Sherlock

  

Sir Arthur Conan Doyle’un, Sherlock Holmes hikayelerinden uyarlanan Sherlock’un günümüz uyarlaması müthiş bir dizi bugünün konusu. 

4 sezon oynadı şimdiye kadar ve devam edecek. 1,5 saatlik 3’er bölümden oluşuyor sezonlar. Film gibi dizi diyeyim siz anlayın:) Her bölümün kendi içinde tamamlandığından aslında her birinden birer film yapılabilirmiş ama karakterlerle ilgili olaylar için sıralı izlemek daha heyecanlı bence. 

Dizi romandan farklı olarak 2010’lu yıllarda geçiyor. Sherlock Holmes’ün kredi kartları, cep telefonu ve laptopu var, otomobil ve metroyu kullanıyor. Dr. John Watson ise alışılagelmiş şekilde kağıt ve kalem kullanarak hatıra yazmıyor, bir blog adresi var ve düzenli olarak oraya yazılar gönderiyor.

Başta Sherlock olmak üzere karakterler sanki o rol için yaratılmışlar. Birlikte yaşıyor gibisiniz. Ayrıca bu Sherlock biraz genç. En sevdiğim kısımlar “Moriarty” ile birlikte olanlar! Resmen Siyah-Beyaz gibi iki Sherlock izliyorsunuz. O diyaloglar tekrar tekrar izlenir.

Sherlock’u başarılı kılan en önemli özelliklerden bir tanesi BBC’nin ve yapımcıların Doyle’un eserlerini çok iyi modernize etmiş olmalarıdır bana göre. Daha önceki Sherlock Holmes yapımları hikayelere tamamiyle bağlı kalarak –gerek senaryo gerekse zaman olarak- hep Kraliçe Viktorya dönemini yansıtmışlardı. Bu uyarlamada ise Viktoryen temalarını alıp modern temalara sırıtmayacak bir şekilde oturtmuşlar.

Sherlock’umuz hikayelerdeki gibi bir hastanenin kimya departmanında çalışıyor ancak bir Viktoryen beyefendisi değil de, dahiyane bir gözlem yeteneğe sahip bir 21. yüzyıl sosyopatı. John Watson ise 1880 Maiwand Savaşı’nda değil de 2001 yılından beri Afganistan’da devam eden çekişmede yaralanıp İngiltere’ye geri gönderilen asker bir doktor.

Hikayelerde de modernize edilmiş. Orijinal hikayelere olay örgüsü olarak sadık kalınsa da, Gatiss ve Moffat “Bu olaylar 21.yüzyılda olsa, nasıl olur?”dan yola çıkarak yazmışlar senaryoları. Dizinin ve senaryonun geri kalanını dolduran mektuplar ve telgraflar yerine cep telefonları, laptoplar, günlükler yerine bloglar, yazılan mesajların veya blogların (hatta düşünce akışlarının) ekranda efekt olarak belirmesi gibi özellikler çok iyi oturmuş.

Alın size John Watson’un blogu; http://www.johnwatsonblog.co.uk/

Ayrıca Londra’ya birden fazla kere gitmiş ve çoğu yeri de görmüşseniz bir daha gidesiniz geliyor:) İyi seyirler diyor ve aradan çekiliyorum:)

http://dizipub.com/sherlock-1-sezon-1-bolum-izle/

 

 

Flesh and Bone

 

Pek çok meslekte terinize gözyaşı ya da kan karışır. Ancak bazı meslekler vardır ki hayatınız olur. Bale gibi müzik gibi… 9-5 mesai dışında, hayatınız o iş olur. Bugünkü dizi tavsiyem tam da böyle bir işi anlatıyor. “Flesh and bone”da bale, hırs, mücadele, entrika, dram, son zamanlarda tutulan popüler dizilerde aranan ne varsa var. 8 bölümlük mini bir dizi bu.

