Körlük

20. yüzyıl edebiyatının önemli yazarlarından, 1998 yılı Nobel Ödüllü Jose Saramago’nun beni en çok etkileyen eserlerinden biri Körlük.
Saramago bu kitabında toplumsal körlüğü anlatıyor. Tüketim toplumunun tüketme ve sahip olma tutkusuyla körleşmiş insanları, olağanüstü metaforik bir kurguyla anlatıyor.
Körlük metaforunu bir yana bırakırsak, insan doğasındaki vahşilik karşısında tüyleriniz diken diken oluyor bu kitabı okurken.  Kitapta hiçbir isimle öne çıkarılmayan karakterlerle tanışırken aslında felsefe, psikoloji, sosyoloji, din, devlet yönetimi, eşitlik, ayrımcılık, insan hakları, adalet, ahlak, iyilik, kötülük, bencillik vb. daha birçok kavram ve olguyu okuyoruz. İsimsiz karakterlerin aklınıza gelebilecek her türlü farklı sıfatlara haiz olması, karakterleri okurken onları birbirine karıştırmanızı engellediği gibi, ismini dahi bilmediğiniz bu kadar çok karakteri hafızanızdan silememenize sebep oluyor. Kitap bir tokat gibi yüzünüze çarpıyor ve kendi birey ve toplum algınızı günlerce hatta yıllarca yargılamanıza sebep oluyor.
Roman (aynı zamanda film) ismi belirsiz bir şehrin ana caddesinde kırmızı ışıkta duran bir arabanın şöförünün panik cümlesiyle açılıyor: “Kör oldum!” Kitap boyunca birinci kör olarak adlandırılan bu adam, kısa bir zamanda bütün kenti etkisi altına alacak ve beyaz körlük olarak adlandırılacak hastalığın ilk kurbanı, birinci körü eve götüren ve sonrasında da içindeki şeytana uyup arabayı çalan adamsa -ki Saramago roman boyunca ondan oto hırsızı diye bahsediyor- ikinci kurbanı oluyor. Körlük, birinci körü muayene eden doktora da bulaşıyor ve salgın süratle yayılıyor. Bir zaman sonra ilk 6-7 körden oluşan bir grup ve hasta olma olasılığı taşıyan bir başka grup hükümet tarafından, kullanılmayan bir akıl hastanesinde karantina altına alınıyor. 
Bu romanda Saramago evrensel bir sorunu işlediği için yerel özelliklerden itinayla uzak duruyor. Olay, herhangi bir zamanda herhangi bir şehirde geçmiş olabilir, hastalığa yakalananların milliyeti önemli değildir. Evrensel bir paydada buluşturur onları : Hiyerarşik yapının egemen olduğu bir toplum. Körlük salgını işte bu hiyerarşik yapıyı alt üst eder; ya da biz öyle olduğunu zannederiz. Oysa romanın sonunda doktorun cümlesinden öğreniyoruz ki yazar zaten bir kaos ortamında yaşadığımızı düşünmektedir: İnsanlar zaten kördür, sadece bunu bilmezler. İçlerindeki bu ilkel hayvanı ortaya çıkartmak için onları körleştirir. Saramago bu salgını doğal körlükten ayırmak için ona farklı bir ad takar: Beyaz körlük. Salgına yakalananların gözüne bembeyaz bir perde iner, sanki bir süt denizinde yüzüyor gibidirler. Karantina altına alınanları izlerken, bozulan hiyerarşik yapının mikro düzeyde tekrar kuruluşuna tanık oluruz. İnsanların içindeki şiddet eğilimini, güce tapınmayı, hayvani cinsel açlığı gözler önüne serer Saramago. Hastanedeki bu görüntüler, salgının bütün kente yayılması durumunda olacakların bir özeti gibidir. Nitekim tüm şehre yayılan hastalık aynı görüntülerin şehrin her tarafında görülmesine neden olur. Köpek çeteleri gibi gezen beyaz kör çeteleri bir lokma yemek için birbirlerini linç ederler, kim nerede yer bulursa orada yaşamaya başlar. Karantinadaki belirsizlik, korku ve kaos bütün kente yayılmıştır artık. Romanın sonunda Saramago, modern yaşantı dediğimizin de bundan bir farkı olmadığını romanın sonunda doktora söylettiği cümlelerle belirtir.
“Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük. Gören körler mi, gördüğü halde görmeyen körler…”
Kitabı bitirdiğinizde, devamı gibi okunabilecek “Görmek” kitabına başlayabilirsiniz… İyi okumalar ve düşünmeler…

