Romantik yol ve Rothenburg

Geçen Aralık’ta yine kalabalık bir kız gurubu olarak Almanya’ya gittik, Noel havası almaya:) Bilen bilir benim en sevdiğim dönemdir, ışıl ışıl vitrinleri, sokakta kurulan kulübeleri, binbir çeşit süsüyle Orta Avrupa’da o dönemi en güzel yaşayan bölgedir. Bu gezimizde bir sürü kenti gezdik ama ben bu yazımda sadece birini (elbette en güzel olanı:)) anlatacağım.

Almanya’nın güneyinde, Bavyera eyaletindeki korunmuş 26 Ortaçağ kasabasının yer aldığı bölgeye “Romantische Strasse” deniyor. Almanyayı sadece milyonlarca Türkün yaşadığı dev bir fabrika veya fuar merkezi olarak görenlerin, sıkıcı,disiplinli, iş-kolik, dev sanayinin, gri tonların ülkesi olarak değerlendirilen ve romantizmle hiç de uyumlu görünmeyen Almanya’ya ilişkin ön yargılarının yıkılacağı bir yol bu yol.

Romantik Yol, Würzburg’un şarap bağlarından Avusturya sınırına yakın Füssen’e kadar 28 köy, kasabadan ve şehirden  oluşan 440 km’lik bir yol. Bu rotanın olmazsa olmazı araç kiralamak. Araç kiralama dışında elbetteki otobüs ve tren gibi seçenekler var ama otobüs ve tren saatlerine bağlı kalamadan, istediğiniz yerde durup, dinlenip, fotoğraf çekmek için araç kiralamak şart. Almanya sınırları içerisinde uluslararası ehliyet edinmenize gerek yok, kiraladığınız araçta mutlaka navigasyon olmasına dikkat edin. Tabi bu konuya ayrı bir başlık daha açacağım, yurtdışında araba kiralarken dikkat edileceklere dair. Çünkü konu gerçekten çok önemli. Biz ettik siz etmeyin, şunlara dikkat edin babında bir yazı, bir sonraki yazım olsun madem:)

“Romantik Yol” kasabaları gezisi Frankfurt ve Münih’i de bu programa katarak minimum 5 günlük bir sürede Frankfurt + Romantik Yol + Münih şeklinde yapılabilir (1 gece Frankfurt, 1 gece Münih’de, diğer günler Romantik Yol kasabalarında konaklayarak). Ama bu programı yaparken Bavyera kırlarında, dağlarında, köylerinde rahat rahat gezip, yürüyüş de yapalım derseniz 7 gün daha uygun olur.

Frankfurt-Münih arası 392 km. “Romantik Yolu” gezmeye Münih’den başlayıp Frankfurt’ da sonlandırabilir ya da Frankfurt’ dan başlayıp Münih tarafında bitirebilirsiniz.

Biz Münih’ten başlayarak yukarıya çıktık. Bu yazıda sadece Rotenburg ayağını anlatacağım. Şansımıza biz oradayken kar da yağdı, yağan kar eşliğinde nefis bir tatil yaptık. Kaldığımız otel de o kadar güzeldi ki, hiç oradan dönesim gelmedi:( 

Otelimiz bu,

 https://www.booking.com/hotel/de/altfraenkische-weinstube.tr.html?aid=376386;label=postbooking_confemail;sid=7c72afb29e6a984c2baf47f8b53abc84;ucfs=1;room1=A,A;dest_type=city;dest_id=-1852906;srfid=55e8b94b91b32ddc44982858d157a879ba639b9dX1;highlight_room=

 

50917356

60940129

 

romantikyol

rot

 

 

 

 

6b89e2f2a67b3c350d0f5673d16c90cb559cc20cee4fd7aa01bebf4c1da9da41

 

Ölmeden önce görmeniz gereken şehirlerden burası, bence romantik yolun en güzel kasabası. İnsan buraya geldiğinde kendini Ortaçağ’a ışınlanmış gibi hissediyor. Tauber nehri üzerindeki Rothenburg, parke taşlı yolları, evleriyle müthiş masalsı bir kent. Rothenburg ob der Tauber, kırmızı kale anlamına geliyormuş.

 

 

759b8839c05896944521b16e4d4ea24c

 

Romantik yolun en etkileyici, en güzel ve en turistik kasabası Rothenburg. Şehrin tarihi 1100 yıllarına kadar gidiyor. Işıl ışıl süslenmiş kasaba büyüleyici. Pastadan yapılma bir şehir gibi, her şey ama her şey çok güzel, özenli, böylesine güzel korudukları için Almanları kutlamak gerek.

Kasabaya araba girişi yasak ama ilk girişte otelinizin önüne kadar gidip, bavullarınızı indirmek için izin veriyorlar, sonra hemen eski şehir dışına çıkartıyorlar, ya da yakın bir noktada otopark var, oraya koyduruyorlar.

