The Young Pope

2016’nın en iyi yeni dizisi “The Young Pope”. Tarihteki ilk Amerikan Papa’nın hikayesi. Yönetmen Paolo Sorrentino, başrolde Jude Law, Diane Keaton, Javier Camara var.

Jude Law, yani Lenny Bellardo, “en genç” ve “ilk Amerikalı” sıfatlarıyla papa oluyor ve Pius XIII ismini alıyor. Alışılan papalardan farklı Pius XIII, Vatikan’ı şoka uğratan bir dini lider; makamında sigara içiyor, parmak arası terliklerle geziyor…

Hiçbir tarihsel gerçekliğe dayanmayan bir karakter olan ve Amerikalı ilk papa olarak canlandırılan Law’ın gizemli, her an ne olacağı kestirilemeyen havası ise canlandırdığı karaktere tabiri caizse cuk oturuyor.
Sürekli sigara ve diet kola içerek, parmak arası terliklerle ortada gezse de; aslında göründüğünün aksine oldukça otoriter, katı fikirli bir papa. Vatikan’da kendi kurallarını koymak için pek çok ayağı kaydırmak için planları var. Kendisini büyüten ve aynı zamanda baş danışmanı da olan Rahibe Mary (Diane Keaton) ile olan diyaloglarından da mücadelesinin hiç de masum olmayacağı anlaşılıyor. Dizi, Belardo’nun gördüğü bir rüya ile açılıyor ve bu rüya bize diziyi şekillendirecek olan tüm mesajları da veriyor.

Tüm oyunculuklar ders gibi ama ben başrol Jude Law’dan bahsetmek istiyorum. Çünkü o hep kendisinden bahsedilsin isteyen bir papa. Adını bile Mussolini yanlısı konzervatif Pius XII’nin devamı olmak arzusuyla Pius XIII olarak seçmiş. Bir papa olarak kilisede yapmak istediklerinden nefret edebilirsiniz ama bir yandan da uğraştığı çocukluk travmalarından dolayı ona sempati duyacaksınız. Bu arada Pius XIII’ün kıyafetlerinin gerçek Papa’nın kıyafetlerinden sorumlu Vatikan terzisi tarafından tasarlandığını da ekleyeyim.

Dizi birbirinden güzel Roma sahneleriyle dolu ama yeri gelmişken söylemek gerek, aslında hiçbir bölüm Vatikan’da çekilmemiş. Sistine Şapeli de dahil olmak üzere her yer sıfırdan yaratılmış.

Dizinin satirik bir dili var ve düşünmeye sevk ediyor, aynı anda dini, kurumları ve tanrıyı hem yüceltip hem de onlarla dalga geçiyor. Bellardo, kendisinin de söylediği gibi hem kötü hem de iyi. Hem tanrıya yürekten inanıyor ve hatta gerçekleştirdiği mucizelerle tanrıyla bir bağlantısı olduğunu gösteriyor, hem de tanrının varlığını sorguluyor.

Kendine, ondan önceki dini liderler yerine, Daft Punk gibi müzik grupları ya da Kubrick gibi yönetmenleri örnek alan, yenilikçi ve küstah Amerikalı bir yetimin neler yaptığını merak edenler diziyi izlesin derim. Blutv’de 7 günlük üyelik ücretsiz, diziyi oradan izleyebilirsiniz.

Sevdiklerinize Elektronik Tebrik Kartı Gönderin

kartyolla.com sitesi bugünden itibaren yayında!

Tebrik kartı gönderme kültürünü yaşatmak amacıyla dijital çağa da ayak uydurarak oluşturulan elektronik tebrik kartı gönderebileceğiniz bu site artık yayında.

X ve daha eski jenerasyonlar hatırlayacaktır, özellikle yeni yılda sevdiklerimiz için özenle yeni yıl kartları seçer ve internet ve dijital çağ henüz hakim değilken normal posta ile gönderirdik.

Şimdi ise herşey tuşların ucunda kaldı, bizler için bile. İnternet ve sosyal medyanın yaygın kullanımı ile normal posta yerini, facebook’tan, instagram gibi ortamlardan yapılan paylaşımlara ve beğenilere bıraktı.