Club Quartier Moda ve yeni lezzet noktaları

Moda’daki Saint Joseph’liler Derneği geçen yıl kapsamlı bir tadilattan sonra Club Quartier adıyla bir tesis açtı. Ağaçlar, çiçeklerle dolu yemyeşil bir alanda oturup yemeğinizi yemek için nefis bir ortam. Tesiste birbirinden güzel 3 adet de restoran var. 

Brunelle’de, Akdeniz mutfağı ağırlıklı, açık büfe kahvaltıdan burger ve risotto’ya, günün her saati sipariş verilebilecek seçenekler var. Diğer mekan Pavio taş fırınından çıkan leziz pizzaları ve özel salataları ile tam bir İtalyan. Yedi Masa ise bildiğiniz rakıcı! İzole, huzurlu bir mekan arıyorsanız tam size göre. Gerçekten yedi tane masa var içinde ve mezeler leziz. 

Restoranlara gidebilmek için üye olmanıza gerek yok, Club Quartier’nin bünyesindeki restoranlar herkese açık.

 

Brunelle  http://brunellerestaurant.com/

  

Geniş iç mekânı ve bahçe masalarının düzenlemesi sayesinde, yemeğinizin tadını yan masada konuşulanlara kulak misafiri olmak zorunda kalmadan çıkarabiliyorsunuz. Havuza nazır bahçesi ile sıcak yaz akşamları için serin buluşma noktası. Kına, Cafe de Paris soslu bonfile, dana bourguignon, milföy kaplı mantar çorbası, mont blanc ve opera pastanın Brunelle’de tercih edilen lezzetlerin başında geliyormuş. 

 

Yedi Masa  http://yedimasa.com/  

Yedimasa meyhanesi cam duvarları olan bir kulübeden ibaret aslında. Toplamda sadece 28 kişiyi kaldırabilen masalardan biri iki kişilik ve hayli romantik bir konumda. Meyhane klasiklerinin hakkını veriyor. Ayrıcalıklı ortamına rağmen fiyatlar fahiş değil. Karidesini ve topiğini sofradan eksik etmeyin:)

Günlük hazırlanan mezeleriyle, otlarıyla Ege’yi yaşatırken, kalkan, sinarit, mercan, karagöz, Barbun, dil, fener, kalamarı, ahtapotu artık o gün ne çıkarsa düsturuyla hareket ediyorlar. Mezelerinin yanında, sıcaklardan 160 gr’lık ahtapot bacağı ile hazırlanan beğendili ahtapot, yaprak tava ciğeri ve baklava bohçası tavsiye:)

 

Ristorante Pavio

Tatlı bir mahalle işletmesi ruhuyla, taş fırından çıkan leziz pizzalarıyla yeşillikler içindeki kış bahçesinde huzur veriyor. İtalyan ustaların elinden çıkan pizza fırınıyla, ev yapımı taze makarnalarıyla, atıştırmalıklarıyla, serinletici kokteylleriyle, tiramisu’suyla tam bir İtalyan iken haftanın her günü sunulan serpme kahvaltısı Anadolu’yu Moda’ya taşıyor. Menüyü de aşağıya ekliyorum ki fiyatlar hakkında da bilginiz olsun:)

 

 

Ristorante Pavio, Moda Menü

Böyle gelmiş Böyle gitmez (Aziz Nesin’in yaşam öyküsü)

Aziz Nesin deyince akla hemen gülmece gelir… Bir de aptallık yüzdesi üzerine ünlü cümlesi. Aziz Nesin hakkında olumlu ya da olumsuz yorum yapmadan önce okunması gereken bir seri var. Gerçek Aziz Nesin’i tanımak için Aziz Nesin’in üç kitaptan oluşan otobiyografik serisi “Böyle gelmiş Böyle gitmez” mutlaka okunmalı. Birinci cilt (Yol), yoksul bir evde doğumundan ilk aşkına, okuma yazmayı öğrenmesinden annesini kaybettiği 12 yaşına dek geçen hayatını anlatıyor.