Bu kasabaya büyükçe bir sur kapısından giriliyor. 2,5 Km uzunluğunda, üzerinde 42 kule bulunan surların üzerine çıkıp, kırmızı çatılı evlerin manzarasını izleyebilirsiniz.

img_2693

Rothenburg’da çok sayıda oyuncakçı dükkanı var, e tahmin edersiniz içimdeki çocuk bayağı bir tatmin oldu burada:))

 

 

46aefc993d7265995823a349f2b3c818

OLYMPUS DIGITAL CAMERA   2452e88b82a68cf09f425599227e8dcb   b6e08b95838dd36315784e7927273b65

Rothenburg’da ve Avrupa’nın aslında pek çok yerinde gece yapılan Nightwatchman denilen bir etkinlik var. Nightwatchman yıllardır süren bir gösteri, Ortaçağ kıyafeti giymiş bir gece bekçisi, elindeki gaz lambası eşliğinde, şehrin dar sokaklarında o zamanı da yansıtan konuşma ve teatral bir hava ile kasabanın dar sokaklarında gece yürüyerek tur yaptırıyor (Almanca ve ingilizce). Saat 20:00’de belediyenin önünde siyah pelerini, elinde feneri ile gece bekçisi dinleyicilerini bekliyor. Rezervasyona gerek yok ve ücreti 7 Euro.

Rothenburg’un en güzel ve en fotojenik meydanı Plönlein. Fotoğraf çekmeye doyamayanların ortak noktası burası:)

Belediye binasının (Rathaus) bulunduğu meydan şehrin en hareketli noktası, ana meydanı. Meydandaki kafeler, restoranlar, hediyelik eşya dükkanlarıyla dolu bu meydan. Marktplatz’daki  Belediye Binasının hemen yanında 14 .yüzyıldan kalma bir kule var. Bu kuleye çıkıp Rothenburg’a tepeden bakabilirsiniz. Belediye Binası, özellikle gece ışıklandırılmış hali bir harika. Yanındaki Danışma Meclisi binasından saat başlarında saatin yanındaki 2 pencere açılıyor, ve içinden belediye başkanı Nusch ve şehri kuşatmak isteyen düşman, Katolik Komutan Tilly çıkıyorlar, birkaç dakikalık bir kukla gösterisi sergileniyor.

img_2710

 

635ad07cc9524bbafdac21b90f259b74       ea62419d054c480541fd079e33be25b4

Rotenburg’u beni en cezbeden yanlarından biri de Christmas Müzesi de denebilen Deutsches Weihnachtmuseum’un burada oluşu:) Yılbaşı ruhunu sevenler ne demek istediğimi anlar. Bu müzeye ve devamındaki büyük mağazaya tam anlamıyla bayıldım. 5 katlı mağazanın her yerinde çam ağacı süsleri düşünün, cam, ahşap, metal, pırıltılı, renkli ve çoğu el yapımı binlerce süs. Merdiven boşluğunda 5 katın tamamını kaplayan dev bir yılbaşı ağacı. Coşkulu Noel müzikleri… Çok keyifliydi gerçekten. Fiyatları uygun değil onu hemen ekleyeyim, el yapımı oldukları için gerçekten pahalı (tanesi 30-35 TL civarı).

Rothenburg’un çok bilinen, buraya özgü bir kurabiyesi var, kocaman yuvarlak toplar, “sneeball”, kartopu anlamına gelen sneeball’un her çeşidi var, uzun ince şerit halindeki hamur parçaları karşılıklı kapanan iki kepçe içine konup kızgın yağa batırılıp çıkarılıyor, top şeklinde kalan bu kızartılan hamurun üzerine pudra şekeri serpiliyor, ayrıca çeşidine göre soslara bulanıyor, tarçınlı, çikolatalı, fıstıklı, renkli şekerli vs vs..herkes bundan yiyiyor, çok şık sneeball pastahaneleri, üretim fırınları var, “sneeball” burada bir sektör olmuş, hediyelik olarak da çok revaçta.

 

9b699bb81e9f2756d1be9d74ece15924         5887b5d954f7efba8254f349d9739116

 

Almanya’nın istisnasız tüm kasabalarında meydanlara Noel pazarları kuruluyor. Bu pazarlara Weihnachtsmarkt deniyor, Kasım ayının son haftası kurulmaya başlayıp, Aralık ayı sonuna kadar sürüyor. Weihnachtsmarkt’ lar çok eğlenceli, ışıklı, süslemeli, bol yemeli, içmeli, hareketli ve renkli oluyor. Kasabanın sakinleri akşam iş çıkışı buralarda buluşup, açıkhavada ayaküstü birer kadeh içki içip ( özellikle sıcak şarap), sosisli sandviç, çikolata, şekerleme yiyip, sohbet edip, yılbaşı alışverişlerini yapıyorlar. Her yer mis gibi elma şarabı, elma şekeri, sosis ızgara, çikolata, şekerlemeler ve tarçın kokuyor. Hediyelik eşyalar, tahta oyuncaklar, elişleri, çikolatalar, şekerler, her şey çok neşeli, tam bir panayır yeri, renkli, canlı ve mutluluk verici. Rothenburg’da da vardı elbette:)

