda yolculuk olayını araştırmaya ve Mikkel’i bulmaya çalışması da babasının bıraktığı mektubu okuduktan sonra gerçekleşiyor. Mektup ve kasabaya gelen bir yabancı ile dizinin temposu her geçen dakika artıyor ve olayların içine hapsoluyoruz. Aklımızı kurcalayan bir soruya cevap bulmuşken Dark, bir sonraki sorusunu çoktan hazırlamış oluyor.

 

 

Dizide bilim kurgu severlerin favori konularından birisi, zamanda yolculuk ele alınıyor. Kasabanın tarihi boyunca kaybolan çocuklar, bulunan garip cesetler, toplu şekilde ölen hayvanlar, ikide bir yanıp sönen lambalar bize bu kasabada bir şeylerin ters gittiğinin ipucunu veriyor. Dört aileyi merkezine alan yapımda öncelikle çok fazla karakter olduğunu belirteyim. Bu karakterlerin geçmişteki, günümüzdeki ve gelecekteki hikayeleriyle, Winden isimli kasabada neler döndüğünü yavaş yavaş çözmeye başlıyoruz.

Her küçük kasabada olduğu gibi yalanlar, sırlar ve ihanetler, karakterlerin birbirleriyle olan çarpık ilişkileri dizinin ana etmenlerinden birisi. Bölüm sonlarında merak duygunuzu daha da arttıracak dizilerden birisi “Dark” ve bunu kurgusal anlamda dikkatli bir şekilde yapıyor. Daha önce izlediğimiz bazı dizilerdeki gibi cevabını vermeyeceği sorularla baş başa bırakmıyor izleyiciyi. Bu açıdan oldukça karışık bir senaryoyu, mantık hatalarına yer vermeden, olay örgüsünü eli yüzü düzgün bir şekilde yaratan bir yapım.

 

 

Gizemli bir mağara, uzun ağaçlarla kaplı bir orman, cesur çocuklar, ekran başında bizi germeyi başaran müzikler, kasvetli bir hava… evet tüm klasikleşmiş gerilim-korku filmi unsurları Dark’da da fazlasıyla var. Ancak atmosferin içine öylesine başarıyla yerleştirilmiş ve oyuncuların yalın performansları o kadar uyumlu ki,  dizi kendini gerilim klişelerinden sıyırarak, sahnenin bir üst basamağına çıkıyor.

 

 

Çekimleri Berlin’de gerçekleşen Dark, karanlık ve gizemli havasıyla bizleri adeta kendi içine bir mıknatıs gibi çekiyor, bizi 2019 ile 1986 arasında gizemli bir yolculuğa çıkarıyor. 33 yıllık bir döngü içinde hapsolan karakterlerin yaşadıkları psikolojik bunalımlara da şahit oluyoruz.

Zamanda yolculuk fikri ilginizi çekiyorsa 1953, 1986, 2019 ve muhtemelen 2052 yılları arasında seyahat etmek hoşunuza gidecek. Bu seyahatlere arka plan olarak karanlık, gizemli ve çarpık ilişkilerle kaplı küçük bir kasabayı da eklediğimizde tabiri caizse tadından yenmiyor. Dark, izleyicisini sonsuz büyüklükteki karanlık bir odaya bırakıp anahtarı da asla bulamayacağı bir yere saklıyor.  

Daha önce söylediğim gibi çok sayıdaki karakterin farklı zaman dilimlerindeki (2019, 1986, 1953)halleri ve birbirleriyle olan ilişkileri tam bir örümcek ağı aslında. Zira diziyi izlerken elinize kağıt kalem almanız gerekebilir. Çok güçlü bir hafızanız yoksa, kim kimin nesi oluyor diye çok sefer soracaksınız ve aynı sahneyi birkaç kere izleyeceksiniz. Burada dikkat çekmek istediğim ayrıntılardan birisi, dizideki oyuncuların geçmişteki ve günümüzdeki hallerini canlandıran oyuncuların gerçekten dikkatlice seçilmeleri. Geçmişte kimin kim olduğunu oyuncuların tiplerine bakarak az çok anlayabiliyorsunuz.

Dark, hayatın bir labirent olduğunu söylüyor. Bazı insanlar tüm hayatlarını bir çıkış yolu arayarak geçiriyor fakat yalnızca tek bir yol var, o da daha derine götürüyor. Özellikle zaman yolculuğu temalı yapımları sevenler bu diziyi kaçırmamalı.

Diziyi bu http://dizipub.com/dizi/dark/ linkten izleyebilirsiniz.

