Günden Kalanlar

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Bugün bir Japon yazarın İngiliz edebiyatına armağanı olan müthiş romanı “Günden Kalanlar”dan bahsedeceğim . Yazarımız bir Japon ama çocukluğundan beri İngiltere’de yaşamış.

“Beni Asla Bırakma” ve “Uzak Tepeler” gibi kitapları çok daha popüler olsa da “Günden Kalanlar”  Ishiguro’nun en sevdiğim kitabıdır.

 

Ishiguro, doğduğu Uzakdoğu ile yetiştiği Avrupa arasında gidip gelen hikayeler anlatır. Mesela ilk romanı Uzak Tepeler İngiltere’de yaşayan Japon kadınların en klişe tabirle ‘geçmişle yüzleşmelerinin’ romanıdır. İkinci romanı Değişen Dünyada Bir Sanatçı da Japonya’da geçen bir ‘geçmişle hesaplaşma’ hikayesidir.  Üçüncü romanı Günden Kalanlar ise yüzde yüz İngiliz bir kitaptır. Malum ben bayılırım  İngiliz edebiyatı ve dönem atmosferine.

Ishiguro’nun 1986 yılında yayımlanmış olan en ünlü romanı Günden Kalanlar (Remains of the Day) bana fena halde Firs’i (Vişne Bahçesi’nin doksanına merdiven dayamış emektar uşağı) hatırlattı. Sadece mekan farklı, yer İngiltere, sene 1956… Romanın kahramanı baş uşak Stevens, tıpkı Firs gibi tüm yaşamını başkalarına hizmet ederek tüketmiş. Meslek yaşamının önemli bir bölümünü büyük bir malikânede ülke siyasetinde söz sahibi bir İngiliz lorduna hizmet ederek geçirmiş. Mesleğinin en parlak örneklerinden biri Stevens. Ve bu roman, büyük malikanelerde mükemmel bir uşak olarak ömrünü geçirmekle gurur duyan Stevens’ın ‘hayatını gözden geçirmesinin’ romanıdır…

Roman, Stevens’ın eskiden birlikte çalıştığı kahyayı ziyaret etmek üzere taşraya bir yolculuğa çıkmasıyla başlıyor. İşte bu yolculuk sırasında tanıyoruz Stevens’ı… Geriye dönüşleri sayesinde, tüm yaşamını nasıl geçirdiğini, son derece katı bir kuralcılık ve idealizmle icra ettiği mesleğine dair neredeyse “takıntılı “ diyebileceğiz düşüncelerini öğreniyoruz. Hep o “vakar” yüzünden hiçbir zaman sözcüklere dökülmemiş, muhtemelen de hiçbir zaman dökülemeyecek pişmanlıklarını, hayal kırıklıklarını ve umutlarını öğreniyoruz.

Ishiguro kitaplarında her hikaye, her daim geçmişe bir yolculuk içerir. Mazinin puslu hatıraları aralanır ve roman kahramanları görmese bile biz okurlar olan biteni görürüz mutlaka. Bazen roman kahramanları adına biz yüzleşiriz o boşa geçmiş hayatlar ya da korkunç hatırlarla… Ishiguro, günümü İngiliz edebiyatının tipik bir yazarı olarak kurduğu dünyayı süslü tasvirler ve karmaşık metaforlarla inşa etmek yerine yalın bir hikayeyi, sakin sakin anlatarak oluşturur.  Ve ben Ishiguro okumayı bu nedenle çok severim.

The Remains of the Day, anlatıcısı bir kere bile aşktan bahsetmemesine rağmen içinde büyük bir aşk hikâyesini barındırıyor. Mr Stevens’ın kimi zaman fark etmediği, kimi zaman kendi prensipleri içinde kaybolduğundan göremediği, kimi zaman ise ısrarla tersinin olduğunu iddia ettiği olayların nasıl gerçekleştiği okuyucu tarafından açık bir şekilde anlaşıyor.

