Aşkın Baharı

Hani derler ya “geldi bahar ayları titredi gönül yayları” diye, bu her bahar aşık olma meselesine dair bir şeyler yazayım dedim. Nisan ve Mayıs’ta sakin olun (lafım başı bağlılara ilkin). Aldatmalara, güzelim ilişkilerin bitmesine, yalnızların kahra düşmesine sebep olan bu bahar deliliğinin nedenlerini anlatacağım size, bu güzel havalar mahvetmeden kendinize mukayyet olun diye bilimsel açıklamayla geldim:)
Öncelikle üremeye ağırlık veren vücudun sinyalleri, koku hormonu feromonların ve hormonların artması, doğanın yenilenmesinin getirdiği enerji aşık olma isteğini arttırıyor ve olura olmaza (genelde hiç olmaza) aşık olunuyor. Fakat o aşk hormonlar nedeniyle mi yoksa gerçek aşk mı değil mi ancak zaman geçince anlaşılıyor. Yani ilkbaharda aşık oldun diyelim, bak bakalım sonbaharda hala aynı kişiye aşık mısın, eğer öyle ise tamam, sen devam et 34:)
Bu dönemde aldatmaların artma nedeni bağlanma hormonu olan vazopressin. Bahar aylarında dengesiz bir şekilde salgılanıyor, yani, vücudumuzda çokça bulunurken birden azalabiliyor. Bu da vücudumuzun kendini yenilemesiyle alakalı bir durum. Aman suç bende değil hormondaymış derseniz, aşk bile olup olmadığı belli olmayan (bir üst paragrafta anlattım) bir şeyin peşinden koşarken evdeki bulgurdan da oluverirsiniz demiş olayım. Bu dönemde başlayan ilişkilerin çoğu kısa bir zaman sonra bitmeye mahkum. Nisan, Mayıs aylarını sevgilisiz geçirmenin güçlüklerine göğüs germek zorunda kalsanız da nihayetinde Haziran gelecek, metin olun. Bahar aşkları baharın geçip gitmesiyle beraber sorunlara teşne olacak, siz köşenize çekilip onları izlerseniz, bahardan sizin gibi aşksız çıkmış bir dünya karşı cins olduğunu da fark edeceksiniz. Artık ondan sonrası size kalmış!:)

https://www.youtube.com/watch?v=Mprdwfo9OlQ&feature=youtu.be

Dijital Şiddet

Sosyal medya yaygınlaştığından beri ortaya çıkan bir şiddet türü var “Dijital Şiddet”. Bunun pek çok boyutu var ama ben ilişkiler boyutuna değinmek istiyorum bugün.

Bazı ilişkilerin bitmesine yol açıyor bu şiddet türü. Çoğumuz ise şiddete uğradığının bile farkına varmadan o ilişkiyi sürdürüyor. Masum gibi görünüyor çoğunuza ama şiddetin masumu olmaz. Kimsenin size bunu yapmasına izin vermeyin, kendinize saygınız olsun, alanınızı korumayı bilin.

Farkına bile varılmayan şiddet türlerinden bazı örnekler vereyim şimdi; sosyal medyada kiminle arkadaş olduğunuza karışılması, sosyal medya şifrenizin istenmesi veya çalınması, sürekli mesaj atılması veya arama yapılması, hoşunuza gitmeyecek veya sizi utandıracak şeylerin paylaşılması. Mesela çirkin çıktığınız bir fotoğrafınızın uyarmanıza rağmen paylaşılması ve etiketlenmeniz, veya özelde mesajlaşmak, konuşmak varken direk duvarınıza tuhaf şeyler yazılması, telefonunuzun karıştırılması, sizi kontrol etmek için arama, mesaj ve fotoğraflarınıza bakılması, sizden sürekli konumunuzun gönderilmesini istenmesi birer dijital şiddettir.

Bu saydıklarım birbirine güven problemi yaşayan çiftler arasında yaygın şeyler ve bizim toplumumuza normalleştirilmiş durumda bu tavır. Fakat normal değil arkadaşlar, hiç normal değil ! Dijital şiddetin eş, dost, akraba, sevgili bahanesiyle sizlere uygulanmasına izin vermeyin (siz yapıyorsanız herhalde bu yazıdan sonra yapmazsınız-umarım-). Bunların yapılmasıyla bu bağların kuvvetlenme ihtimali yok. Güven ilişkisi kuramadığınız insanlarla yollarınızı ayırmanızda fayda var.  Bu eşiniz dahi olsa! 

Dijital şiddet de fiziksel şiddet gibi suçtur! 

Karaköy Ma’Na

Mustafa Abi’nin (Mustafa Alabora) doğum günü yemeği vesilesiyle tanıştım ben Ma’na ile. Banu (Banu Zeytinoğlu, Mustafa Alabora’nın eşi olur) yine eşsiz bir mekan seçmişti doğum günü organizasyonu için. Mekanı, mezeleri ve hizmeti  kadar beğendim ki, yazmadan edemedim. Meyhane sohbeti sevenler, kaliteli mekan arayışında olanlar için tavsiye niteliğinde bu yazı.