İyi seyirler.

 

Alias Grace

Alias Grace; kısa süre önce izlediğimiz, büyük beğeni kazanan Handmaid’s Tale ‘in yazarı Margaret Atwood’un gerçek bir olaydan esinlenerek yazdığı romanın uyarlaması. Dizi tek sezon ve altı bölümden oluşuyor. 

 

1800’lü yılların sonunda yaşamış ve iki kişinin ölümüyle suçlanıp, bir süre akıl hastanesinde, otuz yıl da hapishanede yatan Grace Marks’ın hikayesini, The Handmaid’s Tale’in de yazarı olan Margaret Atwood kaleme almış.

Yaşanmış bir hikaye olan Alias Grace, Kanada’ya göç etmiş İrlanda asıllı fakir bir ev hizmetçisi olan Grace Marks ve beraberinde James McDermott’un, işverenleri olan Thomas Kinnear ile temizlikçisi Nancy Montogomary’nin cinayetinde suçlu bulunmasını ele alıyor. Sonunda James asılıyor ve Grace ise hayatı boyunca hapsediliyor. Grace daha sonra cinayetteki rolünden ötürü 1840 Kanada’sının en gizemli ve kötücül insanlarından biri oluyor ve otuz yıllık hapis cezasının ardından temize çıkarılıyor. 1996’da ödüllü Atwood romanı ile gün yüzüne çıkan hikayede, en tartışmalı nokta ise Grace’in masum olup olmadığı. Aynı zamanda Roman’da kurgusal bir karakter olan Simon Jordan ise davayı araştırırken sonrasında Grace’e takıntılı bir biçimde aşık oluyor ve gördüğü uysal kız ile işlediği acımasız cinayeti kanıksayacak kadar ileriye gidiyor.

Türlü zorluklarla baş etmek zorunda kalan Grace, henüz hapis hayatı sürerken, cinayetleri işleyip işlemediğini anlaması için görevlendirilen psikiyatristine hikayesini anlatır. O dönemde yaşanan ve Atwood’un vurgulamasına artık alışkın olduğumuz, sömürülen kadınların, kadına bir mal gibi davranan erkeklerin, fakirliğin, cahilliğin hikayesini izlerken, bir yandan da Grace’in gerçekten suçlu mu olduğunu anlamaya çalışıyoruz. 

 

Grace başından geçenleri anlatırken bazı sahnelere eşlik eden dış sesi, şimdiki zamanda (olaydan 15 yıl sonra) geçen kısımlarda iç ses haline dönüşüp düşüncelerini yansıtıyor. Olayı tam olarak hatırlamadığından bu iç ses olayları anlamamızı sağlamaktan ziyade Sarah ile duygusal bağımızı güçlendiriyor. Onun ne kadar kırılgan ve yalnız olduğunu anlıyoruz. O yıllarda küçük bir hizmetçi kız için dünyanın ne kadar acımasız ve adaletsiz olduğunu da Sarah’ın yaşadıklarını izledikçe öğreniyoruz. Dr Jordan onun için üzülmesine ve aralarında gitgide artan cinsel gerilime rağmen ona en doğru soruları sormaktan vazgeçmiyor ve acı çekse de bilimsel objektifliğini hiç kaybetmiyor. Grace’in değişen ruh halleri, soğukkanlılığı, anlatısının aralarına sanki kontrolsüzce sızan bazı kısa sahneler olayın perde arkasında, Grace’in zihninin derinliklerinde çok daha fazlasının olduğunu gösterip psikolojik gerilim tanımlamasının da altını dolduruyor. Bu sayede masum olduğuna inanmak istesek te aynı ona aşık olan Dr Jordan gibi o kuşku hep aklımızın bir köşesinde duruyor.

Sonuç olarak, Alias Grace de aynı Handmaid’s Tale gibi sistem nedeniyle değersizleştirilmiş, kimsesi olmayan, kimsenin umurunda olmayan bir kadının hikayesini anlatıyor. Bu kez öykü gerçek olaylardan esinlense ve tarihi dokuyu kullansa da kurduğu atmosfer, hikayesini anlatış tarzı da aslında benzeşiyor. Bu iki kadının en büyük farkı ise birisinin hiç sahip olmadıklarını diğerinin kaybederek aynı noktaya varmış olması. Bu yüzden June’un sağlıklı isyanını Grace’de göremiyoruz. Grace’in bir parçası sanki inatla, June’un yıkmaya çalıştığı sisteme dahil olmak için umutsuzca çabalıyor. Bu yüzden Grace kendi konumunda olan insanlara anlayış gösteremiyor, aksine kendisini öğüten sistemin kurallarını onlar için de çalıştırmaya hevesli veya June’a oranla çok farklı ve acımasız şekilde planladığı isyanı anlatamayacağından Dr Jordan’a duymak istediklerini söylüyor. İsyanını içinde kimsenin hatta belki kendisinin bile bilmediği bir yerde biriktiriyor.