Konu tebrik kartı olunca, hiçbir şey kişiye özel seçilen o eski kartların yerini tutmasa da çağa ayak uydurarak sevdiklerinizle güzel dileklerinizi, onlara özel elektronik kart ve mesajlarla paylaşabileceğiniz bir site yayına girdi.

Çeşitli kategorilerde seçeceğiniz tebrik kartına mesajınızı ekleyin ve dilediğiniz kişiyle paylaşın. Üyelik ve kart gönderimi ücretsiz.

Kişiye özel davetiye tasarımı- Pek Yakında…

www.kartyolla.com ‘a girin ve hemen üye olun.

Gecenin Ucunda

Peride Celal Türk edebiyatının en sevdiğim ilk beş isminden biri. Gösterişsiz, tantanasız yazdı, en çok satan listeleriyle işi yoktu onun, herkes tarafından keşfedilmemiş bir cevher benim gözümde. Bugün kısaca bahsedeceğim kitabı “Gecenin Ucunda”yı 1963 yılında yazmış.

Kadınları yazar, kahramanları kadındır Peride Celal’in. Köy romanının revaçta olduğu yıllarda yayımlanan burjuvazi eleştirisi niteliğindeki bu romanında, büyük şehrin belli bir düzeyinde yaşayan kadınları var. Çok akıcı, sarsıcı, düşündürücü, burjuvaların o dönem yaşantısına dair ipuçlarıyla dolu, bir kadının öyküsü “Gecenin ucunda”

1963 yılında yazılıp, seneler sonra yine yazarı tarafından revize edilmiş bir roman. Romanın odağındaki Işık Ailesi’nin zenginliği de çok büyük, iç sefaleti de… Macide ise,  Cumhuriyetin yetiştirdiği idealist ve yoksul bir avukat. Işık Ailesi’ne gelin gidiyor. Ama nasıl? Nelerden sonra?.. Okuyan, öğrenir!

“Adını kısaltmakla iyi yaptığımı sanıyorum. Bu romanın yazıldığı yıllarda gençtik, inançlıydık, ışığa varabileceğimizi sanıyorduk. Işık; özgürlük, uygarlık, insanlık demekti; bir umuttu. Kırk yılı aşkın bir zaman içinde ışığı arayıp durduk. Ve o, sönükleşerek uzaklaştı bizden. Yüksek kat burjuvazisi, sahte dindarlar, çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen politikacılar, parlak yaşamlar içine düşürdükleri genç insanları daha da kolay avlıyorlar günümüzde. Romanın kahramanı Macide, aşka sırtını çevirip kendisine ve çocuğuna yeni bir hayat yaratıp insanca bir dünyaya kavuşmak çabasında başarılı olabilecek mi? Kuşkuluyum. Gecenin Ucunda, büyük bir aşk romanı aynı zamanda. Bunu da eklemeliyim. Öyle olması da ayrıca hoşuma gidiyor. Bana kalırsa, bu roman yazdığım en güzel aşk romanıdır.”

Okuyun, Türk edebiyatının en iyi kadın yazarlarından biri olan Peride Celal’i tanıyın, pişman olmayacaksınız.

Big Fish

Tim Burton’un un büyüklere masallarından belki de en güzeli. Büyük Balık filmi, gerçekle masalın birleşimi nefis bir film. Duygusal bir yaşam öyküsünü ajitasyona kaçmadan tatlı tatlı anlatırken insanın kalbine dokunuyor, acıtıyor, gülümsetiyor, düşündürüyor, ağlatıyor… Birçok duyguyu aynı anda yaşatan ender filmlerden ve bir baba oğul filmi.

Edward Bloom karakterini canlandıran Ewan Mc Gregor harikalar yaratmış. Film boyunca yüzünden eksik etmediği bir gülüşü var ki aahh…

Gelelim konusuna;

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber develer tellal iken Amerika’nın Ashton’ınında Edward Bloom adlı bir çocuk yaşarmış…