Ma’na, Rıhtım Caddesi’nde Fransız Geçidi’nin sağ tarafında. Ulaşım da oldukça kolay yani. Anadolu Yakası’nda oturanlar için de bir vapura bakar:) Hem alkollü araba kullanmamış hem trafiğe girmemiş olursunuz. 

  

Masalarındaki sakız beyazı örtüler, duvarlarındaki eski fotoğraflar, barın üstündeki fayanslarla nostaljik bir havası var mekanın ve oldukça uzun bir rakı listesine sahip, neredeyse Türkiye’de üretilen bütün rakılar var. Ayrıca burada önemli bir gelenek hala sürdürülüyor, rakınız bitmemişse eğer üstüne isminiz yazılıyor ve en az üç ay boyunca sizin için saklanıyor. 

İstanbul’un eski meyhanelerine özlem duyanlardansanız tam size göre. Tam anlamıyla geleneksel bir meyhane. Bilin ki Ma’Nâ’da balık yok ama Mutabel, ıspanak kökü, tarama, topik, domatesli pastırma turşusu, yaprak ciğer, mücver, meyhane pilavı, beğendili kuzu dilimleri, fıstıklı balık köftesi, kaskarikas gibi eşsiz lezzetler var. Müziğin sesinin kısıklığı da ayrı bir övgüyü hak ediyor bence. Ve ekip müthiş ilgili ve yanında ekstra bilgili:)

Sağ olsun Banu, sayesinde nefis bir mekan keşfetmiş olduk. Benim gibi oraya ilk giden ve mekana bayılan davetli çoktu. Bilgiyi ve güzelliği kendine saklayanlardan değilim, ben de sizinle paylaşayım bu güzelliği dedim. Gidip deneyeceklere şimdiden afiyet olsun. 

Not: Dış mekanı da oldukça büyük, sigara tiryakilerine bildirmiş olayım.

http://www.karakoymana.com/

Victoria

Yine bir dönem dizisi önerisi yazıyorum:) Seviyorum, yapacak bir şey yok.

Dizi, 18 yaşında tahta çıkan ve tarihe damgasını vurmayı ihmal etmeyen Kraliçe Victoria’nın hikâyesini anlatıyor. 19. yüzyılda 63 yıl yedi aylık bir süreyle hükümdarlık süren Victoria’nın, çocukluğunu geride bırakarak amcası IV. William’ın ölümü üzerine, 20 Haziran 1837 tarihinde tahta çıkmasıyla başlıyor.

 

Başlangıçta tecrübesizliği nedeniyle hatalar yapıyor ama o pöti boyuna fazla gelen bir akla sahip kraliçemiz:) Önceleri, henüz tecrübe kazanmamışken, dönemin başbakanı Lord Melbourne’un danışmanlığında idare ediyor, ikilinin bu yakınlığı farklı dedikodulara sebep oluyor (fesat her dönemde fesat anacım). Ardından aslen kuzeni olan yakışıklı mı yakışıklı Prens Albert devreye giriyor, ikili arasında alevlenen aşk, evlilikle sonuçlanıyor. Sonrasını anlatmak spoiler vermek olacak (aslında tarih bilenler sonrasını da biliyor ama) o nedenle kısa kesiyorum.

Victoria yalnızca 8 bölümlük bir mini seri olarak planlanmasına rağmen devamının çekilmesine karar verilmiş. Ben ilk sezonu izledim ve beğendim. Dönem dizisi sever olarak pek çok diziye fark atar diyorum. Tek eleştirim o mavi lenslere. Yani başka bir oyuncu yok muydu mavi gözlü? Neden lens!? Neyse, kadı kızında da kusur var diyerek adres veriyorum, diziyi seyretmek isteyenler blutv’den izleyebilir.

Şimdiden iyi seyirler sevgili dönem dizisi severler:)

The Crown

Tam da izleyecek dizi kalmadı diye üzülürken karşıma çıkan muhteşem bir dönem dizisi The Crown. IMDB puanı da 9.0 zaten, benim ekstra bir şey söylememi gerektirmeyecek bir puan:)

Bu yazımı yazarken hala hayatta olan, sağlık sorunları ile mücadele eden 90 yaşındaki dünyanın en yaşlı, Britanya’da en uzun hüküm süren hükümdarı II.Elizabeth ‘in 1947 yılında tahta çıkması ve devamında gelişen olayları konu alıyor dizi.

Savaş sonrası İngiltere’nin kaderini belirleyen başbakanlarının yaşadıklarını anlatan biyografik bir hikaye. İngiltere Kraliçesi Elizabeth II‘ın evliliği ve tahta geçmesi sonrası 10 yıllık dönem esas alınmış.

Kısaca konusu şöyle; Elizabeth, tahtın varisi amcası VIII. Edward olduğundan yönetime geleceğini hiç düşünmez ve rahat bir çocukluk geçirir. Amcası, ABD’li Wallis Warferd Simpson ile evlenebilmek için tahttan çekilmiş ve birden hayatı altüst olmuştur. Babası VI.George tahta oturunca babasından sonraki varis durumuna gelmiştir ve özel eğitim almaya başlamıştır.

