Happy Valley

2014 yapımı polisiye/dram sert, rahatsız edici ve hatta sinir bozucu bir dizi bugünün dizisi. Özellikle ilk sezonu izlerken kendimi yabancılaştırmaya çalışarak izledim. Çok rahatsız edici gelen sahnelerde “bu gerçek değil, şimdi yönetmen şöyle şöyle yap” diyordur diye düşünmeye çalıştım.

Konusu kısaca şöyle; Batı Yorkshire kasabasının Polis Çavuşu Catherine Cawood (Sarah Lancashire) 8 sene önce intihar eden kızının acısını hala unutamamış. Güçlü ve iradeli bir kadın olan Catherine kızının ölümünden sonra torunu Ryan’a kendi bakmak zorunda kalmış. Bu arada kızına tecavüz ederek, intihar süsü verdiğinden şüphelendiği uyuşturucu satıcısı Tommy Lee Royce (James Norton) mahkumluğu sona ermiş kasabaya geri dönmüş. Kasabada uzun süredir uyuşturucu illeti kol geziyor, kız kardeşi Clare’de (Siobhan Finneran) uyuşturucu tedavisi görmüş. Catherine, bir yandan kasabanın uyuşturucu sorunu, diğer yandan kız kardeşinin tedavisi ile uğraşırken kasabada yaşanan bir adam kaçırma olayı işleri iyice çığrından çıkarıyor.

İngilizlerin çıtayı hep yüksek tuttuğunun bir kanıtı bu dizi, oyuncuların her biri ödüllük iş çıkartmış. Çocuklukta yaşanılan şeylerin geleceği şekillendirdiği, insanların başına gelen olumsuz durumların belli bir sınırı olmadığı ve yapılan hataların sadece insanın kendisini değil çevresini de etkilediğini anlatırken aynı zamanda genlerin etkisine dem vurulmuş. Kamu görevi yapan birinin özel meselesini çözmek için gerektiğinde işini kullanması, uyuşturucu maddelerin yukarıda tabir edilenler tarafından kullanıyorsa keyif , diğerleri kullanıyorsa sorun olarak görülmesi gibi ince detaylar göze çarpıyor.

  

IMDB puanı 8.5, İngiliz dizisi sevenler kaçırmasın, kasvete doyacaksınız:))

Diziyi bu adresten izleyebilirsiniz, http://dizipub.com/happy-valley-1-sezon-1-bolum-izle/

 

Sushi severler için vazgeçilmez adres: Ioki

İoki, Kandilli’de iki katlı bir binada. Kendine ait otoparkı ve yaz aylarında keyfini sürebileceğiniz bir terası var. Terası manzaralı, arka tarafı yemyeşil bir koru. Restoranın iç dekorasyonu Japon geleneklerine göre tasarlanmış. Hemen girişte sushi barı var, barın yanında paravanla ayrılmış özel bir oda var ve burada geleneksel bir japon oturma düzeni bulunuyor. Ayrı odada tek bir masa var. Sanki yerde oturuyormuşsunuz gibi geliyor ama aslında masanın altında, normal bir şekilde oturmanızı sağlayacak bir “delik” var. 4 kişiden fazlaysanız orayı isteyin derim.

Şimdi gelelim ne yesek kısmına:) Levrek, Ahtapot, Karides ve Kalamar, Geleneksel Peru Ceviche Sos ile 2 kişilik sunulan Ceviche ‘yi muhakkak deneyin, kesinlikle pişman olmayacaksınız! İçindeki sarımsak, kişniş ve lime inanılmaz.  Tornado, suşi konseptinde ilk kez karşılaştığım ve bayıldığım bir lezzet. Acılı karides tempura da nefis.

Tavuk, et ve balıklardan oluşan ana yemeklerin yanı sıra, nigiri, maki, roll, special roll, sashimi, tempura, noddle, pirinç, çorba, salata, aperatifler ve şefin spesyalleri gibi uzayıp giden bir menüsü var.