Uşağın hizmet ettiği evin bir dönemin siyasetinin belirlendiği bir mekân olması üzerinden siyasi ve toplumsal meseleleri de dillendirmiş Ishiguro; Stevens’in başuşaklığının bir metafor olduğunu söyleyebiliriz. Muktedirlere boyun eğmiş, kendi kaderini tayin etmekten korkan, hak ve özgürlüklerine sahip çıkmaktan korkan kitleleri, Stevens özelinde alaya alıyor. Ancak kaba değil buruk bir alay. Nazi yanlısı Lord’una bağlılık adına dünyanın ve ülkesinin düştüğü duruma kayıtsız kalan, malikaneyi ziyaret eden konukların mevki ve rütbeleriyle övünen Stevens, bir zavallı olduğunun farkındadır: “Lord Darlington kötü bir adam değildi. Hiç değildi. En azından yaşamının sonunda bütün hatalarından kendisinin sorumlu olduğunu söyleyebilme ayrıcalığına sahip oldu. Yürekli bir adamdı.Yaşamda belli bir yol seçti, bunun yanlış bir yol olduğu ortaya çıktı, ama elden ne gelir, o seçmişti bunu, hiç değilse orası kesin. Bana gelince, ben bunu bile ileri süremem.Anlıyorsunuz ya, güvenmiştim. Lord hazretlerinin bilgeliğine güvenmiştim. Ona hizmet ettiğim bütün o yıllar boyunca yararlı bir şeyler yapıyor olduğuma güvenmiştim. Kendi hatalarımı kendim işledim bile diyemiyorum. Gerçekten de… İnsan kendine sormalı… Vakar bunun neresinde?” Tabi bir de uşağın geçmişe takılı kalma  meselesi var.

Günden kalanlar, yaşanan ömürden, yaşanan günlerden ve anlardan kalanlardır ki; bu da hayal kırıklığı olsa gerek…

Son söz; İşiguro okumak büyük keyif!

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Liar

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

İngiliz dizisi severler toplaşın:) Çok sürükleyici müthiş bir dizi izledim geçen hafta. Şİmdilik toplamda 1 sezon 6 bölüm. Devamı da çekilecekmiş ama aynı konudan devam etmeleri zor, çünkü finali gördük.

  

Neyse , “Liar” içinde suç ve gizem öğeleri de barındıran, her bölümü kafa karıştıran sorularla dolu bir suç dizisi. Bölüm süreleri ise 45-46 dakika uzunluğunda. 

Bir lisede öğretmenlik yapan Laura Nielson dizinin başrolü. Beraber yaşadığı uzun süreli sevgilisinden kısa bir süre önce ayrılmış. Depresiflik, laf dinlemezlik, takıntı ve saldırganlık seviyesi tavan yapabilen antipatik denebilecek bir karakter.

Andrew Earlham ise İngiltere’nin kıyı bölgelerinden birinde oğlu ile birlikte yaşayan başarılı bir cerrah. Kendisi gayet yakışıklı olmasına rağmen biraz “antisosyal”. İşi ve oğlu dışında pek bir hayatı yok. 

Andrew bir gün oğlunu okula bırakırken Laura’yla karşılaşıyor ve  onu akşam yemeğine davet ediyor. Laura daveti kabul ediyor ve güzle bir akşam geçiriyorlar. İşler o noktadan sonra birden garipleşiyor çünkü Laura sabah uyandığında ortada kanıtlayabileceği ve hatta hatırladığı bir şey olmadığı halde adamı tecavüzle suçluyor.  

İlgi çekici bir konu çıkış noktasına sahip, izleyiciyi şiddetli bir şekilde bir taraf destekleme ihtiyacı içine sokan, son derece sürükleyici bir drama Liar.  Ben bir bölümde “kesin adam suçlu, çok belli” derken, bir sonraki bölümde “kadın yalan mı söylüyor acaba?” gibi uç düşünceler arasında gidip gelerek izledim. 

Dizinin en güzel tarafı hikaye size birini işaret etmiyor, siz de ikilinin kendi bakış açılarını izliyor ve polislerin araştırmaları ile ortaya çıkanlarla tahmin yürütmeye devam ediyorsunuz. 

Bir oturuşta izleyebileceğiniz, merak unsurunu sonuna kadar götüren bir dizi Liar.  Şimdiden iyi seyirler. 

 

 

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Ethem Efendi’de nefis bir kahvaltı mekanı – Çeşme Bazlama

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Caddeye inerken Ethem Efendi Caddesinde müthiş bir kahvaltı mekanı var, adı Çeşme Bazlama (meğer millet keşfedeli bayaa olmuş ama paylaşmadılar ki bilelim!:))

Burası bahçe içinde bir köşk ve oldukça büyük, sadece kahvaltı servisi var akşama kadar. Mekanın Ege esintilerini buram buram hissettiren tasarımı müthiş.

Daha girer girmez karşılaştığımız manzarada tülbentli hanımlar gözleme açıyor. Bazlama, gözleme sıcak sıcak ve sürekli servis ediliyor.

Haftada 5 gün çalışıyorlarmış, Pazartesi ve Salı kapalı. Rezervasyon yok, erken gelen yeri kapıyor, ben saat 09.00 da gittiğimde yarı yarıya doluydu fakat saat 10.15 de çıkarken kapıda kuyruk vardı.