Uzaktan kuzeni Philip ile evlenir ve eşinin görevi dolayısıyla iki çocukları ile birlikte Malta’da yaşamaya başlarlar. Babasının hastalanması dolayısı ile devlet işlerine yardım etmek için saraya dönerler. Babası, hastalığının kanser olduğunu öğrenmesi ile birlikte Lilibeth’in devlet işlerine daha çok karışması ve öğrenmesi için onu destekler.

The Crown dizisi sadece Buckingham Sarayı değil aynı zamanda 10 Downing Street içerisinde yaşanan olayları da ekranlara getiriyor.

Kraliçe Elizabeth’i ”azize” noktasına çıkaran, şirinleştiren ve sempati uyandıran bir yapım beklemeyin. Aksine aşırı kuralcılığı, zor kararlar alırken ”insani yönlerini” geride tutarak protokol meraklısı devlet görevlilerinin aklına uyması, neredeyse köhneleşmiş bir yapıda yenilik yapmaması, hatta halkı ve ailesini bile kraliyet kurallarının arkasına itmesi nedeniyle ekran karşısında ona sık sık hiddetleneceksiniz.

Ama henüz 25 yaşındaki bir kadının tahta çıkmak gibi zorlu bir görevi üstlendiğinde ne kadar korktuğunu, sık sık katı kuralların arkasına sığınsa onun da kaygıları, hisleri olabileceğini, ne kadar zorlandığını da izliyoruz. Koskoca İngiltere Kraliçesi’nin kendi ”özel sekreterini” bile seçemeyecek kadar kurallarla elinin kolunun bağlı olmasının, eşini, kardeşini karşısına almasının, taç, taht uğruna ”kendini yitirmesinin” öyküsü The Crown.

Yan karekterlere değinelim biraz da. Philip Mountbatten, eşinin ”gölgesinde” kaldığı için yaşamı boyunca sadece kraliçeyi izleyen ”boylu, poslu, yakışıklı bir figür” olarak biliniyor. Ancak dizide bütün yaşadıklarının onda nasıl yaralar açtığı, eşini sık sık halka kulak verip protokol kurallarını biraz yumuşatması için uyarmasına karşın sözlerinin hep göz ardı edildiği, çocuklarıyla ise Kraliçe’den çok onun ilgilendiği, kısacası Elizabeth uğruna kariyerini, soyadını, hatta yaşamını geride bırakan bir adamın hikayesi işleniyor.

Über renkli giysilerine rağmen ”hiç de renkli olmayan” Elizabeth’e karşılık gezmeyi, eğlenmeyi, fotoğraf çekmeyi, pilotluğu seven Philip, bu öyküdeki asıl renkli karakter. Halen 95 yaşında olan Philip’in dizinin bir sahnesinde Elizabeth’e, ”Ordunun, donanmanın, hükümetin başı olmayı bir defa olsun unutsan. Sevdiklerini, halkını, aileni bunların önüne koysan. Yaşayan, nefes alan bir kadın olsan” sözleri de dizinin özeti sanki…

Önce babası 6. George’un, sonra da Elizabeth’in özel kalem müdürü olan Tommy Lascelles, bizim yerli senaristler için arayıp da bulunmaz bir memba. Entrika, ayak oyunları, dolap çevirme, nifak sokma, dedikodu hemen hepsi onda mevcut.

Bu arada dizide John Lithgow tarafından canlandırılan Churchill’in 80’li yaşlarını izliyoruz. II. Dünya Savaşı’nda oynadığı rolle dünya tarihine yön veren ”purolu başbakan” Winston Churchill’in ”en düşkün” yılları diyebileceğimiz dönemini başarıyla işleyen The Crown, ”inatla koltuğunu bırakmayan” başbakan portresini çizerken  Lithgow’un oyun gücünün de  sayesinde kimi zaman gözleri yaşartacak sahnelere imza atıyor. Özellikle dizinin 9. bölümündeki Churchill sahnelerini dikkatle izlemenizi tavsiye ederim.

Dönemin ve saray atmosferinin çok iyi yansıtıltıldığı The Crown için sadece İngiltere değil birçok başka ülkede de çekimler yapılmış. En büyük özelliği saraya, kraliçeye, protokole ve monarşiye ”sert bir ayna” tutması…

Not: Kraliçe Elizabeth’in gerçekten iddia edildiği gibi Mısırlı Dodi el Fayed’den hamile kalması sebebiyle prenslere ”Mısırlı kardeş” getireceği için Diana’yı öldürtüp öldürtmediği dizi boyunca hep aklımdaki soruydu.

Ek bilgiler: İngiliz Kraliyet ailesinin 1500 yıllık tarihinde şimdiye kadar 66 hükümdar vardır, bunlardan 6 tanesi kraliçedir. Kraliçelerin yönetimleri İngilizlere hep uğurlu gelmiş.

Son söz, sarayda yaşanan entrikalar, aşklar ve İngiltere’nin siyasi hayatına yön veren olayları izlemek isteyenler buyursun diziyi bu linkten izlesin ; http://dizipub.com/the-crown-1-sezon-1-bolum/#