Yine bir İsveç polisiyesi; Wallander

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Dizi İsveçli romancı Henning Mankell’in 12 ciltlik Kurt Wallender adlı roman serisinden uyarlanmış. Daha sonra İngilizler tarafından BBC’ye ithal edilerek başrolünü Kenneth Branagh’ın oynadığı bu dizi İngiliz televizyonu için yeniden çekilmiş. Kadro ve yayın kuruluşu İngiliz olunca dizinin adaptasyon yapılarak tamamen İngiltere’de çekildiğini düşünmeyin. Karakterler, mekanlar dizinin özgün haliyle paralel. Sadece oyuncular İngiliz ve kullanılan dil İngilizce.

Her sezon üç bölümden oluşuyor.  Bölümler uzun, 1-1,5 saat kadar. Film gibi seyrediyorsunuz. Her bölümde sabit karakterlere dair hikaye de gelişiyor, bölüm özelindeki vaka da çözülüyor.

Wallander, İsveç’in küçük bir şehri olan Ystad’da geçiyor.  Wallander, üstlendiği cinayet davalarını kişiselleştiren ve bu uğurda hem hayat düzenini hem de ailesini ikinci plana atan, işinde usta bir dedektif.  Kurbanlarla kurduğu yoğun empati, özel hayatında onu çıkmaza sürüklüyor. Eşiyle ayrılmış, ama hala parmağında alyansını taşıyor. Evinde yalnız başına bir şişe kırmızı şarabı devirmiş, deri koltuğunda sızmış bir şekilde sabah gelen cep telefonuyla uyandığını görüyoruz genelde. Bir kızı var, Linda. Kuzey Avrupalının medeni ilişkileri çerçevesinde arada görüşüyorlar, ama birbirlerinin alanına pek girmiyorlar. Kopuklar. Aynı şekilde babası Povel’le de. O da bir ressam. Deniz kıyısındaki atölye evinden manzaraya bakarak tekrar tekrar aynı manzaranın resmini yapıyor. Baba-oğul ilişkisi Wallander’ın kızıyla ilişkisinin aynası sanki. Nesilden nesile aktarılmış.

Wallander, dünyadaki acımasız, soğuk, vahşi gerçekleri baş karakterin hafif melankolik ve hüzünlü bakış açısından yansıtıyor. Polis Wallander’ın hayatı sorguladığını, mesleğinin getirdiği deformasyonların aksine ölümle, ayrılıkla ve duygularla başedemeyişini, tekrar tekrar benzer hadiseleri hayatına çekerek başladığı noktaya geri dönüşünü bitmeyen bir döngü şeklinde izliyoruz.

Kurt’ün izini sürdüğü dava ve suçlular sürükleyici ve kurgusu çok iyi yapılmış, yavaş tempoda olmasına rağmen heyecanla izleniyor.

 

 

Diziyi buradan izleyebilirsiniz; https://www.harikadizi14.com/wallander/1-sezon/1-bolum

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

“Benim şahsiyetim ne olacak?”

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Bu dizi Masum’dan sonraki en iyi 2. internet dizisi (Puhu TV) bence, bakalım gelecek bölümlerle birlikte belki ondan da iyi olduğu söylenebilir, çünkü henüz 3 bölüm izleyebildik.

Dizi o kadar kaliteli ki prime time’daki diğer tüm diziler, Agah Bey’in renkli çoraplarına kurban olsunlar! Onca boktan diziden sonra böyle diziler adeta ilaç Türk seyircisi için (burada bahsettiğim Türk izleyici genelde beyaz yakalı onu da belirteyim, Seda Sayan sever bünye bundan bir halt anlamaz). 

Şahsiyet’te konu iki kişinin üzerinden ilerliyor. Ana karakter Haluk Bilginer’in canlandırdığı Agah Beyoğlu. Diğeri ise komiser Nevra.

Dizide elbette bir sürü iyi suç-dram dizisinin kokusu var. Agah-Nevra ilişkisi Blacklist, Nevra’nın psikozları ve Agah-Dr ilişkisi Hannibal, giriş Stranger Things… vb gibi. Özellikle renk tonları Stranger Things’i hatırlatacak düzeyde Retro havada.