Ekmek niyetine bazlama , Trabzon’dan tereyağı, ev yapımı reçeller, Kayseri’den gelen ev yapımı sucuk, acuka, menemen, sınırsız çay, sıcak sıcak gelen pişiler, bazlama, kuru meyveler, cevizli-haşhaşlı katmerler… Onlarca çeşit reçel, sıcacık taptaze bazlamalar ve sürekli yenilenen tabaklar… Çeşitli kahvaltılıkları ve sürekli yenilenen porsiyonlarla doymadan kalkmaya izin vermiyorlar.

Kendi domates, biber, sebze ve meyvelerini yetiştirip sunan harika bir işletme. Ben domates reçeli ve süt reçeline bayıldım! Gerçi yiyip de bayılmadığım bir şey de gelmedi masaya:)

En güzeli porsiyonların az olup, istediğiniz zaman tekrar yenilenebilmesi. Böylece her şeyi taptaze ve sıcak olarak tüketmeniz sağlanıyor.

Temmuz 2018 fiyatı kişi başı 55 TL. Bu ücret sonuna kadar hak ediyorlar! Gidin ve lezzete gark olun ama erken gitmeyi unutmayın derim h. içi gitmeyecekseniz.

 

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

İstanbullu Gelin

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8
Hayatımda izlediğim en gerçekçi karakter ve diyaloglardan oluşan harika bir dizi İstanbullu Gelin. Benim nazarımda Aşk-ı Memnu, Kuzey ve Güney’i geçerek efsaneleşmiş bir dizi oldu. Bu kadar hayatın içinden, bu kadar samimi diyalogların yaşandığı bir Türk dizisi ben açıkçası izlemedim. Duygularla duygu sömürüsü yapmayıp, reyting gütmeyen , bilakis duyguları güzel ve ince işleyerek , klişelerden mümkün olduğunca kaçmaya calışan bir senaryoya sahip.
        
Bir romanda kahramanların ruh hali nasıl ayrıntılı bir şekilde tahlil ediliyorsa, bu dizideki oyuncular da ruh hallerini yansıtma konusunda çok başarılı.
Dizi bir konakta geçen  büyük bir hayat hikayesini anlatılıyor aslında, kimse ön planda ya da arka planda değil. En çok onu seviyorum. Herkesin başka hikayesi , çatışmaları ve açmazları var. Baş rolde zaman var, aile var, arkadaşlık var, aşk var, konak var hatta… Her şey gelir geçer havası var, hayat bu havası var, iyisiyle kötüsüyle havası var. O olgun bakışı seviyorum.
Senaryonun derinliği, bugüne kadar gördüğüm en boyutlu karakterleri oluşturmuş durumda. Kimsenin yüzde yüz kötü ya da iyi olmaması, iyiyken kötü günlerinin (bkz: Süreyya) ya da kötüyken iyi hallerinin (bkz: Adem) gösterilmesi, birbirlerinin arkasından yapılan şeylerin hepsinin tek tek ortaya çıkması gerçekten çok ama çok başarılı.
Dizi hayata dair çok şey öğretiyor seyircisine. Aslında hayatın kader deyip geçmek yerine, biraz da kendi irademizde olduğunu, seçimlerimizi ve sonuçlarını yüzümüze çarpıyor her hafta.
Ve bize tekrar gösteriyor ki; iyilik her zaman mutluluk getirir mi bilinmez ama kötülük hiç bir zaman mutluluk getirmez çünkü o aç bir hayvandır ve sürekli beslenmek ister.
Terapist olarak Tilbe Saran dizide devleşiyor adeta. Hepimiz için orada geçen diyaloglar, hepimizin kulağına küpe olacak cinsten. Sadece psikolog ile Adem’in görüşme sahneleri için bile izlenir.  Hatta bir sahneyi sizinle paylaşıvereyim;

Konusundan da kısaca bahsedeyim;