Will Bloom, babası Edward Bloom ölüm için gün sayarken ailesinin yanına ziyarete gelir. Babası ile 3 yıldır hiç konuşmayan ve babasını hiç anlamayan Will hikayesini dinledikten sonra gerçeklerle yüzleşir. Babası yaşamını kendi fantastik dünyasında üslubuna uygun olarak anlatır. Will bu hikayeleri çocukken masal gibi dinlerken yaşı ilerledikçe saçma bulmaya başlamıştır. Her hikayesini yüzlerce defa duymaktan usanmıştır. Hikaye anlatmakta usta olan Edward son ana kadar buna inanır. Aslında anlatılanların hepsinin uydurma olmadığını ve gerçekten yaşandığını anlaması babasının ölümünden sonra olacaktır. Babası annesi Sandra’ya ilk gördüğünde aşık olur ve onunla evleneceğini söyler. Bütün gücüyle onu tanımak için çabalar ve yerini ve adını öğrenerek tanışmak ister. Yüzleştiğinde beklemediği bir şeyle karşılaşır ama vazgeçmeyerek sevgisini ispatlamaya çalışır. Edward için dünyada sadece iki kadın vardır. Eşi olacak Sandra ve diğer bütün kadınlar.

  

 
 

Film öyle yer etmiş ki bende, sık aklıma gelir Bloom ile oğlunun konuşmaları. Kendi babam gelir aklıma… “Benim babam…” diye başlayan çocukluk cümleleri… Devleri bile dize getiren babaların, diz çökmüş halleri… Belki de Edward Bloom’un oğluna dediği gibi, geriye sadece hikayeler kalıyor: “Bir adamın anlattığı hikayelerin hatırlanması o adamı ölümsüz kılar, bunu biliyor muydun bakalım?”

Her babanın ölümünden geriye, yaralanmış bir evlat kalır.

İzleyin.

Filmi izleyebileceğiniz linki de koyayım şuracığa; http://www.altyazilifilmizle.org/buyuk-balik-izle.html

 

Beyaz Diş

Bugünün yazısı Jack London’ın dünyayı bir kurt köpeğinin gözünden anlattığı dünya klasiği “Beyaz Diş”.  Beyaz Diş’i çok eskiden, sanırım 25 yıl kadar önce okumuştum, bugünlerde yeniden okuduğumda gördüm ki aklımda neredeyse hiçbir şey kalmamış.

Bu kitap inanılmaz bir empati yeteneği kazandırma özelliğine sahip. Ayrıca hayatta tek başına zorluklarla mücadele eden insanlara rol model adeta.

Hiç, bir hayvanın gözünden dünyanın nasıl olduğunu düşündünüz mü? Neler çektiklerini, neler hissettiklerini? Neler yaşadıklarını? Bir kurdun/köpeğin gözünden dünyanın nasıl olduğunu hiç düşündünüz mü? Beyaz diş dediğimiz romanda tam da bu anlatılıyor. Size arkadaşlık eden bir köpeğiniz yada bir kediniz varsa bambaşka duygularla okuyacağınızdan eminim.

Gelelim konusuna; Beyaz Diş vahşi bir kurt, fakat özel, fazlasıyla akıllı ve yaptığı her hatadan bir ders çıkartmayı bilen bir kurt. Sadece bu kadar da değil, insanların yaşamı ile ilgili bilmesi gerekenden fazlasını bilen, buna göre hareket eden ve bunlara göre yaşamını planlayan, yaşamının doğası gereği içinden gelen vahşiliğini dizginlemeyi öğrenen ama yeri geldiğinde bu vahşiliği en iyi şekilde kullanan bir kurt.

O kadar net bir dille süzülüyorki hikaye, okumuyor adeta yaşıyorsunuz. Kitabın ortalarına doğru bitmesin diye okumak istemiyorsunuz ama bir yandan da devam etmek istiyorsunuz. Bu ikilemi yaşatan her kitabın bende yeri ayrı.

Sevgi kavramını hep psikoloji kitaplarında okuyup anlamaya çalışanlar bece bu tür romanları okumalı. Sevgi, romanda öyle güzel anlatılmış ki; burnumun direği sızladı okurken.

Ne ekersen onu biçersin diyerek bitiyorum. Kitabı okuduğunuz zaman neden böyle dediğimi daha iyi anlayacaksınız. Çocuk kitabı diyenlere aldırmayın, her yaşın kitabıdır kendisi, okuyun, okutun.

Benim Münih’im

Münih’e 4 defa gitmiş biri olarak, detaylı bir Münih yazısı yazma zamanımın geldiğini düşündüm. Almanya’nın asilini size biraz anlatayım, belki iştahınız kabarır, siz de atlar gider ve önerdiğim şeyleri tecrübe edersiniz.