Atwood’un romanında Grace’in suçlu olup olmadığını anlamaya çalışan bir ‘kafa doktoru’yla görüşmeleri üzerinden, cinayetin izi sürülüyor ama aslında hem romanın hem dizinin sonuna gelindiğinde asıl amacın cinayeti değil de Grace’i çözmek olduğu anlaşılıyor. Tabii onu bu noktaya sürükleyen koşulları da…

Tam anlamıyla bir suç draması olmadığı halde, cevabını arıyor göründüğü, Grace’in masum olup olmadığı sorusunu da kendine özgü şekilde cevaplayan Alias Grace kanımca senenin en dikkat çekici dizilerinden biri, hele Handmaid’s Tale’i sevdiyseniz kesinlikle kaçırmayın.

Margaret Atwood verdiği bir röportajda diziyi çok beğendiğini, rüyalarına girecek kadar da güçlü ve korkutucu olduğunu belirtmiş.

Grace rolündeki Sarah Godon çok güzel, çok başarılı, izlemeye doyamadım. Yine yazarın, tüm prodüksiyona dahil olması sayesinde büyülü bir havası var dizinin, kostümler, set tasarımı kusursuz, tüm oyunculuklar çok iyi, diyaloglar çok sağlam. Dönem yapımı sevenler, psikolojik dramları ağır olsa da sıkılmadan izleyenler için tavsiye ederim. 

Broadchurch

Buram buram İngiliz kokan, içinde bir tutam Twin Peaks tarzı küçük kasaba gizemi barındıran, izlemesi sürükleyici ve keyifli bir cinayet polisiyesi ile karşınızdayım:)

Daha önce hiç bir cinayet vakasının yaşanmadığı ve ülkenin en düşük suç oranına sahip bölgelerinden biri olan sahil kasabası, 11 yaşında bir çocuğun cinayet vakasıyla sarsılır. Cinayete kadar kasabada çoğu önemsiz hırsızlık olayı, nadiren uyuşturucu kullanımı ve alkollü araç kullanım vakası dışında kasabanın bu denli bir suçla karşı karşıya kalmamış halkı bir şok geçirir. Halk, diğer çocukların da tehlikede olabileceği konusunda endişelenir ve katilin bir an önce bulunmasını ister.

 

15,000 nüfuslu, herkesin birbirini tanıdığı küçük bir sahil kasabası Broadchurch. Dizi cinayetin küçük kasabada yarattığı travmayı incelemeye de özel bir mesai harcıyor. Bu dizi bir cinayetin iki tarafını da ele alan bir dizi. Yani sadece kanıtları takip edip, katili bulmaya değil; aynı zamanda maktulün yasını tutmaya da çalışıyor. İkisini de başarıyla yaptığı için, kalp kırıklığınız katili bulma isteğinizi kamçılıyor. Bir tarafınız olaya dışarıdan bakan Alec Hardy, sadece katille ilgileniyor, bir tarafınız da kasabanın yerlisi, bu insanların üzüntülerini içselleştiren Ellie Miller. Dizi bu dengeyi şahane tutturuyor.

 

 

Bölümler ve soruşturma ilerledikçe, kasabanın bilinmeyenleri ortaya çıkıyor, yalan ağları birbirini izliyor, ortaya içinden çıkılamayacak sonuçlar bırakıyor.

2 sezonu yayınlanan dizimizin her sezonu 8 bölümden oluşuyor.  

David Tennant ve Olivia Colman bu diziyle BAFTA kazanmış, zaten BBC’nin dahil olduğu bir şeyin kötü çıkması pek mümkün değil bence.
İngiltere’nin küçük sahil kasabalarının karakteristik havasını sevenler özellikle kaçırmasın derim.
İyi seyirler. 
 
Diziyi bu linkten izleyebilirsiniz; http://dizipub.com/dizi/broadchurch-tum-bolumler-izle/
https://www.youtube.com/watch?v=HOnus6OvViM

The Fall

Bugünün dizisi yine bir polisiye. Psikolojik gerilim ve polisiye ile harmanlanmış bir mini dizi, The Fall. İngiliz dizilerinin adeti olduğu üzere her sezonu kısa soluklu, ilk sezon 5 bölüm (60 dakika), mekan ise Kuzey İrlanda, dizi Belfast’ta geçiyor.