Adliye memurluğundan emekli Agah Bey, alzheimer etkisiyle suçluluk hissetmeyeceği günler yakında olduğu için adliye memurluğu döneminde elinden geçen dosyalara eksik kalmış adaleti kendi yöntemine göre vermeye karar verir. Burada altını çizeceğimiz kelimeler ‘kendi yöntemine göre’… Dizinin ilk dakikalarından anlıyoruz ki nedeni bilinmez (ah o Kambura Adliyesi arşivinin dili olsa da konuşsa) Agah Bey ilk adımı atmayı yıllardır istemektedir ama vicdanı her iki denemesinde de katil olmasına izin vermez. Nur topu gibi alzheimer hastalığı güzel bir kılıf olur vicdanına, katil olamazken seri katil oluverir. Böylelikle Agah Beyoğlu gereği düşünülse de gereği yapıl-a-mamış mahkeme sonuçlarını kendince temyiz eder.

Cinayet Büro Amirliği’ndeki tek çalışan kadın polis olarak ün kazanan, birimin bir nevi marka yüzü Nevra ise basın röportajlarında ne kadar aksini de anlatsa ekip arkadaşlarının davranışları ile iş hayatı özelinde her gün ülkenin birçok köşesinde karşılaşılan cinsiyet ayrımcılığı ile giriş yapıyor hikayeye… “Problem yaşamayı bırakın, arkadaşlarım beni öyle destekliyorlar ki – tabii bu da ayrı bir sorumluluk anlamına geliyor benim için, ben de onların bu desteğine layık olmak için elimden geleni yapıyorum.” Ne kadar sakil duruyor değil mi? Kariyerini bir kenara bırakıp polis olmaya karar veren Nevra karakterini oldukça gerçekçi bir şekilde kaleme almışlar.

Dizi ilerledikçe karakterlerin dönüşümü de hızlanıyor. Üç bölüm boyunca  dizinin ilk on dakikasında gördüğümüz  uysal ve hantal  Agah Beyoğlu karakterinden daha  bağımsız ve daha dengesi kaymış bir karakter görüyoruz. Nevra karakteri ise  kendi iç dünyasında  karşılaştığı zorluklara rağmen kendi şahsiyetini inşa ederken daha azimli ve hırslı.

Agah Beyoğlu’nun öncesi / sonrası bana çok hayatın içinden geldi. En çok içimi acıtan ise Agah Bey’in unutacaklarını listelerken ‘şahsiyet’i de eklemesiydi sanırım: “Ben ne olacağım? Yani telefon numaraları bir şey değil de benim şahsiyetim ne olacak? O da silinip gitmeyecek mi? Nasıl bir adam olduğumu unutacağım. Yaşıyorsun ama yoksun. İnsan nasıl dayanır buna…”

Bu arada, Agah Beyoğlu’nun kurbanlarıyla arasında geçen konuşmalara ba-yı-lı-yo-rum!! Haluk Bilginer sen nasıl bir oyuncusun!

 

Dizinin tek olmayan yanı Cansu Dere. Haluk Bilginer’den bir sahne sonra Cansu Dere’yi izlemek seyircide kopukluk hissi yaşatıyor çünkü. Oyunculuk arasındaki uçurum buna neden olan. Yani başka oyuncu mu yok, ki Dere zaten oyuncu da değil! Neden o? 

Bu dizinin bence en güzel yanlarından biri; etik değerlere, yargıya, adalete inanca yönelik sorgulamalar içermesi bence. Her isteyen adaleti kendi tecelli ettirebilir mi? Adalet er geç yerini bulur mu? Adil dünya inancı nedir? 

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Muhteşem bir suç draması Unforgotten! 

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Şimdiye dek izlemediğime/duymadığıma şaşırdım, bilinmeyen/keşfedilmemiş muhteşem diziler anketlerine mutlaka girmeli. Unforgotten’ın 2015 ve 2017’de yayınlanan 6’şar bölümü, toplam 12 bölümü var. Bölümler yaklaşık 45 dakika uzunlukta.

Henüz 2 sezon izledim, 3. sezon onayını almış fakat ne zaman yayınlanacağı belli değil. Her sezonda ele alınan tek bir vaka, diğer sezondan bağımsız olarak işleniyor.

Her sezon tesadüfen bir ceset bulunuyor, en az 20-30 yıllık olan bu maktul ile ilişkili kişiler arasından suçlu aranıyor, yani hikaye bulunan ceset etrafına örülüyor. Bir yandan bir cesedin bulunuşunu, diğer yandan birbiriyle bir ilgisi bulunmayan bir çok insanın gündelik hayatından bölümler izliyoruz. Sezon sonunda herkesin hikayesi birbirine ve cesede bağlanıyor. Maktulü tanıyan insanların o zamanki ilişkileri aydınlandıkça günümüzdeki rutinleri önemli ölçüde etkileniyor. Çoğunun hayatı değişiyor çünkü geçmişteki sırlar ortaya çıkıyor. 