Kitap bu şiirle başlıyor;

“Bütün anneler, annelerin en güzeli,
Sen, en güzellerin güzeli.
Onüçünde evlendin,
Onbeşinde beni doğurdun,
Yirmialtı yaşındaydın,
Yaşamadan öldün.
Sevgi taşan bu yüreği sana borçluyum.
Bir resmin bile yok bende,
Fotoğraf çektirmek günahtı.
Ne sinema seyrettin, ne tiyatro.
Elektrik, havagazı, su, soba,
Ve karyola bile yoktu evinde.
Denize giremedin,
Okuma yazma bilmedin.
Güzel gözlerin,
Kara peçenin arkasından baktı dünyaya.
Yirmialtı yaşındayken
Yaşamadan öldün…
Anneler artık yaşamadan ölmeyecek…
Böyle gelmiş,
Ama böyle gitmeyecek!”
Aziz Nesin’in kendi hayat hikayesini anlatırken, çoğunluğun da hikayesini, ülkenin yapısını da anlatıyor hepimize, sarsılmadan okumak mümkün değil, okurken pek çok yerde gözyaşlarıma hakim olamadım.

Aziz Nesin’i, Aziz Nesin yapan çektiği sıkıntılar, sevdiklerini kaybetmenin verdiği hüzün, yokluğun yoksulluğun ağırlığıymış. Ona duyduğum sevgi ve saygı daha da arttı. Eğer yaşadıkları çocukluğundakilerle sınırlı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Gençliğini, askeri okulda okurken yaşadıklarını 2. ciltte anlatıyor (Yokuşun başı). Birinci cildi şaşkınlık ve üzüntü ile okudum, ikinci cildi ise öfkeyle…

Aziz Nesin’i çocukluğunun bir kısmında gittiği Mevlevi dergahı, kendisine ders veren ilerici Galip Derviş, 8 yaşında hafız olması,  Abdülhamit yanlısı ama Kurtuluş Savaşı’na katılmış tutucu bir baba, ana baba nedir bilmeden büyümeye çalışmış, evlatlık verilmiş, evlendirilmiş, verem olmuş bir anne… Küçücük yaşına rağmen çileler içinde yaşayan küçücük bir kız kardeş, İstanbul’un kıyı köşesindeki odalarda geçen bir çocukluk. Darüşşafaka’yı terk etmiş olmak… Böylesi bir hikayeyi içiniz ezile ezile okuyup, 12 yaşına kadar geçen çocukluğunu öğreniyorsunuz ilk ciltte. Futbol ve bilye oynayamayan bir erkek çocuğu Mehmet Nusret Nesin. Sokağa çıkmasına izin verilmemiş, çıksa aşağılık kompleksiyle katılamamış aralarına, her şeyin üstünden gelebilmek için kendini büyük olarak kabul etmiş.

“Çoğumuz kendi suçumuzmuş gibi yoksulluğumuzdan utanırız. Ben de yıllarca yoksulluk ayıbımdan utandım, taa yazar olana dek… Çoğunluğun yoksul olduğu ülkede, yoksulluğun değil, varlıklılığın daha utanılası olduğunu yazarlığa başlayınca anladım.”

Gözünü budaktan sakınmayan dili ve kalemi yüzünden, yaşantısı boyunca birçok kez haksız yere toplumsal, hukuksal ve fiziksel saldırılarla karşılaşan Nesin, yine de doğru bildiğini söylemeye devam etmiş, Türk toplumunun gelenekselleşmiş ve kurumsallaşmış yanlışlarına düşünceleriyle, korkusuz kalemiyle yılmadan başkaldırmış. Böyle gelmişse de böyle gitmesin diye, işte böyle insanlara ihtiyacımız var bizim!