Yeme içme meselesine gelirsek; benim için sorun yoktu ama arkadaşlarım sorun yaşadı. Çünkü domuz eti yaygın ve neredeyse her yemekte domuz var. Çokça pastahane kafe var, fast food hiç yok. Yemek fiyatları da malumunuz euronun karşısındaki paramızın değersizliği yüzünden hiç de ucuz değil. Bir akşam yemeği kişi başı 25-30 euro civarında. Bira en çok içilen içki burada ama ben onu da sevmem, o nedenle şu lezizdi, şunu için diyemiyorum.

Eveeet geldik bir yazının daha sonuna, son söz olarak ilginç bir bilgi paylaşayım; Japonlar “Romantische strasse”i o kadar çok seviyorlarmış ki Rothenburg şehrinin benzerini Japonya’ya da kurmuşlar ve kardeş şehir ilan etmişler. Her yer tevekkeli Japon kaynıyordu:)

 

 

img_8151

 

img_2686

Dünyanın Bütün Sabahları

Fransız Viola da gamba ustası ve besteci barok müzisyen Sainte -Colombe’un hayatını anlatan adanmışlık üzerine tablo gibi bir film, benim en sevdiğim en etkilendiğim filmlerin başında geliyor. Marin Marais dinlerken geldi aklıma bu filmi yazmadığım. Film 1991 yapımı bir uyarlama (dikkat ettim de ben ne kadar seviyorum uyarlamaları, son dönemde yazdığım neredeyse her dizi ve film uyarlama) Fransız yazar Pascal Guignard’ın romanından.

Mükemmel müzikleri, oyunculuklar, her sahnesi tablo değeri taşıyan, şiir gibi bir film. Hele o müzikler… Jordi Savall tarafından yapılmış soundtrack albümü elimdeki cd çizilip bozulana kadar belki yüzlerce kez dinledim.

53288_backdrop_scale_1280xauto   tous-les-matins-du-monde-06-g

Viyola enstrümanın yeni yeni duyulmaya başladığı, 17. yüzyılın ortalarında klasik barok müziğinin önem kazandığı bir dönemde, karısının ölümüyle inzivaya çekilen ve müzik çalışmalarını ona yönlendirerek muazzam yeteneğine ödül olarak önerilen şöhreti tepen bir müzisyenin anlatıldığı müthiş bir hikaye Tous les matins du monde.

Colombe karısının ölümünün yarattığı yoksunluk sonrası kendini müziğe adar, Madeleine annesiz büyüyen bir çocuk olarak babasının yarattığı sevgisizlikten kaçmak için kendi Marin’e adar, Marin geçmişinin verdiği eziklik ve kompleks yüzünden sanatını krala adar. Bütün bu adanmışlıkların tek bir kazananı vardır:  Sanat! Ve biz bir kez daha görürüz ki sanat, insanların ruhlarıyla beslenir. Her anlamda!

9140_4

Film aslında modern çağımızda sanat-popüler kültür sorununa 17. yüzyıl perspektifinden bakıyor. O zamanın saray çalgıcıları zamanımızın pop starları gibi. Amma velakin saray çalgıcısı olmak için ruhlarını satmış, gönül verdikleri sanatın çarpık bir kopyasını icra etmişler.

Bu kısım spoiler içeriyor dikkat!

Filmin en etkileyici sahnesi; Marais saray orkestrasına katılması nedeniyle hocası Saint Colombe tarafından evden kovulur ve akabinde bir süre sonra sevgilisi olan hocasının kızını terk eder, kız buna dayanamaz ve acısından ölür.
Ama Marais hocasının tüm bildiklerini henüz öğrenememiştir, o bestelere karşı inanılmaz bir açlık besler yıllarca saraydan gece çıkıp hocasının kulübesinin altında onun yeniden çalmaya başlamasını bekler. Çünkü bilir ki eğer öğrenemezse hocası tüm bildiklerini mezara götürecektir. Sonunda bir akşam hocası boşluğa beni anlayabilecek kimse yok mu diye yakarır, bunun üzerine Marais tüm yüzsüzlüğüyle kulübeye girer. Konuşurlar sonra da karşılıklı çalarlar, aralarındaki nefret ve sevgi ilişkisini çok güzel anlatır bu sahne, yapılan müzik ise mükemmeldir.