Dizinin tamamı cinayetin çözülmesi konusuna eğiliyor, ancak yönetmenin ve senaristin esas meselesinin bizi çok seneler önce işlenmiş bir cinayet aracılığıyla insanların suçları, günahları, yalancı kimlikleri yaşamaları, gerçekleri gizlemeleri, örtmeleri üzerine; başka kimliklerle hayatta var olmaya çalışmaları üzerinden insan olmak üzerine düşünmeye çağırmak olduğunu görüyoruz: Eşcinsel olmak ama bunu gizlemek, ırkçı olmak ama bunu gizlemek, suçlu olmak ama bunu gizlemek gibi meselelerle ileri yaşlarda geçmişleriyle karşılaşan karakterlerimiz bize en büyük günahın ya da suçun kendisi olmayı başaramamak olduğunu da düşündürüyor.

Özellikle son bölümlerde, yani artık inkarın fayda etmediği ve herkesin, karakterlerimizin kendilerinin ve ailelerinin, sevdiklerinin de hakikatlerle karşı karşıya kaldığı bölümlerde gerilim artıyor ve acıtıcı sonuçları olan yüzleşmeler kaçınılmaz oluyor. Bu yüzleşmeler ve onların sonuçları yaşanırken karakterlerimiz günahlarıyla yıkanmış, suçlarıyla yüzleşebildiği için affedilebilen ve affedilen ya da insan olmanın sorumluluk duygusuyla da ilgisi olduğu gerçeğini yüklenerek yaptıkları eylemlerin sonuçlarından kaçmayı bir kenara bırakarak bir yandan ileriye yönelik sağlıklı adımlar atarken bazıları da bunu yapamıyor.

1.sezon tam 39 yıl önce işlenmiş bir cinayetin araştırmasıyla başlıyor. Bir evin yıkım kararı alındıktan sonra evin enkazında eski bir ceset parçası bulunuyor. Ceset parçasından kastım, sadece iskelet kemikleri. Olayın ardından 40 yıla yakın bir zaman geçtiğinden üzeri kapatılmış bir cinayet olduğu kanısına varılıyor. Araştırmalar, konuyla ilgili 4 kişiye odaklanıyor.

İlk sezonu da çok beğendim ama 2. sezon tam anlamıyla efsane. Ve gündeme dair de mesajları var. 

Spoiler vermemek için konuları anlatamıyorum, fakat ana konuya değinebilirim. 2. sezonun konusu istismar. İstismarın yaşayanları nasıl etkilediği, ergenlik ve yetişkinliklerinde nelere yol açtığı, farkına varmayan ailelerin yaşadıkları/yaşattıkları… Özellikle ülke gündeminde istismar çokça yer alırken bu dizi mutlaka izlenmeli. Bütün taraflarıyla, çıplaklığıyla insanların neler olduğunu anlayabilmesi belki de böyle yapımlara bağlı. 

Diziyi bu linkten izleyebilirsiniz: http://dizipub.com/dizi/unforgotten/

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Hunt for the Wilderpeople

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Hazine mertebesinde bir kendini iyi hisset filmi ile karşı karşıyasınız. Film Barry Crump‘ın “Wild Pork And Watercress” adlı romanından uyarlama. 

    

Aylaklık, hırsızlık, yere tükürme, ateşe verme, kırıp dökme, duvara yazı yazma… Bunlar filmin kahramanlarından Ricky Baker’ı özetleyen suçlardan yalnızca birkaçı. Islah evine tıkılmasına ramak kala yeni koruyucu ailesinin yanına gönderilen Ricky, koruyucu annesi Bella’dan gelen, bu zamana dek görmediği aile saadetine ve samimiyete, bir sıcak su torbası kılığında kavuşuyor. Ancak film, daha ilk dakikadan benimsediğimiz Bella’yı bizden koparıp alıyor ve hiç de sevgi dolu olmayan eşi Hector’la (Sam Neill) birlikte Ricky ve bizi yalnız bırakıyor.

Film sonrasında on üçüne henüz basan kimsesiz Ricky’yle, ak sakallı kimsesiz Hector’ın usul usul bir baba-oğula dönüşmesini anlatıyor. Bu iki problem ergen, av olmayı reddediyor. Yeni Zelenda cangıllarında serüvene atılıyor, kanundan kaçıyor, kıyasıya direniyor ve doğanın onlara verdiği yetkiye dayanarak sevgiyi beraber öğreniyor. Geçmişin reddedilenleri Ricky ve Hector, bugün şamata ve hüzün deryasında yeniden doğup birbirlerinin kahramanı oluyor.  