Münih yaklaşık 2 saat 45 dk sürüyor uçakla, kış saati bizden 2 saat geride (malum saatleri geri almadık) bunun bize tek faydası batıya gittiğimizde gün kaybetmemek şeklinde oluyor. Yani uçağa 13.00 de binip 14.00 de iniyorsun gibi.

Havaalanı merkez arası 45 dakika sürüyor trenle, 12 euro bilet üceti. Taksi ile gitmek isterseniz 65 € gibi bir rakam söz konusu, 3-4 kişi iseniz tercih edebilirsiniz. Uber de çok iyi bir alternatif olur kalabalık bir grupsanız, taksiden daha ucuza geliyor onu da belirteyim. Ayrıca havaalanından kalkan S1 ve S8 no.lu metrolarla şehrin her yerine ulaşmanız mümkün. Biletler metro duraklarında ve havaalanındaki bilet makinalarında satılıyor. Arzu edene Türkçe menü seçeneği de var.

Almanya’da toplu taşımada bilet kontrolü diye bir şey yok. Biletinizi makinadan alıp direk trene binebiliyorsunuz. Almadan binerseniz çok nadir de olsa görevliler bir durakta trene binip rastgele kontroller yapabiliyorlar ve biletsiz olmanın cezası epey ağır. Yani 2.70 € için riske girmeye değmez.

Bilet fiyatları ile ilgili detay bu linkte var http://www.mvv-muenchen.de/fileadmin/media/Dateien/0_Startseite/Endversion_MVV_Handout_fuer_Touristen_en_250113.pdf

Linkini eklemiş olduğum dosyada, aynı zamanda, Münih merkezde gitmek isteyebileceğiniz turistik mekanlara hangi tramvay, metro vs numarasıyla ulaşabileceğinize dair çok kullanışlı bir liste de var. Münih merkezde her yere metro ile gidebilirsiniz.

Metro yani UBahn’da 8 hat mevcut, trenin de (SBahn) 8 hattı var, haritayı altta ekledim.

Marienplatz, Münih’in merkezi, buraya metroyla ulaşabilir, caddenin başında ve sonundaki otobüs ve tramvay duraklarını kullanarak gezebilirsiniz. 19 nolu tramvay neredeyse bütün turistik lokasyonlardan geçiyor, ona binmenizi öneririm.

Neues Rathaus bu meydanda yer alıyor. 85 metre yükseklikteki kulesine çıkarsanız muhteşem Münih manzarasını seyredebilirsiniz. Prag’da yer alan Astronomik Saat’in bir benzeri. Günde 3 defa, saat 11.00, 12.00 ve 17.00 de tam önünde durursanız yerel dansları sergileyen kuklaları izleyebilirsiniz. Her saat başı çanlar çalıyor, o sırada kuledeki iki küçük pencere açılıyor ve kuklalar dışarı çıkıyor! Ve bu kuklaları görmek için de insanlar sürekli kulenin önünde bekleşiyor. Yine aynı meydanda yer alan Eski Belediye Sarayı Altes Rathaus orijinal tasarımını 2. Dünya Savaşı’nda kaybetmiş olsa da 15. yüzyıl ruhunu hala taşıyor ve aynı zamanda Münih Oyuncak Müzesi‘ne ev sahipliği yapıyor.  Münih’in en önemli ve en eski kilisesi olan St. Peter Kilisesi da Marienplatz’ta yer alıyor. Kilisenin tarihi 11. yüzyılın başlarına kadar uzansa da, mimarisi 17. yüzyılda Rönesans çizgilerine göre yeniden şekillendirilmiş. 17. yüzyılda Barok tarzda inşa edilen yazlık konut Nymphenburg Sarayı’nın bahçeleri de en az kendisi kadar güzel ve yürüyüş için çok ideal.

    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Marienplaz’ın her yeri birbirinden güzel mağazalarla donatılmış. Caddenin çevresinde tarihi binalar ve kiliseler var. Ana cadde üzerinde yemek mekanı bulmak zor, güzel yemek yerlerini keşfetmek için yan sokakları da keşfetmeniz gerek.