Çömez bir balerin ve onun tüm sınırlarını her anlamda zorlayan acımasız ve hırslı bir eğitmen var dizide. Şimdi Whiplash gelecek izleyenlerin aklına fakat bu dizinin ana karakterinin hikayesi farklı bir boyutta. Spoiler vermemek için bahsedemiyorum ama diziyi Whiplash ve Black Swan’dan ayıran konular var.

 

Dizinin baş rolünde olan Sarah Hay, daha önce Black Swan filminde de oynamış, 8 yaşından beri balerinlik yapıyormuş.

Dizinin konusu kısaca şöyle; American Ballet Company isimli özel bir bale şirketi, dünyanın en iyi sanat enstitülerinden biri olmaya oynayan bir kurum. Her yıl yeni bir oyunu sahneleyen şirket, yepyeni bir yaklaşımla önceki yıllardan daha iddialı bir yapımla seyirci ile buluşmanın hazırlıklarına girişiyor. Ve yeni dansçılar için seçmeler açılıyor. Claire (yani başroldeki hanım kızımız) seçmeleri kazanıyor. Hikaye burada başlıyor. Claire’in gizemli geçmişi, olmak istediği ve olması gereken kişi arasındaki bocalaması, yeni girdiği rekabet ortamındaki herkesin kendine has draması ve güzel ters köşelerini izliyoruz.

Sadece bale türü ile kısıtlı olmayan müzik ve danslarıyla da sıkılmadan izlenebilen bir mini dizi bu. Sanat severler için, direkt müzik ve sanatla ilgili sayılı dizinin olduğu bir dönemde ilaç gibi gelir. İyi seyirler:)

 

  

Diziyi bu linkten izleyebilirsiniz, http://dizipub.com/flesh-and-bone-1-sezon-1-bolum-izle/

https://youtu.be/J-npHIcnVlE

Entrikaya giriş: House of Cards

 

Bugün tam bir apolitik olan benim bile bayıldığım, 4 sezonunu izleyip 5. sezonu heyecanla beklediğim politik bir diziden bahsedeceğim, House of Cards. Mükemmel oyuncular, enfes bir kurgu, acayip sürükleyici bir politik drama.

Başrolde Kevin Spacey tam anlamıyla döktürüyor. Konusuna gelirsek; Cumhuriyetçi bir bürokratın, yıllarını Beyaz Saray’a ve Başkan’a adamasının ardından, istediği konum olan Dış İşleri Bakanlığı’na getirilmeyi beklerken kendini hiç beklemediği bir kalemde bulmasıyla başlayan bir intikam oyunu House of Crads. Kevin Baba bu duruma deli gibi içerliyor ve bundan sonra kaleyi içten fethetmeye veriyor kendini. En önemlisi amacı artık Dış İlişkiler değil. Gözü çok ama çok yükseklere çıkıyor. Dünyanın yönetildiği yer olan Beyaz Saray’daki işleyişi bildiği için de bu gayesi için inanılmaz bir bilgelikte işliyor etrafındaki herkesi, Başkan’ı bile.

Dizide Sheakspear’in Machbeth veya Richard III etkilerini gördüm. Politikadaki manipülatif ve ikiyüzlü hayatı konu alırken, güç hırs ve bozulmanın anlatıldığı bu şaheserleri örnek almamak zaten mümkün değil.

 

Konu beyaz saray koridorlarında geçiyor ancak siyasetin nasıl bir “sanat” olduğunu ve bir siyasetçinin ne kadar tehlikeli olabileceğini ve bunun dünyanın herhangi bir yerinde her an karşımıza çıkabileceğini hatırlatıyor. Ülkenin dış politika hamlelerinden, eğitim reformuna, medyada olan bitenden yasaların nasıl çıkacağına varana kadar işlerin nasıl yürüdüğünü izliyoruz. Biz de bu serüvende Frank’in macerasına ortak oluyoruz. Frank için pragmatik dedim ancak pragmatizm hafif bile kalabilir.