Benim en sevmediğim uzakdoğu mutfağının tatlıları. Bilirsiniz, hep kızarmış muz ve kızarmış dondurmadan ibaret lezzetli denilmeyecek standart şeyler giriyor menüye. IOKI mozaik pastayı da sushi kıvamına getirmiş. Sushiye benzetmek için kare kare keserek üzerine bir de çilekten bir kesit koymuş. Sanki soya sosuna batırılmış gibi çikolata sosuna batırarak sushi görünümlü bir tatlı yiyebiliyorsunuz bu sayede:)

Ben alkolden hoşlanmadığımdan sake denemedim ama sıcak ve soğuk sake çeşitleri mevcut.

Gelelim ne ödeyeceğimiz konusuna. Ucuz değil fakat İstanbul’da iyi sushi yapan diğer mekanlara göre daha iyi. Fiyatlar ortalama kişi başı 40-80 TL arasında değişiyor. 

IOKI Kandilli
Kandilli, Kandilli Cad. No:11/A, Üsküdar/İstanbul, Türkiye
Telefon (216) 2022022
Online sipariş için: http://siparis.ioki.com.tr/

Diğer iyi sushi nerede yenir mekanları; Kuruçeşme Inari Sushi Omakase, İş Kule’leri Itsumi, Elmadağ Hori Authentic Japanese, 

Onca yoksulluk varken

Bu roman okuyabileceğiniz en içli romanlardan biri. Ben ilk okuduğumda 24 yaşımdaydım, okurkenki duygularımı bugünmüş gibi hatırlıyorum, Bilgi Üniversitesi Kütüphanesi’nde herkesin içinde hüngür hüngür ağlamıştım kitabı okurken. Okuyup da unutulacak kitaplardan değil bu, etkisi çok daha uzun süreli, hatta hassas yürekler için ömürlük…

Yaşlı ve düşkün bir Yahudi kadınla, akıllı ve hassas bir Arap çocuğunun arasındaki sevgi bağını, aşkı anlatıyor bu roman. İnanılmaz duygu yüklü… Kara mizahla dolu, hüzünlü… Momo’nun sadece bir roman kahramanı olarak kalması ve yeryüzünde hiçbir çocuğun kimsesiz, sahipsiz ve sevgisiz kalmaması dileğiyle devam edelim…

Kitabın üstünde yazar adı olarak Emile Ajar yazıyor ama böyle bir yazar yok aslında. Romain Gary’nin “yalnızca kendim olmaktan bıkmıştım” gerekçesiyle kullandığı takma bir isim bu. Romain Gary çok yetenekli, mutlaka okunması gereken bir yazar, Fransız komünistlerinden, Sovyetlere kızgınlıkları var, ama dünyada kızdığı çok şey var zaten Romain Gary’nin. Ama sanmayın öfkeli, nemrut biri.. Kitaplarında özgün bir mizah anlayışı var, en çarpıcı yerinden yakalayıp, güldürürken sarsan bir tarzı var. 80 yılında tek kurşunla inthar etmiş. Kendini vurmadan önce de mektubunda “Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşça kalın.” demiş.

Gelelim kitabın konusuna; Madam Rosa fahişelerin çocuklarına bakarak geçimini sağlamaya çalışan yaşlı ve hasta bir Yahudidir. Geçmişte kendisi de fahişelik yaparak hayatını kazanmış olan bu kadıncağız Auschwitz’den kurtulmuş ve tüm hayatını o korkunç zamanların tesiri altında, kaygılarla boğuşarak geçirmiştir. Kendisine henüz üç yaşındayken bırakılmış olan on dört yaşındaki Momo ise Arap bir fahişenin çocuğudur. Ne annesi ne de babası hakkında hiçbir şey bilmemektedir. Tek bildiği fahişelik yapan annesi tarafından kendisi için Madam Rosa’ya her ay düzenli para gönderildiğidir. Başka çocuklar gelir, gider ama Momo hep Madam Rosa’nın yanındadır. Bir gün Momo için yapılan ödemeler birdenbire kesiliverir. Ve öyle bir an gelir ki, ikisinin kaderi bir olur. Bir yanda giderek daha yaşlı, hasta ve yoksul Madam Rosa, diğer yanda biricik Madam Rosa’sını kaybedecek olursa ya sokakları ya da yetimhaneyi boylayacak olan Momo. Durumunun fazlasıyla farkında, yaşına göre çok olgun, çok hassas, farklı bir çocuktur Momo.