Okursun, okursun da, ağlamak niye! diyenler için;

” mahalle mektebi uzak… kış, soğuk, kar… paltom yok…
üşüyorum, ellerim donuyor.
annem haki renkli kalın bezden bir çanta dikti bana.
kitabımı, defterimi çantama koyuyorum.
soğukta elim üşüdüğünden çantayı tutamazdım, kolumun altına sıkıştırırdım; soğuktan korunmak için elimi de çantanın altına alırdım.
okul dönüşü eve gelince ellerim sızım sızım sızlar… bir akşam, eve geldim yine, annem: “çantan nerde?” dedi.
eğilip kolumun altına baktım, çanta yok… yolda, soğuktan elim uyuşmuş, parmaklarım duyarlığını yitirmiş, çantanın düştüğünden haberim bile olmamış. dönüp baktım, aradım geçtiğim yolları; çanta yok…
babam bu olayı, sonraları çok başka türlü anlatırdı: “yepyeni bir çanta almıştım… çok pahalı bir çanta… çok güzel bir çanta… sağlam çanta… üç gözü vardı çantanın… hem de kilidi vardı çantanın… o güzelim çantayı taşıdığı ilk gün yolda düşürmemiş mi elleri üşüyüp de… vah benim oğlum… ‘çantan nerde?’ diye sorup da kolunun altında göremeyince çantayı, başladı ağlamaya… ‘ağlama oğlum, ben sana daha iyisini alırım’ dedim. daha güzel bir çanta aldım…“
babam böyle anlatırdı; anlata anlata, bu anlattıklarına iyice inanmıştı. babam, içinden geçenleri, dileğini anlatıyordu. dileğini olmuş sanıp, inanarak anlatıyordu. hiç bir zaman: baba öyle değildi diyemedim.
o, gülerek anlatırdı, ben de gülerek dinlerdim.
çoğumuz kendi suçumuzmuş gibi yoksulluğumuzdan utanırız. ben de yıllarca yoksulluk ayıbımdan utandım, taa yazar olana dek… çoğunluğun yoksul olduğu ülkede, yoksulluğun değil, varlıklılığın daha utanılası olduğunu yazarlığa başlayınca anladım.”

Okuduğum en güzel otobiyografi olmasının yanında lise yıllarımda  “samimiyet” namına çok şey öğrendiğim bir eserdi. Okuyunuz, okutunuz, şiddetle tavsiye ederim!

Boşanma oranları ve çalışan kadın korelasyonu

TR de boşanmaların artmasıyla alakalı kadınlara kalmış ihale, kadınlar ekonomik özgürlüğü ele geçirince artmış boşanmalar.

Vay efendim eşler tahammül etmezse evlilik nasıl yürürmüş!? Öyle yürüyen evliliklere evlilik mi denir? Mesela kadının ömür boyu kahır çektiği, aşağılandığı, dövüldüğü, kocanın kendi keyfinde geçirdiği bir hayat, hayat mıydı eskiden o kadınlar için? Öyle bir evlilikte kadın mutlu muydu?

Niye tahammül eden erkek değildi? Niye erkekler hep tahammülsüzdü, hep aksiydi, hep sertti, hep gözü dışarıdaydı? Neden ‘nasıl olsa gidecek yeri yok’ diye karılarına çektirmedikleri kalmadı?

Peki annelerinin eziyet çektiği, ağladığı bir evde çocuklar mutlu mu büyüdü? Ruh sağlıkları yerinde miydi?

Varsın öyle evlilikler yürümesin zaten!

Benim görüşüm; kadın özgürleştikçe, kendi ayakları üzerinde durdukça, boşanmalar arttıkça; erkekler de kadının kendi malları olmadığını anlayacaklar el mecbur!
Kimsenin ‘evlilikte katlanmak zorundasın’a sığınarak tek bir damla göz yaşı döktürmeye hakkı yok. Kahır çekmek, mutsuz bir ömür geçirmek, kendini unutmak için evlenmiyor kadınlar.

Keşke anneannelerimizin, babaannelerimizin de imkanı olsaymış da tahammül etmeselermiş o adamlara. Belki o zaman anne babası ayrı ama mutlu ve akıl sağlığı yerinde bireyler olarak, daha güvenli daha huzurlu daha az şiddete meyilli bir millet olurmuşuz.