Frank kendi ideasına yürürken tonla faşizan tavırda bulunuyor ve eyleminin dozu arttıkça demokrasiden daha fazla bahsetmeye başlıyor (evet tanıdık geldi, farkındayım:)) Etrafında kendisine çok sadık adamlar bulunduruyor ve her şeyin kusursuz yürüdüğünden emin olmak istiyor. Ne de olsa yol meşakkatli, çapraşık!

Frank gerçekten “saf kötü”. Kişilerin zaaflarına oynamayı seviyor ve sonrasında avını afiyetle yiyor. Diziyi diğer dizilerden ayıran en önemli faktör de burada ortaya çıkıyor. Dizide Kevin Spacey bazı anlarda birden kameraya dönüyor ve izleyiciyle konuşmaya başlıyor. Bir sonraki hamlesini, düşmanının zaafını, onun geçmişini anlatıyor. Kevin Spacey’nin harika oyunculuğu, izleyiciyle sohbetle birleşince ortaya bütün kötülüğüne rağmen sempati duyulan bir Frank Underwood karakteri çıkıyor. Dizinin bence en tehlikeli noktalarından birisi bu. O suça ortaklık hissi ve izleyici ile temas, siyasette faşizmin de bir nebze normalleştirilmesi demek çünkü.

 

Dostoyevski Suç ve Ceza’ da “iktidar, ancak eğilip onu almak cesaretini gösterenlere verilir.” diye yazmıştı. İzledik, gördük, Frank iktidara yaklaşmaya çalıştıkça alçaldı, insanlığı silikleşti.

House of Cards dizisinde aslında neredeyse her karakter kötü. Hatta şaşırtıcı gelecek ama onlarca karakter içinde belki de tek saf olan ve iyi olan kişi Amerikan Başkanı Garret Walker. Bu, kesinlikle bu tip siyasilerin olduğu ülkede en baştaki kişinin aklanması değil aksine rolü icabı Walker, tüm kötüler arasında tek iyi ve daha fazla yönetilmek için işin başına getirilmiş biri. Yani güdülebilir.

Biraz da olsa siyasete ilgisi olan, işlerin nasıl yürüdüğünü görmek isteyen ve ekonomik, kişisel çıkarlar uğruna insanların ne kadar faşizanlaşabileceğini merak eden herkesin izlemesi şart bu diziyi.

Bu arada özel hayatlarını da izliyoruz bu politikacıların. Baş karakter olan Frank ile Claire Underwood, evli bir çiftten öte iş ortağı gibiler. Tüm kararları birlikte alıyorlar; kuklalarını savaş tahtasında düşmana karşı birlikte kullanıp harcıyorlar. İlk sezondaki Zoe Barnes (Kata Mara) ile Peter Russo (Corey Stoll), bunun en çarpıcı örnekleri. İş ve hayat ortağı Underwoodlar için seks ise spordan farksız; bir stres atma aracı. Birlikte ya da başkalarıyla yapmaları çok önemli değil. Evliliklerinde basit iki tane kuralları var: planlarını birlikte yapmak ve birbirlerine tam anlamıyla dürüst olmak.

Hemen aklına politika sevmem izleyemem diyenlere dizinin akıcılığının harika olduğunu söylemek istiyorum. Normalde entrikalar çok bellidir genel yapılarda bu da bir noktadan sonra izleyicide tekrara düşer ancak House of Cards tam bir ezberbozan.

Dizinin olayları gerçekçi anlatıp anlatmadığına karar vermek çok zor. Çünkü başta benim ve tüm ülkenin şirazesi kaymış durumda. Sadece diyebileceğim buradaki entrikalar sizi kesmediyse, bir de ABD’deki kurgu olanlarını izleyin.

İzlemek isteyenler buradan tamamını izleyebilirler; http://www.dizist1.com/dizi/house-of-cards

 

Koku- Patrick Süskind

“On sekizinci yüzyılda Fransa’da, dahi ve iğrenç kişiler yönünden hiç de yoksul olmayan bu dönemin en dahi ve iğrenç kişilerden biri sayılması gereken bir adam yaşadı.” Alman yazar Patrick Süskind’in Koku adlı romanı bu cümleyle başlıyor.

