The Sinner

Karşınızda 8 bölümlük mini bir dizi var yine, polisiye dram türünde. Dizinin yapımcılığını ve başrolünü Jessica Biel üstlenmiş.

Kitaptan uyarlama bir dizi bu da, kitabımı okumadım, hatta hakkında hiç bir bilgim olmadan Digitürk’te başına rastlayıp ilk bölümünü izledim sonra beni içine çekiverdi.

Konusu kısaca şöyle; Eşi ve küçük çocuğuyla, gayet mütevazi bir hayat yaşayan Cora Tannetti, bir anda azılı bir suçluya dönüşür ve kendisi dahil çevresindeki herkesin hayatını altüst eder.Kimse sebebini anlayamaz ve sadece “şiddet” olarak tanımlarken, Cora’nın tavırlarında, suçludan ziyade, bir gariplik ve geçmişe dayalı bir bağ sezen Dedektif Ambrose, kendisini bu işi çözmeye adar ancak, kendi hayatı ve iç dünyası da hiç sağlıklı ve dengeli değildir. Başroldeki Cora’yı güzeller güzeli Jessica Biel oynuyor ve gayet de başarılı canlandırıyor.

Bir olay yaşanıyor ve sonrasında ilmek ilmek ağır ağır nedenine iniliyor. Dizi ana karakterin psikolojik gelgitlerini sonuna kadar yansıtmayı başarıyor.

Oldukça sürükleyici bir dizi, 40 dakikalık bölümler su gibi akıyor fakat son bölümü hayal kırıklığı onu da belirteyim. Biraz sinir olarak bitirdim ben diziyi. Son bölüme gıcık kapmasam puanım 7.9 olurdu fakat 7.0 de kaldı:) 

Siz de biraz polisiye, biraz gizem dolu, biraz psikolojik bir dizi izlemek isterseniz The Sinner’ı tavsiye ederim.

Dizide sık sık çalan, Cora Tannetti’nin kendisini kaybedip cinayet işlemesine neden olan, insanı 80’lere götüren o güzel şarkı için tıklayınız;
https://www.youtube.com/…dwnr62d4vsjffax6qokpk1ptbc

 

 

https://youtu.be/aoGrnhJCR5c

The Halcyon

Steven Mackintosh ve Olivia Williams‘ın rol aldığı bu dizi 60’ar dakika ve 8 bölümden oluşuyor.

1940’lı yıllarda geçen dizinde İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında Londra sosyetesinin merkezi haline gelen beş yıldızlı bir otelde yaşananlar konu ediliyor. Savaşın Londra’daki toplum, siyaset, ilişkiler ve iş hayatı üzerine etkileri tüm sosyal tabakalar üzerinden yansıtılıyor.

Dizideki sosyal tabakalar biraz aşağıdakiler-yukarıdakiler gibi.

Tarihi ve dönem dizisi severlere ve elbet İngiliz severlere öneriyorum bu diziyi:)  

 

Diziyi bu linkten altyazılı olarak izleyebilirsiniz; https://www.harikadizi8.com/the-halcyon

 

 

Fearless

BBC yapımı Fearless bir suç draması. İlk sezon bitti, ikinci sezonu merakla bekliyoruz. Bir bölüm 45 dakika sürüyor. Açılış jeneriğinde Margaret Thatcher, Tony Blair ve Trump’ın boy göstermesi, hikayenin siyasi bir boyutu olduğunu belli ediyor.

Konusu şöyle; Emma, işin içinden çıkılması zor davaları üstlenen adalet duygusu yoğun bir avukattır. Aldığı davaların çoğunda müvekkilleri suçlulardır. Emma bu sefer başka bir davaya yönelir. 14 yıl önce Linda Simms’i öldürdüğü gerekçesiyle tutuklanarak cezaevine konulan Kevin Russell cezasını çekmeye devam etmektedir. Kevin’ın eski eşi Annie, onun suçsuz olduğunu ve asla bir katil olamayacağını savunmaktadır. Annie’nin Emma’ya ulaşmasından sonra dava tekrar gündeme gelir.

14 yıl önceki cinayetle ilgili kanıtları incelemeye başlayan Emma ayrıca Kevin’ın sorgu kaydını da dinlemeye başlar. Kayıtta yakaladığı şüphe yaratan bir durum neticesinde Kevin’ın suçsuz olabileceğini düşünür. Süreç ilerlerken birçok soru işareti ortadan kalkmaya başlar. Ancak soruların cevaplanmasını istemeyen bazı güçlü insanlar da vardır.

Bir bölümü bile soluk kesmeden geçmiyor. Basit bir tecavüz, öldürme hikayesi gibi başlayan hikaye o kadar çok dallanıyor, budaklanıyor ve büyük resme bağlanıyor ki senaryoya hayran olmamak imkansız! Her daim hakkını aramasını bilen ve sus(turula)mayan avukatımız Emma Banville ise efsane!