Özellikle klasik barok müziği hayranlarının ve biyografik eserleri sevenlerin keyifle izleyecekleri bir film Tous les matins du monde. Müziğe, sessizliğe, notalardaki sese, yalnızlığa ve acıya bir güzelleme… İyi seyirler:)

“Dünyanın bütün sabahları bir daha dönmeyesiye uçup gider.” Pascal Quignard

Buraya da sountracki bırakayım; https://www.youtube.com/watch?v=kzFDBC9lPz4

Filmi de bu linkten izleyebilirsiniz; http://www.altyazilifilmizle.org/dunyanin-tum-sabahlari-tous-les-matins-du-monde-izle.html

Klasik Müziği Sevmek

Hani derler ya, Türkiye’de klasik müzik sevilmez, seçkin zümre tarafından sadece saygı duyulur. Hani derler ya “Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi” (Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın 1930’lu yıllarda Bayburt’ta verdiği konser sonrası mikrofon uzatılan ihtiyar bir Bayburt’lunun cevabı). Hani derler ya  Pazar Kanseri (çocukluğumuzda Pazar sabahları TRT1’de yayınlanan Pazar Konseri’ne!).

fft99_mf2980366

Bizde geleneksel kültürün bir parçası olmaması bu bu müziğin az dinlenmesinin başlıca nedeni. Klasik müzik denince birçok insan “aman aman hiç sevmem!” tarzında peşin bir hükümle yaklaşıyor. Bunun nedeni o müziği seven ve dinleyenlerin iticiliği olabilir. Her şeyi ben bilirim, ben anlarım, engin bir müzik zevkim ve bilgim var tavrıyla kim bilir hangi aşağılık kompleksini kapatmaya çalışan bir takım dallamaların bok yemeleri nedeniyle önyargı var bu müziğe karşı. Arkadaşlar çok bir şey bilmek zorunda değilsiniz dinlediğimiz müzik hakkında öncelikle onu söyleyeyim. Kulağınıza hoş gelen bestecilere bir süre sonra aşina oluyorsunuz zaten. Opus bilmemkaçmış şu tarihte bestelenmiş vs vs gerek yok bunları derinlemesine bilmeye, hele bilip de o sevimsiz kompleksliler gibi olacaksanız hiç bilmeyin daha iyi!:)

Berliner Philharmoniker. Tournee _ Nordlandreise_ durch die Skandinavischen Laender. Norwegen, Daenemark, Helsinki, Schweden, Island. Lissabon und Genf. Opernhaus Oslo. Oslo, 15.11.2012

Klasik müzik belli bir zümre için üretilmedi, gelin siz de hayatın ince zevklerinden keyif almaya başlayın. Rock müzik, pop müzik, hip-hop ya da R&B derken gerçek sanat eserlerinden gittikçe uzaklaşıyoruz. Pop kültürü her gün biraz daha kanımıza işliyor. Klasik müzik hiç de itici bir tür değil, bilakis çok çok daha güzel saydığım müzik türlerinden. Müziğin daha derin, gelişmiş, en zengin halidir klasik müzik, dinledikçe anlayacaksınız. Ben size klasik müziği sevdirecek birkaç tüyo vermek istiyorum naçizane.

 

orkestra0b

Arabada TRT3 radyosunu ekleyin müzik kanallarına ve yoldayken dinlemeye başlayın. Trafikte yaşanan sinir strese de iyi geliyor.

Bestecilerin hayatını anlatan filmleri izleyebilirsiniz. Misal Amadeus. Filmden etkilenip sanatçının hayatı ve müziğine ilgi duyabilirsiniz.

Klasik müziğin demirbaşlarını tanımak da bir yöntem. Ben mesela keman, flüt ve lut seviyorum. Bach, Handel, Vivaldi bana daha çok hitap ediyor mesela. 

fft99_mf607853

Hiç değilse ayda bir kere klasik müzik performansı izleyin, canlı dinlemek de çok zevkli hale getiriyor. Biletler de çok ucuz (Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall Konserlerini ya da İDSO konserlerini izleyebilirsiniz).

http://www.klasikmuzik.boun.edu.tr/ 

http://www.idso.gov.tr/kategori/4108-etkinlik-takvimi

Fransa’nın ünlü radyolarından “Classic&Jazz” FM’i internet üzerinden dinlemenizi de öneririm. Klasik müziğin içine biraz da caz girince, tadından yenmiyor. Böylece klasik müziğe biraz daha yumuşak bir giriş yapmış olursunuz.

Unutmayın, sanat bir elitist oyuncağı değil. Klasik müzik, müzik sanatının en güçlü halkasıyken “entel işi” diyerek bu estetik zevkten mahrum kalmayın.

Online klasik müzik dinleyebileceğiniz müzik kanalları listesini de buraya koyuyorum, kulağınızın pasını silin diye:)

http://classicalwebcast.com/onepage.htm 

 

 

 

Jane Eyre

 

Yine 4 bölümlük muhteşem bir BBC roman uyarlamasıyla karşınızdayım. 