Düşünün bir köpek kadar gelişmiş bir koku duyunuz olsun, ama kendi kokunuz olmasın. Tam bir trajedi. 18. yüzyıl Fransa’sında geçen hikayenin kahramanı Jean-Baptiste Grenouille işte tam da böyle bir durumda. Bahtsız bir bebeklik, çocukluk evresinden, sayısız acıdan, kederden geçen Jean-Baptiste bir gün bir parfümcüyü etkilemeyi başarır ve koku üretme konusundaki dehasını gösterir, derken kendi kokusunun olmadığını fark eder ve işte o zaman her şey bir anda değişir. Kokudan mahrum olmasına rağmen muhteşem bir buruna sahip olan Grenouille dünyadaki her kokuyu içine çekmek, onu zihninin derinliklerine hapsetmek ister. Ve bu uğurda yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Kendi kokusunu yaratacaktır. Amacı uğruna seri katile dönüşür ve roman akar gider…

Hikaye zaten çarpıcı, bir de Süskind’in akıcı dili eklenince muhteşem bir eser ortaya çıkmış. O çeşit çeşit kokuları betimlemesi o kadar gerçekçi ki, koku gibi zor olan bir duyuyu anlatmakla kalmıyor, size kokuları duyuruyor. Koku alma duyusunun en az görme duyusu kadar güçlü olduğunu anlıyoruz, hatta kimi zaman daha fazla…

Güzelliği de sorguluyor kitap aslında. Grenouille’e göre önceleri, çocukken ona her koku bir; onları güzel, çirkin diye sınıflandırmıyor. Sonra güzellik algısıyla ilgili vurgular var kitapta. Aslında göze güzel gelen şeylerin bizi etkilemesinin nedeni kokuları. Fakat biz normal insanlar, kokuları genelde fark etmeden algıladığımız için, bir nefes gibi içimize çektiğimiz ve bizim için kaçınılmaz oldukları için, fark etmiyoruz bu ayrımı. Güzel olan aslında kokusu yüzünden güzel oluyor yani.

Kitabın sonu da unutulmaz sonlardan, çok sarsıcı, harika kurgulanmış bir son.

Kitabın filmi de yapıldı. Ben önce kitabını okudum sonra filmi izledim. Kitap elbette filmden iyi, genelde kitabı kadar iyi uyarlama film nadirdir zaten. O nedenle filmi izlediyseniz yine de okuyun.

Hazır kar da yağarken alın sıcak bir içecek, kurulun rahat koltuğunuza, okuyun “Koku”yu. Tavsiyem için teşekkür edeceksiniz sonra:)

“Bu güne kadar hep, büzülüp uzaklaşması gereken şeyin genel olarak dünya olduğunu sanmıştı. Oysa dünya değil insanlardı.”

 
 
 
 

Forbrydelsen – The Killing

 

Bugün son takıntım 2007-2012 yılları arasında 3 sezon yayınlanmış, gizemin ağır bastığı bir polisiye drama olan “Forbrydelsen” i yazacağım.  Forbrydelsen İngilizce adı ile The Killing,  Danimarka – İsveç – Norveç – Almanya ortak yapımıymış. Ben son 2 haftadır bu dizinin müptelası oldum, nasıl olup daha önce izlememişim diye hayret ederek… Kuzeyin koyu atmosferini harika yansıtan bu yapımla içiniz dışınız gri oluyor, kasvet basıyor:) Kuzey dizileri yeterince bilinmiyor, fazla izleyeni olmayınca tabi fazla tavsiye edeni de olmuyor, orada burada pek yazılıp çizilmiyor, o nedenle pek çok şaheserden bihaberiz:(

Her bölüm ayrı bir hikaye ile kendi içinde sonlanan-kolaylaştırılmış- dizilerden değil, devamlılığı olan bir dizi. Dizinin her bir bölümü, bir saat içinde soruşturmanın yirmi dört saatini anlatıyor. Ultra-teknolojik aletlerle, Einstein detektiflerle her bölüm ayrı vaka çözülen klasik polisiyelerden değil. Ayrıca Kuzey dizilerinde bir şey dikkatimi çekti, kadınlar cinsiyetleri ön planda değil, Amerika ve Türk dizilerine alışık olanlara bu garip gelecek.