Film, din olgusuyla olan derdini yine mizahi bir dille, söylediklerine kendisi de ikna olmayan çılgın bir rahiple gösteriyor. Bella’nın zamansız ölümünün ardından Hector tarafından istenmeyen Ricky, kendi maketini yapıp ahırda yakarak intihar parodisi hazırlıyor ve can dostu Tupac ile birlikte ormanda sürecek olan uzun yolculuğu böylece başlıyor. Ricky artık kendi ölümünü uzaktan izlemiş bir özgür ruh olarak, alışkın olmadığı hayatın, vahşi çalıların göbeğinde, yeni bir aileye tutunmaya çalışırken yeni bir habitata alışma arifesinde…

 

İyi bir komedi ile sistem eleştirisi yapan, bol göndermeli bu film insanlığı da unutmadan sıcacık bir arkadaşlık hikayesi.

Çok ama çok tatlı bir film. O dombiğe hasta olacaksınız. Sıcacık ve naif, doğa ile iç içe olması da cabası. Ayrıca boğazına düşkün Ricky’nin yemekten sonra en temel gereksinimlerinden birisinin de kitaplar oluşu da beni kalbimden vurdu.

Beş haftada dondurucu soğukta çekilen Hunt for the Wilderpeople yüreciklerimizi ihtiyaç fazlasıyla ısıtıyor. Seyircisini hayat enerjisiyle kuşatan serüvenlere nadiren rastladığımızı not düşmek ve gangsterlerimizin haikularına selam ederek bitirmek isterim. Bu şen film ve ben / koştuk paylaştık sustuk / sinema güzel.

Filmi buradaki linkten izleyebilirsiniz; http://720pizle.com/izle/altyazi/hunt-for-the-wilderpeople.html/3

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Bencillik çağının profili; Loveless

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Rus sinemasında en sevdiğim yönetmen Andrey Zvyagintsev’dir. Bir konuyu anlatabilmek için küçük detaylarda yakaladığı o muntazam pencerelerden harika sahneler seyrettirir. Son filmi Loveless’ı izlemeye ancak vakit buldum ve bendeki sarsıcı etkisi geçmeden sizlerle paylaşmak istedim.

Zvyagintsev bu filminde; aile kurumuna odaklanıyor ve onlar aracılığı ile toplumundaki yozlaşmayı, sevgisizliği, insani değerlerden uzaklaşmayı anlatıyor. Parçalanmış bir aileyle ilgili hikayeden yola çıkarak toplumun yarasına parmak basıyor.

Ailesinin sevgisizliğinden nasibini almış, ebeveynlerine yük olduğunu bilen bir çocuğun evden kaçışı ve devamında gelişen olayları konu alırken, diğer filmlerinde olduğu gibi burada da izleyiciyi çekirdek ailenin dramından alıp panoramaya bakmaya, sevgisizliğin “o” çocukta ya da “o” ailede değil, toplumun tüm katmanlarında nasıl vücut bulduğunu görmeye davet ediyor.

Loveless; ellerimizden düşmeyen cep telefonlarımız, selfielerimiz ve sunum çılgınlıklarımızla dolu “sosyal” hayatlarımızın, araç olmaktan amaca dönen iş yeri performanslarımızın, yani toplu halde yakalandığımız post modern hastalığımızın teşhisini koyan filmlerden. 

Zvyagintsev, şiddetle, kavgayla ve sevgisizlikle yoğrulmuş, hayalleri kırılınca ağlamayı bile unutmuş bir toplumun portresini çiziyor. Yozlaşmış, çürümüş, hayati değere sahip kurumları ardı ardına işlevsiz hale gelmiş Rus toplumu otopsi masasında.

Filmde Zhenya’nın oğlunu kaybetmesi aslında toplumun bir geleceği nasıl kaybettiğinin göstergesi. Şiddetle, kavgayla, öfkeyle yoğrulmuş Alyosha’nın kaybolması, sevgisizliğin nasıl bir sonuç doğurduğunun bir metaforu. Tıpkı Türkiye gibi. Filmi izlerken Rus toplumun yerine Türk toplumunu düşündüm. Fazlasıyla örtüşüyor, Andrey’in anlattıkları, bizim yaşadıklarımızla.

Sevgisizliğe ve iletişimsizliğe maksimum oranda vurgu yapan yönetmen, telefonları ve sosyal medya trendlerini sürekli bilinçli olarak gözümüze sokarak iletişim kurmak için başımızı kaldıramayacak derecede kaybolduğumuzu filmin her anında gösteriyor. İletişim çağında insanların birbirinden kopukluğuna, bu kopukluğun aile içindeki ‘sevgisizliğe’ nasıl yansıdığına, kayıpları araştırma görevini sivil toplum örgütlerine paslayan polis teşkilatının işlevsizliğine kadar gözlemlerini ve eleştirilerini ortaya döküyor.