Hop-Çiki- Yaya Polisiyesi

‘Muhafazakâr toplumumuzun’ henüz buna hazır olmamasından kaynaklı yok sayılan bir seriden bahsetmek istiyorum bu yazıda. Toplam yedi kitaplık bir polisiye serisi (7 kitap) Hop-Çiki- Yaya Polisiyesi. Eşcinsellik üzerine yazılmış dilimizdeki en cüretkar metinlerden. Kitaptaki karakterlerin tamamı travestiler ve transeksüellerden oluşuyor. 

Aykırı, beklenmedik, zekice ve çokça eğlenceli bir seri bu. Aynı yazarı gibi… 

Burçak (esas kız/oğlan), Gönül, Damper Jale, Ponpon, Müjde ve daha adını hatırlamadığım birçok travesti de seride yer alıyor ve bıyıklı ama rujlu, 45 numara ayakta topuklu ayakkabılı, 1.90 cm boya mini etekli bir hafiye gurubu…

Karakterler farklı sınıfsal köken ve kesimlerden. Ponpon gibi gayet aristokrat bir aileden gelenlerden, Gönül gibi İstanbul’un köhne mahallelerinden birinde son derece sıradan bir ev kadını hayatı yaşayanına, gündüz devlet memurluğu yapıp gece sahne alanlardan, görece geleceğini kurtararak travestilerin ağdacılığına geçenlerine kadar geniş bir yelpazeden insanlar var romanda.

Hop-Çiki-Yaya polisiye dizisindeki benim en eğlenceli ve sağlam kurulmuş bulduğum karakter Gönül. Gönül ilk kitaptan itibaren gerek kılık kıyafetiyle, gerek konuşmasıyla romanlardaki güldürücü, kimi zaman iç acıtıcı, kimi zaman da sinirleri zorlayıcı bir karakter. Yalnızca bir travesti değil diğer yandan görgüsüzlük, kabalık ve saflık timsali. Densiz, müstehcen ve ‘sıradan’. Sözcüklerin sonuna eklenen “lar” ları “ler” yapmasıyla, “a”ları “e”ye çevirmesiyle bir dil bozan.

İlk kitaptan son kitaba kadar kullandığı makyaj malzemeleri, sahnede duruşu, dili kullanmadaki özeniyle kalibresi yüksek bir travesti Ponpon. Gönül ne kadar kaba sabaysa Ponpon o kadar rafine.

Hop-Çiki-Yaya Polisiyelerinin kraliçesi Burçak Veral. Anneannesi travesti olduğunu duyunca “bu soyadıyla ancak bu kadar olur” der hakkında.

Rezene çayı, Virgin Mary ve kahve içer. Kendi tanımlamasına göre tüm travestiler gibi Sezen Aksu’dan nefret edip Ajda Pekkan’a tapar. Mesafeli, cool ve oğlansı bir güzellik. Tıpkı hayranı olduğu Audrey Hepburn gibi. İyi müzik dinler, meraklıdır, bilgisayar işlerinden para kazanıp kimi zaman hackerlik düzeyinde çalıştığı olur. Aikido ustasıdır ve bir gay kulübün küçük ortaklı patron müdürlüğünü yapar. Entelektüeldir. Kulüpteki çalışma zamanları dışında erkek kıyafetleri giyer. Kulüpte Audrey Hepburn’ün filmlerinde kullandığı kıyafetleri kostüm edinir kendisine. Otoriterdir. Televizyonu bilgi yarışması izlemek için açar ve iddialıdır bu konuda. Amatör dedektiftir, travesti ve transseksüellerin maktullerden olduğu seri cinayetleri çözer. Kimi zaman Gönül, kimi zaman Ponpon, bazen Cihad2000 yardımcı olur ona. 

Öyle bir karakter yaratılmış ki geleceğin Sherlock Holmes’ü, Hercules Pairot’su olmaya aday. Çünkü gerçekten orijinal. Seri bağımsız okunabilir ancak sırayla okumak daha keyifli olacaktır.
 
Serinin yazarı Mehmet Murat Somer, mühendis, senaryo yazarı, kişisel gelişim eğitmeni ‘hep 27 yaşında’ bir yazar. Kişisel gelişim eğitimleri verdiği bir dönemde çok bunalmış ve kendisini eğlendirmek için girişmiş polisiye yazma işine. Ne iyi etmiş.
 