İstanbul’da yaşayan Süreyya genç yaşta annesini ve babasını kaybetmiş hayatın ağır yükünü sırtlamış çok güzel ve gururlu bir genç kızdır. Ansızın karşısına çıkan Bursa’lı zengin ve karizmatik iş adamı Faruk’a aşık olup Bursa’ya gelin gitmesiyle başlayan dramatik bir aşk hikayesi başlar. İstanbul’da yetişmiş olan Süreyya özgürlüğüne düşkün, modern bir kadınken, Faruk ise modern görünümüne rağmen ailesine, gelenek ve görenekleri sıkı sıkıya bağlıdır. Süreyya eve adımını atarken ev halkını yavaş yavaş tanıyacaktır. Herkesin tek hakimi olmak isteyen kayın validesi Esma hanım, tek işi genç kızın ayağını kaydırarak onun statüsünü elde etmek isteyen eltisi İpek, Kocasının her biri birbirinden sorunlu olan kardeşleri Fikret, Osman ve Murat ile boğuşurken, Faruk hiç hesapta yokken ortaya çıkan sürpriz düşmanıyla baş etmek zorunda kalacaktır. Olaylar geliştikçe neredeyse 400 yıldır tüm haşmetiyle dimdik ayakta duran konak temellerinden sallanacak ve tüm aile bundan nasibini alacaktır.

Bu diziyi ne kadar övsem az.

“haklı çıkmak yerine mutlu olmayı deneseniz…”

Dizinin tamamını bu linkten izleyebilirsiniz:
https://puhutv.com/istanbullu-gelin-detay
Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

“İnsanı sofraya bir kez çağırırlar, Tıpkı yatağa davet ettikleri gibi”

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

İnsanı sarıp sarmalayan bir kitabı yazacağım bugün. Mutlaka okunmalı listesinin başında yer alan Meksika Edebiyatının şahanelerinden.  Yüzyıllık Yalnızlık tadı aldım ben okurken, çünkü bu kitap da büyülü gerçeklik tarzında, modern masal tadında.

Meksikalı yazar Laura Esquivel’in ilk romanı, daha sonra o zamanki eşi tarafından filme de alınmış.

Bu arada kitabın orijinal ismi olan “Como agua para chocolate”, İspanyolca’da hislerin uç noktasını anlatmak için kullanılan bir deyimmiş.  Özellikle Tita’nın yaptığı yemekler yoluyla Pedro’yla iletişim kurması, duygularını anlatması harikaydı!

Roman 1895 yılında Meksika devrimi döneminde, bir sınır kasabasında yaşayan De La Garza ailesinin evinde geçiyor. Romanın baş karakteri Tita evin 3 kızından en küçüğü.  Tita’nın ömrü mutfakta geçiyor, ruh hali yaptığı yemeklere yansıyor, ruh haline göre menü seçimi yapıyor. Tita, acı tatlı duygularını, tutkusunu, sevgisini, hüznünü yemeklerine yansıtıyor, bu duygularla hazırladığı yemekler yiyenler üzerinde de etkisini gösteriyor.

Kahramanımız erken doğum sebebiyle mutfak masasında doğuyor. Doğum kutlamaları sırasında babası ölünce annesinin sütü kesiliyor ve Tita mutfakta, aşçı Nacha’nın yanında, onun hazırladığı yiyeceklerle büyüyor. Bu yüzden tam bir mutfak aşığı oluyor ve Nacha öldükten sonra da mutfağın baş aşçısı olarak yerine geçiyor.
Romanda her bölüm bir ay ve bir yemek ismiyle adlandırılmış ve hemen ardından bir yemek tarifi geliyor. Yemekler hangi duygularla hazırlanıyorsa, yiyenlerde de o etkiyi bırakıyor. Bence, bu kadar abartılı şekilde olmasa da doğru bir şey bu. Ben ne zaman içten gelerek, zevkle yemek hazırlasam o yemek çok lezzetli oluyor, istemeden yaptığımda ise sonuç beni tatmin etmiyor.
Kitapta 12 bölüm için bir yemek tarifi var, ama bu sizi heveslendirmesin, çünkü pek yapılabilir tarifler değil ne yazık ki. Hem malzemeleri bulmak zor hem de detaylı bir anlatım yok yapılışı konusunda.

Mutfakta yemekler kaynarken Meksika da kaynıyor, federaller ile devrimciler çatışıyor. Baskı ve direniş var, hem Tita’da hem de ülkede. Uysal ama sağlam bir direniş bu, tıpkı Tita’nın karakteri gibi.

Ben çok severek, çok keyif alarak, yer yer kahkahalar atarak okudum bu kitabı. Okumayı sevmeyenlere bile okumayı sevdirebilir.

“İnsanı sofraya bir kez çağırırlar,
Tıpkı yatağa davet ettikleri gibi” 

Okuyunuz, okutunuz:)

 

 

 

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Patrick Melrose

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Edward St. Aubyn’in Patrick Melrose roman serisinden  hayata geçirilen bir dizi Patrick Melrose.  Toplam 5 bölüm.   Şunu belirtmek gerek: her bölümü bağlantılı değil, tam tersi her bölüm bir film gibi tasarlanmış. Yani her bölümün başı ve sonu var,  her bölüm farklı zamanlarda geçiyor.