Baş karakterimiz bir dedektif, orta yaşlarında bir kadın. Yeni bir hayata başlamanın arefesinde, karşısına genç bir kızın öldürülme vakasının çıkmasıyla beraber planlarını ertelemek zorunda kalıyor ve cinayetin izinin sürmeye başlıyor. Dedektifimiz oldukça zeki, bir hayli soğuk kanlı olmasına rağmen senaristlerimiz onun gerçek bir insan olduğunu unutmamışlar. Her normal insan gibi becerikli olduğu kadar beceriksiz olduğu yönlerini, yanılgılarını ve neredeyse işinin bittiği anları görebiliyoruz. Sarah Lund cinayeti çözerken, yan karakterlerin hayatı da konuyla bağlantılı olarak bir o kadar ilgi çekici şekilde işleniyor. Politikanın adalet konusunda sınıfta kalmasını, politik karakterlerin birbirlerini nasıl harcadıklarını zekamızla kesinlikle alay etmeden bizlere anlatıyor dizi.

Boyundan büyük işleri beceremeyen, hata yapan, normal insan karakterleri izlemeye hasret kalmışız dizi sektöründe. Danimarkalı almış Kopenhag’ın karanlık havasını, sanayisiyle, siyasetçisiyle, göçmeniyle enfes bir polisiye atmosferi kurmuş. Biz alışmışız tabii FBI dendi mi akan suların durmasına. FBI adamın kıçını fena tekmeler,ne askeri, ne zengini, ne de sanatçıyı tanır. Bizim gariban Danish polislere maktül ailesi mi dersin siyasetçi mi dersin, tepesi atan postayı koyuyor. Bir de bunların öyle CSI’lar gibi hangar kadar laboratuvarları, şıkır şıkır ofisleri, milyon dolarlık teknolojik cihazları da yok. İlk sezonda sıkış tepiş bir ofisleri vardı ki, perdelere, dosyalara sinmiş sigara kokusu ekrandan buraya geliyordu, işte gerçekçilik diye ben buna derim. Neden fantastik şeyleri sevemediğimi bu dizi ile keşfettim. Ben gerçekçiliği seviyorum, dizinin beni içine çekip sürükleyişini seviyorum.

Ve diziyi izlerken resmen kıllanan adam gibi her karakterden ayrı kıllandım, bu sinsi gibi bakıyor, yok yok bu bokyiyen yaptı, yanıldım herhalde bu soğukkanlı duruyor ama bakışı bakış değil diye diye izledim diziyi.

Son olarak, bak Sarah Lund sana ki çift lafım var; gece vakti ıssız ıssız yerlerde gördüğün her şüpheli şahsı depar atarak kovalama işini bi bırak artık. Silahın yok, adam dövmek bilmezsin, zaten yarım porsiyon bir kadınsın, neyine güvenip potansiyel bir katili kovalıyorsun acaba? Peşinden koştuğun adam sinsi gibi 4-5 kişiyi öldürmüş, kah bıçaklamış, kah boğazını kesmiş. Şunu yapan bana neler yapmaz demiyorsun da haldır haldır peşinden koşuyorsun, az kaldı ölüyordun daha hala akıllanmadın. Hadi Amerika dizi karakteri olsan paçayı yırtarsın her türlü de, sen Danimarka dizisi karakterisin, kendine gel!

Hollywood sahtekarlığından bıkan seyircinin Avrupa dizi aleminde güzel limanlara sığınma vakti geldi, gelin sizde Sarah Lund’un askeri olun:)

Bütün bölümleri bu linkten izleyebilirsiniz;  http://dizipub.com/forbrydelsen-2-sezon-3-bolum-izle/

İyi seyirler:)