Charlotte Bronte’un kitabı Jane Eyre’i ben çocuk yaşta okumuştum ilk kez. Ondan sonra da çeşitli zamanlarda tekrar tekrar okudum. Bir nevi takıntım var kitaba karşı. Nedeni üzerinde düşündüm ve şu kanıya vardım. Jane Eyre’in özgürlük mücadelesi ve o dönemin erkek hegemonyası altındaki toplumda bir kadının, tüm gücüyle erkeklere karşı mücadelesi söz konusu, ben çocukluğumdan beri savaşçıysam demek… Yakın hissettim ve hatta özdeşim kurdum kendisiyle. Ayrıca, kitabı okurken, kadın ve erkek ilişkilerinden çok kadın-kadın ilişkilerine ve seçimlerle var olan hayatın nasıl şekillenebileceğine bakarsanız çok derin bir kurgu yakalarsınız, o yüzden çok önemli bir eserdir. 

896718fe24f14bf836c710c87858672b57e458ef   nxis01d2rwr9mc2kiqdv

Konuya dönelim, bir sürü Jane Eyre uyarlaması izledim bugüne dek, uyarlamalarından bence en iyisi 2006 yapımı olan bu dizi. Kitaptaki o karanlık havayı ve duyguları birebir yansıtıyor çünkü. 

Kitabın depresif, karanlık bir havası vardı ki, bu yazar kardeşlerin yapısı hayat deneyimlerinden dolayı böyle sanırım. Kardeşi Emily Bronte de aynı Charlotte Bronte gibi acı dolu bir roman olan Uğultulu Tepeleri yazmış çünkü.

jane-eyre-and-mr-rochester      jane_rochester_1

Hikaye, ailesi ölünce akrabaları ile yaşayan Jane’in daha küçük bir çocukken gördüğü eziyetlerle başlıyor. Daha sonra da yengesi onu  çok kötü bir bakım evine postalıyor. Yıllar geçip Jane büyüyünce kendisine bir mürebbiyelik işi buluyor. Çalışmaya başladığı evde Edward ile karşılaşıyor. Sert mizaçlı, sorunlu Edward’la, zaten bundan sonra asıl hikayeye giriyoruz. 

Normalde  Jane  Austen kitaplarından farklı olarak bu kitap ve dolayısıyla dizi, aşkı daha gerçekçi anlatıyor bize. Sevdiğini her şeyle seven, kör olmasını yada evinin yanmasını, fakir olmasını umursamayan, çıkarlardan uzak, kalbinin sesiyle yürüyen bir aşk…

1280x720-mse  janeeyre-2006-8-1

Kitabı da hararetle tavsiye ediyorum diziyi de, hem okuyunuz hem izleyiniz sevgili takipçilerim:) 

Diziyi bu linkten izleyebilirsiniz; http://www.dizigold.net/jane-eyre

 

Luneburg

Bugün minik bir Alman kentini anlatmaya geldi sıra, benim çok yakınında kaldığım Adendorf adındaki bir kasabadan her gün gidip geldiğim Luneburg’u.

Peki neden gidelim ki madem küçükse diyeceksiniz, e huzur için, dinlenmek için, mutluluk için tabi ki!:)

27e286d70207fc04640475fa93a85dd1    84d9fffe5caf77f44bf1ade110a7793e

Hamburg’a günübirlik gidebileceğiniz kadar yakın, 40 dakika uzaklıkta (direkt trenle yarım saat sürüyor). Eski, küçük ve çok güzel bir şehir. Aslında 70 bin civarı nüfusuyla daha çok kasabamsı diyebileceğimiz minik bir şehir.

Kuzey Almanya’nın en güzel şehirlerinden biri. İkinci Dünya Savaşını hasarsız olarak atlatmış, böylece şehir Orta Çağ’a özgü rüya gibi görüntüsünü koruyabilmiş. Şehrin merkezi gerçekten çok güzel, tablo gibi. 16. ve 17.yy’dan kalma bir sürü ev gördüm ve hayran kaldım. Adamlarda zevk var, asırlardır bizde olmayan diyecektim ki biraz düşündüm, 1960 öncesi bizim büyük kentlerimiz de gayet zevkli bir mimari yapıdaymış aslında. Neyse…

fc8a413165beafaf9e89c812a72e0d5f

Luneburg aynı zamanda bir üniversite şehri, o nedenle cıvıl cıvıl kentin içi. Söylenene göre Almanya’nın en büyük bar yoğunluğuna sahipmiş, ben gitmedim bilmiyorum barlar ne alemde. Eski, güzel üçgen çatılı evler, güzel sıralanmış dükkanlar… Tarih kokuyor buram buram. Ama bu küçücük şehirde bile haddinden fazla araba var. Huzuru bozuyor anlamında demiyorum bunu, sadece dikkatimi çekti, arabalı olsaydım park problemi yaşayabilirdim sanırım.

d717055e0d131a9ac9e6f81978a454fe

 

d202bdb08cf36d9722f33de07aed0b4e

 

 

Ormanın içinden akan nehrin kenarında yürürken sakin, şehir merkezine indiğinizde her gün aynı insanlarla karşılaştığınızı farkettiğiniz an ufak, kiliselerinde mum yakarken, müzesini gezerken eski ama üniversite festivalinde ya da barlar sokağında genç ve dinamik Lüneburg.