Dizi, New York, Londra ve Fransa’nın güneyinde çekilmiş. Dizinin her bölümü Melrose’un bir romanından uyarlama, beş bölümde beş roman da uyarlanmış. 1960’lı yıllarda Fransa’da başlayıp 80’lerde New York’ta geçeyor,  2000’lerin başında İngiltere’de sona eriyor.

Patrick Melrose, sorunlu ve ilgisiz bir üst sınıf İngiliz ailenin çocuğudur. Berbat bir çocukluktan sonra tahmin edeceğiniz üzere onun kadar kötü bir yetişkinlik yaşamaktadır. Alkolizm, eroin bağımlılığı derken ilişkilerin ve günlük hayatın getirdiği sıkıntılar dağ gibi büyümektedir.  Peki insanın darmadağın olması için sorunlu bir ailesinin olması yeterli bir sebep mi? Cevabınız ne olur bilemem ama Patrick’in (gerçek hayatta yazarın da) çocukluğunda yaşadığı, insanı insanlığından utandıran bir trajedi var ki… Burada anlatmanın ciddi spoiler olacağını düşündüğüm için bundan bahsetmeyeceğim ama izlerken sorumu düşünün derim.

Patrick Melrose, yoğun ve saf dramdan oluşuyor. Dram derken öyle sular seller gibi ağlamayı anlamayın, çocukluk travmalarının insanın hayatında nelere mal olduğuna dehşetle tanık olmanın verdiği can sıkıcı rahatsızlık diye düşünün. 

Spoiler vermemek adına uzun uzun yazmak istemiyorum ama hani bazı filmlerde ekrandan girip çocuğu kucaklayıp dışarı çıkarmak ister insan. Bu dizide flashbackler sırasında sıklıkla yaşadığım duygu bu oldu, küçük oğlanı alıp güvenli bir yere götürmek istedim.

Genel olarak muhteşem bir edebiyat uyarlaması olduğunu söyleyebilirim bu dizinin. mağduru da zorbayı da bu kadar gerçekçi anlatan çok az sanat eseri vardır. Diyaloglar, kostümler, çocuğundan baş rol oyuncularına performans, müzikler… anlatılmaz, seyredilir!

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Yine bir İsveç polisiyesi; Wallander

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Dizi İsveçli romancı Henning Mankell’in 12 ciltlik Kurt Wallender adlı roman serisinden uyarlanmış. Daha sonra İngilizler tarafından BBC’ye ithal edilerek başrolünü Kenneth Branagh’ın oynadığı bu dizi İngiliz televizyonu için yeniden çekilmiş. Kadro ve yayın kuruluşu İngiliz olunca dizinin adaptasyon yapılarak tamamen İngiltere’de çekildiğini düşünmeyin. Karakterler, mekanlar dizinin özgün haliyle paralel. Sadece oyuncular İngiliz ve kullanılan dil İngilizce.

Her sezon üç bölümden oluşuyor.  Bölümler uzun, 1-1,5 saat kadar. Film gibi seyrediyorsunuz. Her bölümde sabit karakterlere dair hikaye de gelişiyor, bölüm özelindeki vaka da çözülüyor.

Wallander, İsveç’in küçük bir şehri olan Ystad’da geçiyor.  Wallander, üstlendiği cinayet davalarını kişiselleştiren ve bu uğurda hem hayat düzenini hem de ailesini ikinci plana atan, işinde usta bir dedektif.  Kurbanlarla kurduğu yoğun empati, özel hayatında onu çıkmaza sürüklüyor. Eşiyle ayrılmış, ama hala parmağında alyansını taşıyor. Evinde yalnız başına bir şişe kırmızı şarabı devirmiş, deri koltuğunda sızmış bir şekilde sabah gelen cep telefonuyla uyandığını görüyoruz genelde. Bir kızı var, Linda. Kuzey Avrupalının medeni ilişkileri çerçevesinde arada görüşüyorlar, ama birbirlerinin alanına pek girmiyorlar. Kopuklar. Aynı şekilde babası Povel’le de. O da bir ressam. Deniz kıyısındaki atölye evinden manzaraya bakarak tekrar tekrar aynı manzaranın resmini yapıyor. Baba-oğul ilişkisi Wallander’ın kızıyla ilişkisinin aynası sanki. Nesilden nesile aktarılmış.