Hop-Çiki-Yaya bir dönem İstanbul sosyetesinin kullandığı “Hopçikiyayalık yapma” kalıbından çıkmaymış ki yazarın bir söyleşide söylediğine göre “Şorololuk yapma” anlamına geliyormuş.

Hop-Çiki-Yaya Polisiyelerinin Türkiye’de az bilinirliği ya da görmezden gelinmesi ikiyüzlü toplumumuzdan kaynaklanıyor. Mehmet Murat Somer tam da bunu anlatıyor seride. ‘Normal-Anormal’ ikileminde kendilerine hep anormal tanımlaması düşen travestileri, ölümleri dalga geçilerek verilenleri, gördükleri şiddetin halı altına süpürüldüğü steril ortamları, çoğu kez üçüncü sayfa haberlerinde bile yer verilmeyenleri anlatıyor. İçeriden bir bakışla düzgün ve eğlenceli bir dille.

Toplum nezdinde marjinal kabul edilenlerin ‘normaller’ tarafından katledilmesi romanların düğümünü oluşturuyor. Aristokratik, kalburüstü, ortalama gelir seviyesinin üzerinde, muhafazakâr ve toplumun büyük kısmı tarafından gıptayla bakılanlar psikopat ve katil; gay, jigolo, fahişe, travesti, transseksüeller maktul. Toplumun normal ve anormal kavramlarını ters yüz eden bir tarz. Katili genellikle beyaz Türklerden kurguluyor.

Eşcinselliği karikatürize edip nefret objesi yapmayı, görmezden gelip, hastalık olarak kabul etmeyi tercih eden bilumum zevata karşı iyi ki Mehmet Murat Somer edebiyatı var. Burçak Veral LGBT bireyler açısından ne ifade eder bilemem ama benim açımdan şahane bir karakter. Bulduğunuzda alın, kederli olduğunuz bir anda açın bir tanesini ve kahkahalarla okuyun. 

Mehmet Murat Somer’in kitapları pop kültür şahsiyetleri bakımından gerçek birer hazine olduğunu söylemeden de geçmeyeyim.

Bir yanda cinayet, diğer yanda transeksüellerin dünyası, bambaşka hayatlar.
Karakterin iç sesi, anlatım ve dil fevkalade.
 
Serinin Diğer Kitapları : 
#1 Peygamber Cinayetleri
 #2 Buse Cinayeti
#3 Jigolo Cinayeti
#4 Peruklu Cinayetler
#5 Huzur Cinayetleri
#6 Ajda’nın Elmasları
#7 Kaderin Peşinde
 
Yazarla yapılan bir röportajları da ekleyeyim;
 
http://www.pudratozu.com/2014/04/mehmet-murat-somer-unutamayacagm-bir.html
 
https://gununicindenbidilar.com/2008/03/01/mehmet-murat-somer/
 
 

Ayrılık acısı çeken arkadaşın teselli edilmesi

Bugün hepinize ayrılık acısı çeken arkadaşa iyi gelecek faydalı bilgiler vermek peşindeyim:)
İnsan arkadaşını bir noktaya kadar seçebiliyor ama arkadaşının sevgilisi için aynı şeyi söylemek zor. Gönlün ota da boka da konma potansiyeli olduğundan söz konusu sevgiliden tiksinseniz de arkadaşınızın hatırına katlanıyorsunuz. İçinizden “nerden buldu bu malı” deyip, yüzüne bir şey diyemiyorsunuz. Ancak gün geliyor arkadaşınız o sevgiliden ayrılıyor. 

Yooo hemen sevinmeyin! Çünkü o gün ayvayı yediğiniz gün! Ayrılık acısı çeken arkadaşın teselli edilmesi deveye hendek atlatmaktan zor çünkü. 

Avutma seanslarında durum öyle bir hale geliyor ki 2 gün evvel bir kaşık suda boğmak istediğiniz, ayrıldıkları gün kurban kesmeye and içtiğiniz o eski sevgilisini bulup ‘gözünü seveyim bir şans daha ver ona’ diye yalvarasınız geliyor.