İlmenau nehrine ve plajıyla ünlü Kalkbruchsee gölüne sahip huzur dolu bu kasaba. Öyle çok yer göreyim, oradan oraya koşayım kenti değil. Dinlenmek, huzur bulmak için ideal.

76961be667647745347ab326d97cca7e

Ben sonbaharda gittim, güneşli ama soğuktu, söylenen göre bulunduğu konum itibariyle her daim soğukmuş.

Tuz müzesi varmış ama ben gitmedim, gitmek isteyenler olursa onu da yazmış olayım:) Öyle çok sayıda müzesi olan bir yer değil, fakat katedralleri müze gibi.

c6204a568aac2bbce40818d6051c183e      e1da1921e4edee97676d524667c2e130

Bir kez daha gitmem herhalde ama gördüğüme çok mutlu olduğum kentlerden biri oldu Lüneburg.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere:)

 

Dickensian

Charles Dickens okuyanlar iyi bilir, kendisi karakter betimlemeleri ve hikaye anlatma tekniği açısından edebiyatın en iyilerinden biridir. Çizdiği portreleri mala ile kazısanız söküp atamazsınız belleğinizden.

 

what_time_is_dickensian_on_tv_ we-love-tv

Türkçeye çevrilmiş bütün eserlerini büyük bir iştahla, keyifle okudum ve çok etkilendim. İki şehrin hikayesi’nden Kasvetli Ev’e, Büyük Umutlar’dan Oliver Twist’e harika okuma serüvenleri yaşadım. Benim gibi edebiyat ve Dickens severseniz bu diziye bayılacaksınız. Çünkü Charles Dickens romanından başarıyla uyarlanarak hazırlanmış nefis bir İngiliz dizisi Dickensian.

10008698-high_res-dickensian_0  dickensian-main

Charles Dickens’ın yazdığı Fagin, Scrooge ve Miss Havisham gibi ikonik karakterleri bir araya getiren dizi adeta roman gibi. 19. yy’da çamurlu Londra sokaklarının, açlık, sefalet, hüzün ve kederi tüm açıklığı ve acımasızlığı dizide var. Hayattaki bütün zorluklara rağmen kendi onurları ve düşünceleri için mücadele eden insanların hikayeleri de var. Ayrıca oyuncu kadrosu duayenlerle dolu bu dönem dizisi, kış günlerinde sımsıcak öykülerle içinizi ısıtacak.

İyi seyirler.

Diziyi buradan izleyebilirsiniz; http://onlinedizi.co/dickensian/

 

 

 

 

 

 

Szentendre

Szentendre, Budapeşte’nin kuzeyinde, merkeze yaklaşık 20 km mesafede küçük, şehrin karmaşasından uzak her tarafı arnavut kaldırımlarıyla dolu sevimli bir kasaba.  

Biz Budapeşte’de kaldığımızda, günübirlik bu kasabayı da gezdik. Budapeşte’den Szentendre’ye en kolay/hızlı ulaşım banliyö trenleriyle sağlanıyor. Yol yaklaşık 40 dakika sürüyor. Biletler de çok uygun, şimdi fiyatını hatırlamıyorum ama 10 tl civarı bir şeydi sanırım. 

szentendre

Peki neden Szentendre’ye gidilmeli? Çünkü çok çok şirin bir kasaba. Keyifli ara sokaklarını süsleyen bir sürü galeri, hediyelik eşya dükkanı, büyük bir Christmas dükkanı, restoranları, dondurmacıları ve Marzipan Müzesi gibi değişik müzeleri ile bütün gününüzü geçirebileceğiniz harika bir yer.

4051a22aaad0733e2a08bd86e71c70ef                 2b340a209952d50929b374db2a084b9c

Çok sayıda sanatçının yaşamak için tercih edip ömrünü geçirdiği Szentendre’ye bu özelliği nedeniyle “Sanatçılar Şehri” deniyormuş. Günümüzde hala birçok yerli ve yabancı sanatçı orada yaşıyormuş. Oldukça küçük bir kasaba olmasına rağmen öyle güzel bakılmış, öyle güzel dekore edilmiş ki, sokaklarında birkaç dakika dolaşmak sanatçıların yaşamak için neden burayı seçtiğini anlamaya yetiyor.

1342782151_szentendre_5  db4e0fed6b76d91ec647c851634bda32

Szentendre’de yapılacak en iyi şeylerden biri alışveriş. Özellikle hediyelik eşya konusunda Budapeşte’ye göre fiyatları daha uygun, çeşit ve kalite daha iyi. Macaristan’ın en önemli porselen markalarından olan Herend’in mağazasında değişik el işlemeli porselenlerini burada bulabilirsniz, fiyatları yüksek olsa da çok güzeller.