Nerede ne yesek meselesine gelince… Domuz eti yemiyorsanız işiniz biraz zor Bavyera mutfağının tamamında domuz eti var çünkü. Ya vejateryan takılacaksınız ya da Türk restoranlarına gideceksiniz. Ya da İtalyan mutfağı filan bulup sebzeli pizza yiyeceksiniz. Ha yok ben ne olsa yerim diyorsanız benim önereceğim yerlere gidin derim:)

İlki Marienplatz üzerindeki Augustiner Restoran, http://www.augustiner-restaurant.com/html/english.html 

İkincisi, manzaraya karşı bir şeyler yiyeyim diyorsanız Galleria Kaupoff’un çatı katındaki restorana uğrayın derim. Açık büfe tarzı, sebze, et, şarküteri reyonlarından tabaklarınıza istediğinizi alıyor, kasada tarttırdıktan sonra ödemeyi yapıyorsunuz. Bizim paramız pul olduğundan bir sebze tabağına 10 € civarında ödeme yapacağınızın notunu da düşmüş olayım.

Üçüncüsü Schneider,  Marianplatz‘ ın hemen yakınında Tal sokağının üstünde. Buraya mutlaka gidin ve kusursuz denilebilecek ve buğday biraları dünyasının Ferrarisi olarak adlandırılabilecek bir bira olan Aventinus Eisbock’u için.

Kent merkezi Marienplatz’a çok yakın olan Viktualienmarkt’a mutlaka ama mutlaka gidin! Birçok şarküterinin, balıkçının, birahanenin bulunduğu bir yerel yiyecekler satılan açık hava marketi burası, alışveriş yaparken karnınızı da doyurabilirsiniz. Sosis ve peynir vb. alışverişi için çok seçenek mevcut. Erken saatte kapanan dükkanlar var bu nedenle erken gitmenizi öneririm. Yiyecek ,içecek ve hediyelik eşya pazarı Viktualienmarkt’da  taze ve sıcak pretzel (Üzeri susamlı veya susamsız fiyonk şeklinde çörek) yiyip bira da içilebilirsiniz. Ayrıca Obatza peyniri gibi çeşitli peynirlerin tadına bakmayı ihmal etmeyin. Hediyelik eşyalarda birçok yere göre ucuz. Ben buranın samimi ve çeşmelerle dolu sokaklarını çok severim. Buradan çıktığınızda arka taraftaki Nord See Restaurant ‘ta deniz mahsulleri yiyebilirsiniz.  Ha bir de Münih’e uğramışken Black Forest Cake(Kara orman Pastası) yemeden olmaz:)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tarihi şehir merkezine Altstadt deniyor. Benim en sevdiğim mahalleler;  Gartnerplatz ve Glockenbachviertel. Şehrin hipster bölgesi, sayısız keyifli kafe ve tasarım ürünler satan güzel dükkanlarla dolu.

Leopoldstrasse; Rönesans mimarisi, gece ışıklandırması ile daha zarif görünen geniş bir caddede, Walking Man dışında yemek için tercih edilebilecek birçok et restoranı ve bar da var. 

“Ratskeller Marienplatz München” meşhur “Rathaus” “şehir yönetim binası” içinde gizlenmiş adeta, çok özel, çok büyük bir tarihi restoran. Bir salonu diğerine benzemeyen devasa bir lokanta. Eskiden Nazilerin toplanma yeriymiş. Duvarlardaki freskler büyüleyici.  Özellikle apfelstrudel icin nokta atışı bir adres. Tarihi 1800’lere dayanan Ratskeller, Bavyera ve Alman mutfağı lezzetlerini sunan çok güzel sunan bir mekan. Bavyera kıyafetleri giyen onlarca garson servisi hiç aksatmıyor, ne kadar kalabalık olursa olsun herkese yer var. Yemekten sonra etrafı şöyle bir dolaşmanızı tavsiye edeceğim, hem büyüklüğünü daha iyi algılayacaksınız hem de aynı anda 1,200 kişiye servis yapabilen sistemi gözlemlemiş olursunuz. Restoranın ambiyansı çok güzel, şehrin yerlileri de en az turistler kadar buraya rağbet ediyor. 