Wallander, dünyadaki acımasız, soğuk, vahşi gerçekleri baş karakterin hafif melankolik ve hüzünlü bakış açısından yansıtıyor. Polis Wallander’ın hayatı sorguladığını, mesleğinin getirdiği deformasyonların aksine ölümle, ayrılıkla ve duygularla başedemeyişini, tekrar tekrar benzer hadiseleri hayatına çekerek başladığı noktaya geri dönüşünü bitmeyen bir döngü şeklinde izliyoruz.

Kurt’ün izini sürdüğü dava ve suçlular sürükleyici ve kurgusu çok iyi yapılmış, yavaş tempoda olmasına rağmen heyecanla izleniyor.

 

 

Diziyi buradan izleyebilirsiniz; https://www.harikadizi14.com/wallander/1-sezon/1-bolum

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

“Benim şahsiyetim ne olacak?”

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Bu dizi Masum’dan sonraki en iyi 2. internet dizisi (Puhu TV) bence.

Alzheimer(!) hastası bir ülkede gercekleşen olaylar silsilesini anlatan mükemmel bir Türk dizisi Şahsiyet. Türkiye’de herkesin bildiği ama her gün unuttuğu acı gerçekleri yüzümüze yüzümüze vuruyor. 

Dizi o kadar kaliteli ki prime time’daki diğer tüm diziler, Agah Bey’in renkli çoraplarına kurban olsunlar! Onca boktan diziden sonra böyle diziler adeta ilaç Türk seyircisi için (burada bahsettiğim Türk izleyici genelde beyaz yakalı onu da belirteyim, Seda Sayan sever bünye bundan bir halt anlamaz). 

Şahsiyet’te konu iki kişinin üzerinden ilerliyor. Ana karakter Haluk Bilginer’in canlandırdığı Agah Beyoğlu. Diğeri ise komiser Nevra.

Dizide elbette bir sürü iyi suç-dram dizisinin kokusu var. Agah-Nevra ilişkisi Blacklist, Nevra’nın psikozları ve Agah-Dr ilişkisi Hannibal, giriş Stranger Things… vb gibi. Özellikle renk tonları Stranger Things’i hatırlatacak düzeyde Retro havada.

Adliye memurluğundan emekli Agah Bey, alzheimer etkisiyle suçluluk hissetmeyeceği günler yakında olduğu için adliye memurluğu döneminde elinden geçen dosyalara eksik kalmış adaleti kendi yöntemine göre vermeye karar verir. Burada altını çizeceğimiz kelimeler ‘kendi yöntemine göre’… Dizinin ilk dakikalarından anlıyoruz ki nedeni bilinmez (ah o Kambura Adliyesi arşivinin dili olsa da konuşsa) Agah Bey ilk adımı atmayı yıllardır istemektedir ama vicdanı her iki denemesinde de katil olmasına izin vermez. Nur topu gibi alzheimer hastalığı güzel bir kılıf olur vicdanına, katil olamazken seri katil oluverir. Böylelikle Agah Beyoğlu gereği düşünülse de gereği yapıl-a-mamış mahkeme sonuçlarını kendince temyiz eder.

Cinayet Büro Amirliği’ndeki tek çalışan kadın polis olarak ün kazanan, birimin bir nevi marka yüzü Nevra ise basın röportajlarında ne kadar aksini de anlatsa ekip arkadaşlarının davranışları ile iş hayatı özelinde her gün ülkenin birçok köşesinde karşılaşılan cinsiyet ayrımcılığı ile giriş yapıyor hikayeye… “Problem yaşamayı bırakın, arkadaşlarım beni öyle destekliyorlar ki – tabii bu da ayrı bir sorumluluk anlamına geliyor benim için, ben de onların bu desteğine layık olmak için elimden geleni yapıyorum.” Ne kadar sakil duruyor değil mi? Kariyerini bir kenara bırakıp polis olmaya karar veren Nevra karakterini oldukça gerçekçi bir şekilde kaleme almışlar.

Dizi ilerledikçe karakterlerin dönüşümü de hızlanıyor. Bölümler boyunca  dizinin ilk on dakikasında gördüğümüz  uysal ve hantal  Agah Beyoğlu karakterinden daha  bağımsız ve daha dengesi kaymış bir karakter görüyoruz. Nevra karakteri ise  kendi iç dünyasında  karşılaştığı zorluklara rağmen kendi şahsiyetini inşa ederken daha azimli ve hırslı.