Trafiğe kapalı, dar ama şirin sokaklarında birbirinden lezzetli gurme restaurantlar ve cafeler var. Yeme içme fiyatları da Budapeşte’ye göre daha makul. Zaten haldır haldır koşturmalı bir turist günü değil, keyifli, huzurlu bir günü olacak bu gezi. Her şeyin tadını çıkarın, kafe ve restoranlarda keyfinize bakın, aceleniz yok. 

pecs-map

Güzel doğa ve o şirin evlerin birleşimini görünce “neden burada kalıp Budapeşteye buradan gidip gelmedik ki” diye de konuştuk. Keşke daha uzun vaktimiz olsaydı, orada 2-3 gün kalmak isterdim. 

Gece 23:00’e kadar Budapeşte’ye tren var. Budapeşte’ye giderseniz muhakkak Szentendre’yi görün. 

f9d869fb83acc4f2dd2356ed5df1fb62

df377db1f2f7754b4b9ec5951230ffd5

Not: Bu kasabada QR kod yöntemi ile bulunduğunuz yerle ilgili yazılı ve sesli bilgilendirmeyi okuyarak veya dinleyerek gezebiliyorsunuz, bu sistemin çalışması için de internete ihtiyacınız var. Bu nedenle tüm kasabada ücretsiz kablosuz internet hizmeti veriliyor. Sağ üst köşedeki QR kodunu QR kodu okuyucu yazılımların herhangi biriyle okuttuğunuzda, panoda da göreceğiniz gibi tüm şehrin krokisi ve kroki üzerinde de ziyaret edilmesi gereken/tavsiye edilen yerler listesine ulaşacaksınız. İlgili noktaların tamamı QR kodlu etiketlerle işaretlenmiş. Yapmanız gereken sadece ilgili yere/caddeye gittiğinizde göreceğiniz QR etiketini mobil cihazınızla okutmanız.

2_img_830411

Mozart in the jungle

Mozart in the Jungle, Blair Tindall’ın 2005 yılında, kendi anılarından yola çıkarak yazdığı; Sex, Drugs and Classical Music adlı kitaptan uyarlanmış bir dizi.

Kendisi de aynı zamanda bir obuacı olan Tindall, profesyonel kariyeri içinde çalıştığı New York Flarmoni Orkestrası ve Broadway şovlarından yola çıkarak sahnenin önü kadar arkasının da fantastik bir dünya olduğunu anlatmış. Her bölümü 30 dakika süren dizinin başrolünde Gael Garcia Bernal var. Yani sırf onun için bile izlenir dizi, I love Bernal!!:)

rs-178582-mozart-in-the-jungle

Mozart In The Jungle’da klasik müzik dünyasındakilere sıkça atfedilen, şişkin egoların karşılıklı çarpışmaları izliyoruz.

Maestro Rodrigo’yu başında poşusuyla Yaser Arafat’ı anımsatan Gael Garcia Bernal canlandırıyor. Latin kökenleri, Latin aksanlı İngilizcesi, karışık kafasıyla son derece egsantirik bir kişilik. Kendisinden önceki yaşlı, kuralcı ve sürmeli maestro Thomas rolünde ise “Otomatik Portakal”ın başrol oyuncusu Malcolm McDowell var. Sezonun ilk bölümünün ilk dakikalarında başlıyor Rodrigo ile aralarındaki çekişme. Joshua Bell’in müthiş keman solosunun ardından eski maestro tahtını yeni maestroya devrediyor ve bunu hazmetmesi çok kolay olmuyor. Ona karşı hep iğneleyici ve aleni kıskançlık besliyor. Rodrigo hem seyircinin hem orkestra elemanlarının gönlünü almayı iyi biliyor ve onları gülümsetebiliyor. Her daim orijinal bir fikirle çıkıyor orkestrasının karşısına. Provaya papağan getiriyor, kestikleri çitlerin gerisinde, açık havada, halka açık prova niteliğinde bir performans sergilerken, pizzalar eşliğinde dans ediyorlar gösteri sonrasında. Rodrigo’nun farkı dehasına rağmen mütevazı olması.

APG_-30.arw

Bir de aşırı hevesli, New York’da tutunmaya çalışan, orkestraya girmek için canını dişine takan, Rodrigo’nun her deliliğine katlanan asistanı rolündeki Hailey karakterimiz var. Obuaya hayatını adamış. Rodrigo’nun ufak ufak romantizmler yaşadığı Hailey’i ise Lola Kirke canlandırıyor.

hailey

Dizi, günümüzde maddi sorunları olan, maliyeti yüksek bir sanat dalının demode hale gelmemesi için verilen uğraşın altını da çiziyor. İnsan ilişkilerini, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını, orkestra üyelerinin de hepimiz gibi olduğunu anlatıyor.
Dizi izleyiciden, eleştirmenlerden, en önemlisi klasik müzik çevrelerinden tam not aldı. Sanırım bunun nedenlerinden biri, yüksek kültür ürünü olan klasik müziği, sıradan izleyici için de sıkılmadan izlenebilir kılması. Dinamik bir tempoya sahip, hem de drama ile komediyi ustalıkla birleştiriyor. İçinde aşk da var, kıskançlık da, hırs da…

Güzel New York mekan ve manzaraları, iyi müzikler, etkili yan karakterler, çabuk akan hikaye vs.. derken yarım saat geçiveriyor.