Sosyal meselelerin arka planında siyasi durumlar da verilmiş. Soykırım, Arap ya da Yahudi düşmanlığı gibi. Fransa’nın sömürgelerinden gelen insanların dramı da dönüyor etrafında, yaşamın küçücük anlarına sıkışmış mutluluklar da. Çok karanlık bir roman bu; ırkçılığın, ayrımcılığın en berrak halini bir çocuğun aklından okuyorsunuz. 

Okuyup da derinden etkilenmemek mümkün değil. 10 yaşındaki bir çocuğun samimiyetini öyle bir yansıtmış ki yer yer beni perişan etti. Filme çekilen ve ülkemizde tiyatrosu yapılan bu romanı da mutlaka okunacaklar listesine almalısınız.

” Sevdiğin yüzünden deli oldun dediler, yaşamın tadını yalnız deliler bilir “dedim .

Big Little Lies

Son zamanlarda izlediğim en sürükleyici ve nefis diziyi yazmaya geldim koşa koşa:)

Bir solukta izledim, zaten epi topu 7 bölümdü, tadı damağımda kaldı. Bir roman uyarlamasıymış, kitabı okumadım ama herhalde güzel uyarlanmış ki bu kadar nefis olmuş. 

    

Dizideki olaylar California’da huzurlu bir sahil kasabasında geçiyor. Güzel evler, sevimli çocuklar, ilgili anneler ve başarılı eşler… Her şey mükemmel görünüyor. Ama sadece görünüyor… Nicole Kidman, Reese Witherspoon, Shailene Woodley ve Alexander Skarsgård gibi efsane bir kadro var bu mini dizide. 
En özet haliyle elimizde bir “Katil kim?” dizisi var. Ondan önce “Kim öldü acaba?” sorusu da var ama Monterey kasabasında yaşanan bir cinayet dizinin merkezini oluşturuyor. Bunu da üç kadın üzerinden anlatıyor. 
Keyifli kadınların, güçlü erkeklerin ve mutlu görünen evliliklerin yaldızları yavaş yavaş dökülmeye başladıkça her karakterin ruhundaki boşlukları, takıntılarını, korkularını, özgüvensizliklerini… izliyoruz.
Karakter tasvirlerinin müthiş yapıldığı bir dizi “Big Little Lies”. Bölüm bitince ara vermek istediğiniz dizilerden değil. Aksine o “tanık olma” duygusunu daha da fazla hissetmek istiyorsunuz. Ben iki günde izledim 7 bölümü fakat bir oturuşta biter vakti olan için:)
Dizinin 2. omurgasını oluşturan çocuklar var tabi bir de. Ziggy ve Cloe sizi yerim diyorum!! Veee bir de müzikler… Kullanılan müziklerin çoğu o anki sahneyle öylesine bütünleşiyor ki, her dinlediğinizde bu diziyi hatırlayacaksınız emin olun. 
Dizideki üçlüden benim dizide en sevdiğim (sanırım özdeşim kurduğum için) karakter Madeline oldu, haksızlığa gelemeyen, sinirli, gerekirse adaleti sağlamak için gözünü karartan bir karakter oluşuyla. 
   
Son söz; öyle diyaloglar var ki insanı içten içe vuruyor, farkında bile olmuyorsun. Mükemmel hayat diye bir şey yok, hiç olmayacak ve insanlar sıradan ama karmaşık hayatlarını yaşamaya çalışırken, diğer sıradan insanlar da o hayatlar hakkında konuşmaya devam edecek.
Trailer için tıklayın:  blob:http://www.hbo.com/a09dae7d-56c9-4b57-9d00-360416cb0f1c
Ve diziyi izlemek için tıklayın: http://m.dizilab.net/big-little-liesbig