Agah Beyoğlu’nun öncesi / sonrası bana çok hayatın içinden geldi. En çok içimi acıtan ise Agah Bey’in unutacaklarını listelerken ‘şahsiyet’i de eklemesiydi sanırım: “Ben ne olacağım? Yani telefon numaraları bir şey değil de benim şahsiyetim ne olacak? O da silinip gitmeyecek mi? Nasıl bir adam olduğumu unutacağım. Yaşıyorsun ama yoksun. İnsan nasıl dayanır buna…”

Bu arada, Agah Beyoğlu’nun kurbanlarıyla arasında geçen konuşmalara ba-yı-lı-yo-rum!! Haluk Bilginer sen nasıl bir oyuncusun!

 

Dizinin tek olmayan yanı Cansu Dere. Haluk Bilginer’den bir sahne sonra Cansu Dere’yi izlemek seyircide kopukluk hissi yaşatıyor çünkü. Oyunculuk arasındaki uçurum buna neden olan. Yani başka oyuncu mu yok, ki Dere zaten oyuncu da değil! Neden o? 

Bu dizinin bence en güzel yanlarından biri; etik değerlere, yargıya, adalete inanca yönelik sorgulamalar içermesi. Her isteyen adaleti kendi tecelli ettirebilir mi? Adalet er geç yerini bulur mu, adil dünya inancı nedir gibi soruları da çok düşündürüyor. 

Fena halde Marquez’in “Kırmızı pazartesi” romanını da anımsattı. Herkes bilir, kimse söylemez, göz göre göre olur her şey.

Dizide izlediğimiz işbirliği ve bilen herkesin susması o kadar net bir Türkiye resmi ki.

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Muhteşem bir suç draması Unforgotten! 

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Şimdiye dek izlemediğime/duymadığıma şaşırdım, bilinmeyen/keşfedilmemiş muhteşem diziler anketlerine mutlaka girmeli. Unforgotten’ın 2015 ve 2017’de yayınlanan 6’şar bölümü, toplam 12 bölümü var. Bölümler yaklaşık 45 dakika uzunlukta.

Henüz 2 sezon izledim, 3. sezon onayını almış fakat ne zaman yayınlanacağı belli değil. Her sezonda ele alınan tek bir vaka, diğer sezondan bağımsız olarak işleniyor.

Her sezon tesadüfen bir ceset bulunuyor, en az 20-30 yıllık olan bu maktul ile ilişkili kişiler arasından suçlu aranıyor, yani hikaye bulunan ceset etrafına örülüyor. Bir yandan bir cesedin bulunuşunu, diğer yandan birbiriyle bir ilgisi bulunmayan bir çok insanın gündelik hayatından bölümler izliyoruz. Sezon sonunda herkesin hikayesi birbirine ve cesede bağlanıyor. Maktulü tanıyan insanların o zamanki ilişkileri aydınlandıkça günümüzdeki rutinleri önemli ölçüde etkileniyor. Çoğunun hayatı değişiyor çünkü geçmişteki sırlar ortaya çıkıyor. 

Dizinin tamamı cinayetin çözülmesi konusuna eğiliyor, ancak yönetmenin ve senaristin esas meselesinin bizi çok seneler önce işlenmiş bir cinayet aracılığıyla insanların suçları, günahları, yalancı kimlikleri yaşamaları, gerçekleri gizlemeleri, örtmeleri üzerine; başka kimliklerle hayatta var olmaya çalışmaları üzerinden insan olmak üzerine düşünmeye çağırmak olduğunu görüyoruz: Eşcinsel olmak ama bunu gizlemek, ırkçı olmak ama bunu gizlemek, suçlu olmak ama bunu gizlemek gibi meselelerle ileri yaşlarda geçmişleriyle karşılaşan karakterlerimiz bize en büyük günahın ya da suçun kendisi olmayı başaramamak olduğunu da düşündürüyor.

Özellikle son bölümlerde, yani artık inkarın fayda etmediği ve herkesin, karakterlerimizin kendilerinin ve ailelerinin, sevdiklerinin de hakikatlerle karşı karşıya kaldığı bölümlerde gerilim artıyor ve acıtıcı sonuçları olan yüzleşmeler kaçınılmaz oluyor. Bu yüzleşmeler ve onların sonuçları yaşanırken karakterlerimiz günahlarıyla yıkanmış, suçlarıyla yüzleşebildiği için affedilebilen ve affedilen ya da insan olmanın sorumluluk duygusuyla da ilgisi olduğu gerçeğini yüklenerek yaptıkları eylemlerin sonuçlarından kaçmayı bir kenara bırakarak bir yandan ileriye yönelik sağlıklı adımlar atarken bazıları da bunu yapamıyor.