 Mozart in the Jungle, ilham veren, güldüren ve kesinlikle heyecanlandıran bir dizi. Mutlaka izlenecekler listesine alın, iyi seyirler.
 

Diziyi bu adresten izleyebilirsiniz; http://www.dizibox.com/mozart-in-the-jungle-1-sezon-1-bolum-izle/

 

Bahtı saçlarından kara “Poldark”

Poldark, Winston Graham tarafından kaleme alınmış olan romanın (aslında uzun soluklu bir kitap serisi -13 kitap-) TV uyarlaması. 

poldark-episode-icon_06_1920x1080

Amerikan Bağımsızlık savaşının yaşandığı dönemler. 18.yüzyılın son dönemlerinde orduda görev yapan Kaptan Ross Poldark hikayenin merkezinde. 

Kahramanımız Ross Poldark, oldukça pervasız ve gururlu bir adam. Bütün macera Ross’un 18. yy. sonlarında Amerikan Bağımsızlık Savaşı’ndan dönmesi ile başlıyor. Herkes Ross’u savaşta öldü sandığı için, onu karşılarında görünce şok oluyorlar. Hiçbir şeyi bıraktığı gibi bulamayan Ross’da şaşırıyor. Ayrıca bir geliri olmayan Ross, parasız pulsuz kalıyor. Babadan kalma topraklarında ve evinde yaşam savaşı vermeye başlıyor. Elleri ve tırnaklarıyla kazarak gelir elde etmeye ve bakır madeni açmaya çalışıyor, madencilerle birlikte ter döküyor. Hiçbir zaman diğer soylular gibi kendini halktan üstün görmüyor, her daim zor durumda olanın yanında oluyor. Bu arada farklı düşmanlar ve dostlar edinip, bu süreçte hiç beklemediği birine ummadığı bir zamanda aşık oluyor. 

160901_poldark_2  05poldarkweb-facebookjumbo

Dönemin şartları çok güzel anlatılmış.  Replikler de pek güzel; ”Savaş nasıldı efendim?” ”Diğer savaşlar gibi… İyi adamların ziyanı…”

Kaçırmayın, iyi seyirler:)

4284

Diziyi buradan izleyebilirsiniz; http://dizimag.co/poldark

İngiliz’lerin Behzat Ç.’si “Luther”

Luther, BBC’nin az ama öz bölümlü müthiş dizilerinden biri, şimdiye dek 4 sezon oynadı, 5. sezonu bekliyoruz:) 

Oldukça başarılı bir polisiye dizisi. Aslında tarzını suç olarak tanımlamak çok doğru olmayabilir. Dizide gerilim ve dram da oldukça ağır basıyor. Klasik anlamda polisiye dizilerini izlemekten sıkılmışlar için oldukça başarılı ve sürükleyici. Bir bakıma tıpkı bizim Behzat Ç., yakın kişilikler, psikolojileri, depresyonları, bakış açıları çok benziyor.

indir-1

Dizinin ana karakteri John Luther, evli ve çok da başarılı bir polis. Ancak mesleğinde zirvedeyken çeşitli sebeplerle işinden uzaklaşmak zorunda kalıyor. Mesleğinden uzaklaşıp hayata döndüğünde hayatındaki birçok şeyin eskisi gibi olmadığını anlıyor. Tekrar mesleğine döndüğündeyse… e anlatmayayım izleyin!

2   luther_20

 

John Luther hemen her bölüm başka bir manyağın peşinde olsa da çoğu yan hikaye, sezon boyunca devam eden bir sürü hikaye diziyi CSI gibilerinden ayıyor. Dizi, Londra şehrini adeta bir karaktermiş gibi kullanıyor. Şehrin sadece arka sokaklarını ve karanlık bölgelerini görüyoruz, özellikle Luther süreklli Dünya’nın yükü altında eziliyormuş gibi hissediyoruz ve hikayenin depresifliği dizinin görsel yönüne de işliyor. Müzik seçimleri de, giriş müziği de harika. Dizinin tek kusuru var o da biraz kısa olması. Eh kadı kızında da kusur var diyor ve bayılarak izliyoruz.

luther

İyi seyirler.

Diziyi buradan izleyebilirsiniz; http://dizimag.co/luther / http://dizilab.com/luther