Suç ve gizem dizilerinden hoşlanıyorsanız bu dizi tam sizlik. Buradaki linkten altyazılı olarak izleyebilirsiniz; http://www.harikadizi8.com/fearless/1-sezon/1-bolum

İyi seyirler.

 

Apple Tree Yard

Bir BBC One draması olan Apple Tree Yard yine bir kitap uyarlaması, psikolojik gerilim, yazarı Louise Doughty. Diziyi bir kadın yazmış, bir kadın uyarlamış, bir başka kadın da çekmiş.

Konusu şöyle; Yvonne Carmiachel (Emily Watson) iki çocuk annesi evli bir kadındır. Ayrıca genetik alanında oldukça başarılı bir bilim insanıdır. Bir gün kendisine hayran olan gizemli bir adamla tanışır. Adam fazlasıyla çekici birisidir. İkili arasında yakınlaşmalar başlar ve birlikte olurlar. Birbirlerini daha fazla keşfetmek isteyen ikili sözleşerek tekrar buluşurlar. Hayatına yeni bir macera getiren Yvonne Carmiachel’ın bu serüveninde beklenmedik bir olay yaşanır. Uzun zamandır tanıdığı arkadaşı George Selway tarafından tecavüze uğrar. Bu saldırıdan sonra Yvonne için bir kaos başlar.

Dizi, görünmez bir çizgiyi geçtikten sonra ancak ve bir noktadan itibaren, bir hayatın nasıl da aniden kontrolden çıkıverebileceğine şahit olmamızı sağlıyor. İnsanı insan yapan hayatlarımızın ve kurulu düzenlerimizin yok olduğu ana sebep olan şeyin ne aşk ne de tutku olduğunu görüyoruz. Bir gün, nereden geldiğini asla tahmin edemeyeceğimiz suratımıza inen sert bir tokat sayesinde ve hayatımız için ilk defa korkmaya başladığımız andan itibaren geriye kalan tüm bu medeniyet denilen şeyin bir rüya olduğunu anlatıyor Apple Tree Yard.

     

Ellili yaşlarında bir kadının kendini ve cinselliğini yeniden keşfi vaadiyle başlayan hikaye bir anda çok daha büyük şeylerin, suçun, cezanın, adaletin yeniden ve yeniden tanımlandığı bir kadın hikayesine dönüşüyor.

İnsan aklı korku ve şiddet anında çok farklı çalışabiliyor, insanın hayvansı yönünü çok güzel anlatabilmiş dizilerden biri. Psikoloji ve polisiye sevenlerin çok beğeneceğini düşünüyorum.

Diziiy bu linkten altyazılı olarak izleyebilirsiniz; http://www.harikadizi8.com/apple-tree-yard/1-sezon/2-bolum

İyi seyirler.

Lamu Island – Kenya

Kenya’ya gideceğimizi duyan herkes hemen hemen aynı tepkiyi verdi, “Ne işiniz var orada?” ve “Safari mi yapacaksınız?” Ağustos ayı sonunda Kenya’ya gidiş planımız pek çok kimsenin aklına yatmadı çünkü sıcaktan kavrulacağımızı zannediyorlardı. Hiç öyle olmadı diye başlamak istiyorum bu yazıya:)

Kenya’ya 26 Ağustos tarihinde 5 kadın gittik. Planımız Nairobi’den Lamu Island’a geçmekti. O nedenle Nairobi Havalalanı’ndan bir başka havaalanına geçerek planımızı gerçekleştirecektik. Sabaha kadar (5 saat havaalanında kalmak söz konusuydu “aman ne olacak bir yerlere kıvrılırız” dedik ama o hiç öyle olmadı. Fotoğraf ve videolarda da göreceğiniz gibi, maalesef konforu rüyamızda gördük. Jomo Kenyatta Uluslararası Havalimanı’ndan yerel uçuşların yapıldığı Wilson Airport’a geçtik. Sabaha karşı 04.00te orada olduğumuzdan ve her yer saat 06.00’da açıldığından resmen sokakta kaldık ve donduk. Çünkü Afrika’da kış sonu Ağustos. Hava 11 dereceydi gece. Neyse, sabah 09.00’da Mombasa aktarmalı uçağımızla 2 saat bir yolculuk sonrası Manda Airport’a indik. 50 kişilik, bizim eskimiş 500T otobüslerin konforunda bir uçakla yaptık bu yolculuğu. Manda Airport’tan çıkışta uzun mendirek gibi bir yol var ve yolun sonunda denizde bekleyen teknelere bavullarımız yüklendi Lamu’ya doğru yola çıktık. 15-20 dk bir yolculuk sonrasında Lamu Ada’sına vardık. Ada’da taşıt yok, bisiklet dahil. Sadece eşekler var, ada eşek dolu (3000 civarında eşek varmış). Taşıma onlarla sağlanıyor. Ah canlarım benim, güzel gözlü canparelerim… Çok üzüldüm orada yaşadıkları hayata. Detaylara girdikçe anlatacağım.