1.sezon tam 39 yıl önce işlenmiş bir cinayetin araştırmasıyla başlıyor. Bir evin yıkım kararı alındıktan sonra evin enkazında eski bir ceset parçası bulunuyor. Ceset parçasından kastım, sadece iskelet kemikleri. Olayın ardından 40 yıla yakın bir zaman geçtiğinden üzeri kapatılmış bir cinayet olduğu kanısına varılıyor. Araştırmalar, konuyla ilgili 4 kişiye odaklanıyor.

İlk sezonu da çok beğendim ama 2. sezon tam anlamıyla efsane. Ve gündeme dair de mesajları var. 

Spoiler vermemek için konuları anlatamıyorum, fakat ana konuya değinebilirim. 2. sezonun konusu istismar. İstismarın yaşayanları nasıl etkilediği, ergenlik ve yetişkinliklerinde nelere yol açtığı, farkına varmayan ailelerin yaşadıkları/yaşattıkları… Özellikle ülke gündeminde istismar çokça yer alırken bu dizi mutlaka izlenmeli. Bütün taraflarıyla, çıplaklığıyla insanların neler olduğunu anlayabilmesi belki de böyle yapımlara bağlı. 

Diziyi bu linkten izleyebilirsiniz: http://dizipub.com/dizi/unforgotten/

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Hunt for the Wilderpeople

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Hazine mertebesinde bir kendini iyi hisset filmi ile karşı karşıyasınız. Film Barry Crump‘ın “Wild Pork And Watercress” adlı romanından uyarlama. 

    

Aylaklık, hırsızlık, yere tükürme, ateşe verme, kırıp dökme, duvara yazı yazma… Bunlar filmin kahramanlarından Ricky Baker’ı özetleyen suçlardan yalnızca birkaçı. Islah evine tıkılmasına ramak kala yeni koruyucu ailesinin yanına gönderilen Ricky, koruyucu annesi Bella’dan gelen, bu zamana dek görmediği aile saadetine ve samimiyete, bir sıcak su torbası kılığında kavuşuyor. Ancak film, daha ilk dakikadan benimsediğimiz Bella’yı bizden koparıp alıyor ve hiç de sevgi dolu olmayan eşi Hector’la (Sam Neill) birlikte Ricky ve bizi yalnız bırakıyor.

Film sonrasında on üçüne henüz basan kimsesiz Ricky’yle, ak sakallı kimsesiz Hector’ın usul usul bir baba-oğula dönüşmesini anlatıyor. Bu iki problem ergen, av olmayı reddediyor. Yeni Zelenda cangıllarında serüvene atılıyor, kanundan kaçıyor, kıyasıya direniyor ve doğanın onlara verdiği yetkiye dayanarak sevgiyi beraber öğreniyor. Geçmişin reddedilenleri Ricky ve Hector, bugün şamata ve hüzün deryasında yeniden doğup birbirlerinin kahramanı oluyor.  

Film, din olgusuyla olan derdini yine mizahi bir dille, söylediklerine kendisi de ikna olmayan çılgın bir rahiple gösteriyor. Bella’nın zamansız ölümünün ardından Hector tarafından istenmeyen Ricky, kendi maketini yapıp ahırda yakarak intihar parodisi hazırlıyor ve can dostu Tupac ile birlikte ormanda sürecek olan uzun yolculuğu böylece başlıyor. Ricky artık kendi ölümünü uzaktan izlemiş bir özgür ruh olarak, alışkın olmadığı hayatın, vahşi çalıların göbeğinde, yeni bir aileye tutunmaya çalışırken yeni bir habitata alışma arifesinde…

 

İyi bir komedi ile sistem eleştirisi yapan, bol göndermeli bu film insanlığı da unutmadan sıcacık bir arkadaşlık hikayesi.

Çok ama çok tatlı bir film. O dombiğe hasta olacaksınız. Sıcacık ve naif, doğa ile iç içe olması da cabası. Ayrıca boğazına düşkün Ricky’nin yemekten sonra en temel gereksinimlerinden birisinin de kitaplar oluşu da beni kalbimden vurdu.

Beş haftada dondurucu soğukta çekilen Hunt for the Wilderpeople yüreciklerimizi ihtiyaç fazlasıyla ısıtıyor. Seyircisini hayat enerjisiyle kuşatan serüvenlere nadiren rastladığımızı not düşmek ve gangsterlerimizin haikularına selam ederek bitirmek isterim. Bu şen film ve ben / koştuk paylaştık sustuk / sinema güzel.

Filmi buradaki linkten izleyebilirsiniz; http://720pizle.com/izle/altyazi/hunt-for-the-wilderpeople.html/3

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8