Dizi, Belfast şehri çevresinde seri cinayetler işleyen bir katil ve onu yakalamaya çalışan yetenekli bir kadın dedektifi merkeze alıyor. 

 

Kuzey İrlanda’nın Belfast şehrinde, Alice Monroe adında bir avukat cinayete kurban gider. Kurbanın politik arenada önemli bir şahsın yakını olması dolayısıyla, polis teşkilatı üzerinde bir baskı oluşur. Katilin yakalanması adına hızlı bir sonuç alabilmek için deneyimli zeki dedektif  Stella Gibson şehre gelir. Oldukça titiz bir çalışma yürüterek şehirde yaşanan diğer cinayetler ile Alice Monroe cinayeti arasında bağlantı kurar. Bu cinayetlerin bir seri katil işi olduğunu düşünen Gibson, çevresini buna inandırmakta zorlanır.

The Fall’da en başından beri katilin kim olduğunu biliyoruz. Paul Spector ( Jamie Dornan) ‘ın görünürde oldukça normal bir hayatı var, gündüzleri işe gidip geliyor, akşamlarını eşi ve çocuklarıyla geçiriyor, geceleri ise katil kimliğine bürünüyor. Ekranda gördüğümüz bir çok seri katile kıyasla öldürdüğü kişilerle dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeye çalışmıyor. Kurban profili genç, bekar ve işinde başarılı kadınlardan oluşuyor.
   
Dizi, katilin kim olduğunu çözmek gibi bir derdi de olmadığından hikayesini anlatmada aceleci davranmıyor. Zaten Stella ve Paul o kadar ilgi çekici karakterler ki, siz de çok ne olduğunu umursamadan onları izliyor ve onları bir anlamda çözmeye çalışıyorsunuz. Ben şimdiye kadar gördüğüm seri katil tiplemesinden çok farklı olduğu için Paul’a odaklandım ama Stella da sanırım şimdiye kadar TV’de gördüğüm en iyi ve gerçek kadın karakterlerden biri.
Şiddet ve toplumsal statü paralelliğinde kadının erkek tarafından ne kadar ezildiğini ve ne kadar saçma ve başına buyruk yaptırımlara maruz kaldığını, Stella’nın başına gelenlerde ve çözmeye çalıştığı cinayette izlemek, bende bir TV işinde şimdiye kadar denk gelmediğim bir tatmin yarattı. Stella, mesleğinde cinsiyeti yüzünden sürekli yıpratılsa da karşı cinsin kuralları ve beklentilerine boyun eğmiyor ve işine bunun getirdiği bir hassasiyetle yaklaştığı için çoğu meslektaşının görmek istemediği birçok detayı görebiliyor. Onun Paul ile olan av ve avcı ilişkisi olarak tanımlanabilecek ve konumların ve gücün devamlı el değiştirdiği ilişkisi de, gerçekten yine şimdiye kadar TV’de gördüğüm en iyi çizilmiş dinamiklerden. 
Dedektif Stella, erkeklerin yazıp çizdiği bir kadın kimliği yerine kadınlığını erkekler gibi doğal yaşayan bir kadın. Seçimleri, yaklaşımları genel geçer erkek ahlâkına göre belirlenmemiş bir karakter. Cinayet sahneleri kan içermiyor ancak çok ürkütücüler: daha ürkütücü olanı ise kadın bedenine yöneltilen şiddetin aslında cinayet içeren ya da içermeyen biçimlerde bütün kadınlara yönelik olması. Daha ötesi, seri katil Spector’ın işlediği cinayetleri meşrulaştırma biçimi: “başkalarının keyfi bizim acımızdır, biz bu kadar acı çekerken onlar neden mutlu olsun?” Bir adım ötesi , dizinin de geçtiği kuzey İrlanda’da İngiltere ile olan çatışmaların da bu şiddetin bir başka biçimi olarak sunulması. Böylece senarist iç içe geçmiş bir çok halka halinde şiddet sarmallarıyla sarıp sarmalanmış bir toplumdan, insanlardan, psikolojilerden ve bu şiddetlerin sonucu olan ruhları hastalanmış insanlardan , hasta bir toplumdan söz ediyor bize.
Özellikle Jamie Dornan, Paul Spector rolünde inanılmaz iyi. Seri katil anlatıları ile az çok ilgilenen herkese gözüm kapalı tavsiye ederim. 
Diziyi buradan izleyebilirsiniz; http://dizipub.com/dizi/the-fall-tum-bolumler-izle/
İyi seyirler.