  

Lamu’daki evimize giden yol kumluydu, buna gerçekten şaşırdık, ara sokaklarda bile kum vardı. Çıplak ayaklıydı neredeyse herkes. Bavullarımızı sırtlarına alan siyahiler önde biz arkada 3 dakika kadar yürüyerek eve vardık. Evimiz İngiliz kolonisinden kalma şahane bir mimari örneğiydi. 4 katlı, avlusunda havuz bulunan, her odası banyolu nefis bir evdi. Eve bayıldık.

http://www.lamuholiday.com/our-houses/jaha-house.html

Hele gecelik ödediğimiz ücreti duyunca siz de bayılacaksınız eminim:) Gecelik 27 euro verdik kişi başı. Buna kahvaltı dahildi.

     

       

Yemeklerimizi evde yemek istedik ve yardımcılarla anlaştık, yandaki evde pişirip bize her gün öğle ve akşam yemeği servis ettiler. Alerjimiz olmadığını, istedikleri her şeyi pişirebileceklerini, yöresel ne varsa yiyebileceğimizi söyledik. Her gün şahane şeyler yedik, ıstakoz, ahtapot, adını bilmediğim balıklar, karides gibi deniz mahsulü ağırlıklı, yanında mutlaka salata ve pilav (jasmin pirincinden, yağsız), sabahları omlet, marmelat, mango, ananas, muz… 6 günlük yemek bedeli olarak kişi başı 50 $ verdik o şahane yemeklere (çay kahve servisleri de buna dahil).

 

1890’da Lamu ve Kenya İngiliz sömürgesi olmuş, Kenya, 1963’te siyasi bağımsızlığını kazanmış ancak Kenya merkezi yönetiminin etkisi düşük kalmış ve Lamu bir dereceye kadar yerel özerkliğe sahip olmaya devam ediyormuş. Lamu’nun ekonomisi 1907’de kaldırılıncaya dek köle ticaretine dayanıyormuş. Şimdilerde Hint Okyanusu üzerinden Orta Doğu ve Hindistan’a gönderilen fildişi , mangrove , kaplumbağa kabukları ve gergedan boynuzları ihracatı ve turizm ile geçiniyorlar.

Ev Lamu’nun Shela denilen tarafındaydı, kolonyal mimarinin, özenle oyulmuş Arap kapılarına sahip süslü avluların, temiz sokakların olduğu iyi kısımda yani. 1. gün evde dinlendikten sonra 2. gün geleneksel işlevlerini koruyan, Doğu Afrika’nın en eski ve en iyi korunmuş Swahili yerleşim bölgesi Lamu Old Town’a geçtik. Lamu Old Town, 2001’de UNESCO Dünya Mirası alanı olarak belirlenmiş. Sözde Unesco korumasındaymış.  Sözde diyorum çünkü hayatımda bu kadar pis bir yer görmedim, Allah da göstermesin! Ne bir şey yiyebildim ne bir şey içebildim ne hediyelik alabildim iğrenmekten! Her yer eşek dışkısı ve idrarıyla kaplı ve insanların ayakları çıplak, o dışkılara basarak her yere girip çıkıyorlar. Dükkanlar izbe, in gibi karanlık ve rutubetli, ahşap oymalar kurtlar tarafından yenmiş, asırlık tozlar üzerilerinde… Önümüzde tepesinde kartonla avokado ve mango taşıyan adam düşüp patlayanları tek tek yine kartona doldurup götürdü ve sanırım onlar sofraya kondu ve yenildi.

Ben bu bölgeye sadece yarım saat tahammül edebildim, bir daha da bu bölgeye geçmedik zaten.

      

3. gün bizi havaalanından adaya getiren Nasir (teknemizin sahibi) ile Manda Adası’na geçtik. Daha önce Vildan araştırmış ve Majlis Resort’u seçmişti günü geçirmemiz için. Manda Adası gerçekten bir cennet! Maldivler havasında, o güzelim mangrov ağaçlarıyla, eşsiz pudra şekeri gibi kumsalıyla, harika tesisleriyle gerçekten gidilip görülesi yerlerden biri. Daha sonraki 3 gün boyunca hep Manda Adası’na geçtik, adayı dolaştık, keşfettk, eşsiz fotoğraflar çektik, Majlis Resort’ta yedik içtik, keyfimize baktık:)

Majlis ucuz bir yer değil. Gitmek isteyenler için adresini buraya ekliyorum.  https://themajlisresorts.com/ Hizmet kalitesi, yemekler, kokteyller bizi çok memnun etti. Zaten işletmeci bir İtalyan. Konaklamak mecburiyetinde değilsiniz, dışarıdan da günübirlik alıyorlar, bizim yaptığımız gibi başka bir yerde kalarak her gün işletmede keyif çatabilirsiniz. Yemeklerin fiyatları ortalama 20-35 $ civarında.

 

Yazının devamı gelecek…