Sana kız mı /adam mı yok da boş çıktı, gezdirdiniz olmadı, yedirdiniz olmadı…Geldi sıra kötülemeye; “Senin iki senedir miden bunu nasıl kaldırdı, biz en çok ona hayret ediyorduk. Sırf hatırın için görüşüyorduk, yoksa evlat olsa sevilmez. Hatta yeri gelmişken söyleyeyim, bir ara bana bile yazdı o…” gibi aklınıza ne geliyorsa sayıp döküyorsunuz.

Sonra ne mi oluyor? İki gün sonra hooop barışıyorlar. Arkadaşınız artık sizinle görüşmek istemiyor. Neden? Çünkü arayı yeniden yapıcam diye olduğu gibi öttü sizin cümleleri. Yaaa yaa…

Ya da ne yapılsa olmadı ve barışmadılar. Velhasılı kelam konuştunuz, anlamıyor; barıştırmaya çalıştınız, karşı taraf istemiyor; gezdirdiniz, eğlenmiyor… Ama susmuyor da! Bu durumda şöyle temiz bir dayak onu kendine getirecek en temiz yöntemdir!

 

 

Gelinliğin belindeki o kırmızı kurdele!

Bu ülkede beni çok fazla sinirlendiren adet var ama en iğrençlerinden biri gelinliğin beline bağladıkları o kırmızı kurdele!
Kadıköy Evlendirme Dairesi’nin önünden geçerken gördüm bugün, o kadın adına ben sinirlendim.

Kadının cinsel hayatını ayan beyan insanlara sergilemek bu, kadını erkeğe sunulan paketi açılmamış bir mal olarak görmek bu. Eğer bunu kadın kendi isteğiyle takıyorsa da feci, bekareti bayrak açıp sallandırmak sapkınlıktır, mahremiyetin yırtılmasıdır bana göre, zar varsın dursun yerinde.

Kimse kimsenin namusuna hükmedemez, kimse kimseye kendi ahlak anlayışını dayatamaz. 18 yaşını aşmış bir çocuğun kendi kararını verme hakkı vardır çünkü o artık bir bireydir. Ve namus denen kavram hep kadın üzerinden inşa edilemez. Ayıplar, günahlar,yasaklar hep kadın üzerinden. Namus cinayetine kurban giden kaç erkek var sorarım?

Uzatmayayım, evlenmeye niyeti olanlar, “buyrun anahtar teslim sıfır km kızımız” kurdelesini tekrar bir düşünüp değerlendirin, aşağılattırmayın kendinizi!

İlişki bitiminde yazılan devasa maile dair…

Ekşide gördüm “ilişki bitiminde yazılan devasa mail” başlığını, aklıma geldi benim de eskiler:))

  

O yazışma bitmeyen, bitememiş meseleler yüzündendir. Yazan taraf (özellikle sürekli Whatsup’tan artık yeter, bitti çünkü.. ile başlayan şeyler yazan kişiler) için kati surette bitmemiştir. Bitse bıdıbıdı konuşup durmazsın, ne sesini duymak istersin, ne yüzünü görmek… Açıklama yapmadan bitirir yürür gidersin. Haa bu arada bu yazdığım yüzyüze konuşup bitirenler için geçerli değil, onun sonrası dostluk (yapabilenler için). Ayrıca o ferman gibi yazdığınız metnin karşı tarafa herhangi bir etkisi olduğunu düşünmek sadece saflıktır, onu da bilin, demem o ki yorulmayın.

O mail terkedenin değil terkedilenin yazdığıdır. Canı yananın, umursanılmayanın yazdığıdır. O mail aşamasına gelmeden gözyaşınızı, acınızı önemsememiş, bunları göz önüne alarak deli deli hareketleri bırakın. Akabinde Twitter’dan ”herkes ederi kadar!” tweeti, 3 gün sonra Facebook’dan ”bağlanmayacaksın” temalı şiir ve yazılarla da alemi kendinize güldürmeyin.

Bitmiş. Ağırbaşlı bir kabul ediş iyidir artık bizim yaşlarda.

Zabel

Dün, BGST Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’nun “Zabel” oyununu izledik. Osmanlı toplumunda anti-militarist hareketin öncülerinden Ermeni, sosyalist, feminist kadın yazar Zabel Yesayan’ın Üsküdar’da başlayıp, Sovyetler’de son bulan 60 yıllık uzun mücadele hikayesini 5 kadın çok güzel aktardı bize.