 

The Handmaid’s Tale

Yayınlandığı günden bu yana güncelliğini koruyan ve distopik romanlar arasında en çok dikkat çeken Margaret Atwood’un yazdığı The Handmaid’s Tale’ın televizyon uyarlamasıyla karşınızdayım bu yazıda.

Dizide, 1984 vari bir distopya örneği olan, erkek egemen totaliter bir toplumda geçen sıra dışı bir hikaye anlatılıyor. 

Genelde distopik eserlerin televizyona ve beyaz perdeye uyarlanması izleyiciyi tatmin etmez fakat The Handmaid’s Tale dizi sektörüne çok başarılı bir giriş yaptı. Dizi ilk sezonunu 10 bölümle tamamladı ve 2. sezon onayını da aldı. 2017 Emmy Ödül Töreni’nde “Dram Dalında En İyi Dizi”, Elisabeth Moss’un, aynı dizideki performansıyla “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü aldığını da ekleyeyim. 

 

Hikâye temel olarak gelecekte Amerika Birleşik Devletleri’nin yerinde yükselen Gilead adlı distopik bir ülkeyi anlatıyor. Yaşanan nükleer savaşlar sonrası nesli tükenmekte olan insanoğlu çareyi ülkedeki tüm doğurgan kadınları toplama kamplarına alıp, onları “damızlık” olarak yetiştirmekte buluyor. Bu kadınlar ya da onların deyimiyle “iki ayaklı rahimler”  her ay en doğurgan zamanlarında sahipleri tarafından “seremoni” adı altında tecavüze uğrayıp hamile kalmaya zorlanırken, tüm Gilead bir korku imparatorluğu halini alıyor. Bu noktada muhafazakar ve kapalı toplumların yükselişte olduğu günümüz dünyası Gilead’ın yumuşatılmış bir ön gösterimi aslında. Dizide de her şeyin başlangıcı olarak gösterilen kadın bedeni üzerine herkesin ahkam kesmekten geri durmadığı ortamın tasviri rahatsız edici derecede gerçekçi ve bizden. Bahanelerin arkasına sığınarak aslında hiçbir şeyin değişmediği ve her şeyin yolunda olduğunun devamlı olarak telkinini sindirmek zorunda olan bizler için The Handmaid’s Tale’i izlemenin oldukça rahatsız edici olduğunu itiraf etmek gerek. İşte The Handmaid’s Tale bu, devamını izlemekten korkacağımız bir hikâye. 

 

 

 

Kurgu türünde olan ama aslında çok da imkansız olmadığını düşüneceğiniz, seyrederken sık sık Orwell’in 1984’ünü hatırlayacağınız, insana dair bir çok duyguyu, zayıflığı, korkuyu, kelimeleri doğru seçerek, ideolojilerini doğru pazarlayarak insanların nasıl ve ne derece ikna edileceğini, son derece çarpıcı biçimde gözler önünde seren bir dizi The Handmaid’s Tale. 

 

 

 

Margaret Atwood, 1984 yılı baharında Batı Berlin’deki mütevazı odasında Damızlık Kızın Öyküsü‘nü yazarken bundan tam 33 yıl sonra romanının altın çağını yaşayacağını düşünmüş müdür acaba? Peki ya geçmişteki insanlık acılarından yoğurduğu hikayesinin 21. yüzyılın sözde modern toplumunun dinamiklerini bu kadar iyi yansıtabileceğini? Bir distopyanın günümüz gerçekliğine bu kadar yakın olması normal mi? 

“Artık gerçeklerin farkına vardım. Öncesinde uyuyordum. Her şey de bu yüzden oldu zaten. Meclis binasında katliam yaptıklarında hiçbirimiz uyanmadık. Suçu teröristlere attıklarında, anayasayı askıya aldıklarında. O zamanlarda da uyanmadık. Geçici olacağını söylemişlerdi. Zaten hiçbir şey bir anda değişmez. İçinde olduğun kazan yavaş yavaş ısınırken farkında olmadan haşlanarak ölürsün.”

Size de hayli tanıdık gelmiyor mu? 

Gün gelip de gerçekliğimiz kurgunun ta kendisine dönüşmeden evvel izleyin derim.

Diziyi bu linkten izleyebilirsiniz. https://www.blutv.com.tr/diziler/yabanci/the-handmaids-tale 

İyi seyirler.