 

 

Englischer Garten Münih’in en sevdiğim bölümü. Uçsuz bucaksız bir park düşünün.  Yaz-kış gözetmeksizin güneşin gökyüzünde olduğu her gün şehir sakinlerinin içini doldurduğu, çimlere uzandığı, güneşlendiği, bira bahçesinde, gölet kıyılarında takıldığı, bisiklete bindiği bir huzur mabedi. Parkın Prinzregenstrasse girişinde şehrin önemsenen kulüplerinden P1 ve sörfçülerin takıldığı Goldene var. Parkın içinden geçen akarsu kollarının yapay olarak dalgalandırılması ile sörf yapılabilir bir alan oluşturmuşlar. Eisbach sörfçüleri yaz, kış, gece, gündüz demeden burada sörf yapıyorlar. Kışın ısı eksi derecelere düştüğünde göl buz tutuyor ve üzerinde paten yapıyor ve  buz hokeyi oynuyorlar. Göl kenarındaki cafelerde şezlonglara uzanıp üzerinize kürk alıp hem manzarayı izliyor hem bir şeyler atıştırıyorsunuz. Bu kentin keşmekeşinden sonra doğrusu Englischer Garten bana ilaç gibi geldi. 

Bavyera Ulusal Operası’nda  önceden bilet alarak bir temsil izleyebilirsiniz, ben maalesef yapamadım bari siz benim yerime de yapın. Meraklısına bayersiche.staatsoper.de sitesinden programı incelemeyi ve uygun fiyatlı bilet bulunduğu taktirde kaçırmamayı kesinlikle öneririm.

19. Yüzyıla ait 400’den fazla eserin sergilendiği Neue Pinakothek Müzesini de görmelisiniz. Neue Pinakhotek‘de Monet, Manet, Van Gogh gibi empresyonist ressamların ve daha nicesinin eserleri var. Bu müzede her gün 10:00-18:00 arası açıkken Çarşambaları bu süre 20:00′ye kadar uzuyor. Kombine olarak 12€’ya gezilebilecek üç müzenin Pazar günleri ziyaret bedeli sadece 1′er Euro! 

Görkemli saraylara ilginiz varsa, Bavyera Krallığı‘nın 1918 yılına kadar kullandığı eski sarayı olan Munich Residenz’ın 10 avlusu ve yaklaşık 130 odasını rehberli turlarla gezmenizi öneririm.

Şehir merkezi  Karlsplatz’dan itibaren alışveriş caddeleri ile donanmış. Lüks alışveriş için Maximilianstrasse; zincir mağazalar için Kaufingerstrasse ilk adresler. Ardından Marienplatz , Teatinerplatz, Fraunenstrasse ve tüm bu caddeleri kesen sokaklar arşınlanmalı. 

Çok katlı mağazalar kategorisinde Galeria Kaufhof ve Ludwig Beck var. Galleria Kaufhof gurme katından (en alt kat) çikolata, kahve, hardal, çay gibi ürünlerin en kalitelilerini bulablirsiniz. Ludwig Beck ise müzik katından klasik müzik ve caz vahası olarak mutlaka uğranılacaklar listesinde. Pasaj-AVM kategorisinde Fünf Höfe var. Kalburüstü çok katlı mağaza kategorisinde oldukça lüks ve tasarım markaları ile Oberpollinger en iyisi.

Benim alışveriş için en sevdiğim bölge yine Gartnerplatz ve Glockenbach civarı. Reichenbachstrasse hepsine girip çıktığım çok güzel dükkanlarla dolu. Bundan başka Müllerstrasse, Klenzestrasse ve Fraunhoferstrasse yine çok dükkan gezip alışveriş yaptığım ya da en çok iç çektiğim keyifli sokaklar.

Birçok turistik noktadan geçen 19 no.lu tramvaya binerseniz, görmediğiniz yer sayısı azalır.

Eğer Münih’te gününüz çoksa ve outletlerini de gezmek istiyorsanız Münih’in kuzeyinde yer alan merkeze araç ile 5o km. mesafede yer alan Ingolstadt Outlet Merkezini ziyaret edebilirsiniz. Burada 60’a yakın mağaza yer alıyor. Ancak bu alışveriş merkezinin Pazar’ları kapalı olduğunu unutmayın. Burada özellikle bazı dönemler çok ciddi indirimler oluyor.

Unutmadan, havaalanına giderken dönüş yolunda ‘Havaalanı-Flughafen’ yazılı vagonlara bineceksiniz.

Aklıma geldikçe ekleme yapacağım o nedenle şimdilik yazıyı noktalıyorum. İyi gezmeler:)