Karanlığa karşı soluksuz bir kavgayı, feminist bir tarihi izledik çoğunlukla duygulanarak. 1915 ve sonrası için çok fazla tanıklık vardı hikayede, Yesayan’ın yaşam öyküsü fonunda bir dönem çok başarılı anlatıldı ve hep bugünü de düşünerek izledim, yazık değişen bir şey yok 100 yıl geçse de diyerek… Kadınlar ve azınlıkların mücadelesi bu topraklarda hiç bitmedi.

Oyunda Zabel Yesayan’ın ağzından duyduğumuz ve oyunun da bir anlamda özeti olan sözle bitireyim “Mücadele vermeden kavga olmaz.” Tavsiyemdir, izleyiniz.
İzlemek isteyenler için bilgi;
11 Nisan Salı 20:00 Boğaziçi Üniversitesi, Demir Demirgil Tiyatro Salonu
14 Nisan Cuma 20:00 Boğaziçi Üniversitesi, Demir Demirgil Tiyatro Salonu
İletişim ve Rezervasyon: 0 506 060 49 13

Le Scaphandre et le papillon – Kelebek ve dalgıç

Bu film, Elle dergisi editörü Jean-Dominique Bauby‘nin gerçek hayat hikayesi. 1995 aralık ayında bir beyin kanaması nedeniyle vücut fonksiyonlarını yitiren elle dergisinin editörü 43 yaşındaki Jean Dominique Bauby’nin ölmeden önce, tek gözünü oynatarak kaleme aldırdığı otobiyografik romanından uyarlanmış film.

Kitabını okumadım, normalde önce kitabı okur sonra filmi izlerim ama bunda tersi oldu. 

Umut etmenin yaşamla bir olduğunu anlatan, izlenmesi gereken güzel bir biyografi filmi. Bir nevi anahtar deliğinden hayata bakmanın filmi bu. 

Konusu kısaca şöyle; Elle dergisinin karizmatik direktörü Jean ani bir beyin kanaması sonucu felç geçirir, 20 gün komada kaldıktan sonra uyanır. Konuşamamakta, yardım olmadan nefes alamamaktadır. Kıpırdatabildiği tek organı, sol göz kapağıdır, bedeninin içine hapsolmuştur. Sadece sol gözünü kullanarak müthiş şeyler yapılabileceğini inanılmaz bir şekilde gösterir bize Jean. 

Bauby kendine geldiğinde, hiçbir uzvunu kıpırdatamadığını fark eder. Locked-in adı verilen felç hastalığına tutulmuştur. Konuşamamakta, yardım olmadan nefes alamamaktadır. Kıpırdatabildiği tek organı, sol göz kapağıdır. Bu sayede basit sorulara evet-hayır karşılıkları verebilir. Bu, dış dünyayla tek bağlantısıdır. 

Bir konuşma terapisti, Bauby’nin daha etkin iletişim kurabilmesi için, harfleri Fransızcadaki kullanılma sıklığına göre sıralar (E, L, A, O, I, N, S, D, vs.) ve yüksek sesle okur. Doğru harfe geldiğinde Bauby göz kırpmakta ve bir sonraki harfe geçilir. Bu yöntemi kullanarak Bauby filmle aynı addaki kitabı yazar.
Filmin önemli bir kısmı, Bauby’nin bakış açısından çekilmiş. Öyle ki, Bauby sorulara cevap vermek için gözünü kırptığında, perde kısa süre kararıyor.
Filmin adındaki dalgıç elbisesi, hareketsiz bedendeki tutsaklığı, kelebek ise her şeye rağmen özgür kalabilen ruhu simgeliyor.

Jean-Do kitabını yazdırırken çekilmiş bir fotoğraf.

Sonuçta izleyin bu filmi. Darmaduman olun. Sonra yeni kararlar alın hayata dair. Çünkü yaşamak için tek bir hayatımız var!

Filmi bu linkten izleyebilirsiniz: http://720pizle.com/izle/altyazi/le-scaphandre-et-le-papillon.html