Rusya’nın modern tarihine ışık tutulduğu hikayede Sovyetler Birliğinden kalan çirkin altyapı, yeni arabalar, yeni cep telefonları, sosyal medyanın getirdiği sıkıntılar (özellikle bitmek bilmeyen selfiler), kalpsizlik ve ruhsuzlukla örtüşüyor. Çocuk kaybolma hikayesinin altına bu büyük resmi sıkıştıran yönetmen, bunu açık ve sakin bir şekilde seyirciye yansıtıyor. Devrilen ağaçlar, çürüyen yapraklar ve ilgisiz polisler filmin siyasi ve politik yanını besliyor.

Zvyagintsev’in yarattığı atmosferde içinizi ısıtacak bir ortam yok.

Genel olarak film, iç-nefreti, ruhsal çöküşü, trajediyi ve gizemi aynı potada eriterek içinde bulunduğu topluma yönelik bir eleştiri. Biraz flu ama iyi yazılıp çekilmiş, kusursuz biçimde oynanmış bu güzel film, görülmeyi hak ediyor.

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

The Bletchley Circle

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Yine bir cinayet-gizem dizisi ile karşınızdayım:) Polisiye dizilere/ kitaplara bayıldığımdan korkarım yakında literatürde okunmadık/ izlenmedik bir şey kalmayacak:)

Dönem dizilerini (1950’ler) ve dedektif hikayelerini sevenlerin kaçırmaması gereken bir İngiliz dizisi “The Bletchley Circle”.

Bu dizinin odak noktasında, olağanüstü bir şifre kırma yeteneğine ve jilet gibi bir zekaya sahip dört kadın var. Bu dört adet zeka küpü eski ajanın, cinayetleri çözmesini iki sezon boyunca izliyoruz ama on sezon olsa on sezon bıkmadan izlerim, o derece sevdim kendilerini:)

Savaşta Almanların Enigma şifresini çözen Alan Turing liderliğindeki ekibin çalıştığı istihbarat tesisinin ismi Bletchey Park. Dizininin ismi de oradan geliyor. Dizede Bletchy Park’ta şifre çözücü olarak çalışmış ama savaştan sonra normal siviller gibi yaşamaya başlamış dört kadının, bir seri katili yakalamak için mecburen yeniden bir araya gelmesi anlatılıyor.

II. Dünya Savaşı sırasında Nazi şifrelerini kıran bu kadınlar, yıllar sonra yeniden bir amaç için bir araya geliyor ve Londra’yı sarsan bir seri katil için yeteneklerini ortaya koyuyorlar.

Kadınların her birinin özel yetenekleri var, birisi pattern uzmanı, yani tekrar eden davranışlardaki düzenleri fark edebiliyor, diğeri çok sayıda yabancı dil biliyor, bir diğerinin aşmış derecede fotoğrafik hafızası var…

Bir yandan da aslında savaş sonrası kadınların durumuyla ilgili toplumsal bir kesit bu dizi. Savaş Bittikten sonra erkekler kadınları “ait oldukları”(!) yere yani -evlerine, anneliklerine, ve mutfağa- gönderiyorlar. Yoklukları ancak olağanüstü bir hal olan savaşın varlığına bağlı olan erkekler, kadınları ancak “beklenmedik” oldukları zaman dikkate almaya devam ediyor.

Dizideki erkeklere sinir olarak, bilenerek izledim diziyi. “Kendi alanlarına”(!!!) kadınları almayarak, onlara “sınırlarını” hatırlatarak durdukları o hödükçe erkeklik rolleri benim sinir katsayımı izledikçe katladı. 

Bu diziyi akıllı kadınların, sınırını kendi belirlemeye çalışan kadınların dizisi olarak da ayrı bir sevdim. 

 

Diziyi izleyebileceğiniz linki de buraya bırakıyorum, iyi seyirler:)

The Bletchley Circle 1. Sezon 3. Bölüm izle

 

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

İsveç’in kalbi “Stockholm”

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Stockholm daha gitmeden seveceğime emin olduğum bir şehirdi. O kadar çok Kuzey dizisi izledim ve senelerdir İsveç ev dekorasyon sitelerini takip ettim ki, dünya gözüyle görme vakti çoktan gelmişti. Çok sevdiğim arkadaşım Serap’çığım da oraya taşınınca gitmek artık Allahın emri oldu:)

İsveç, bir kuzey ülkesi olmasından mütevellit, özellikle güney ülkelerinde yaşayan insanlar için yılın 4 mevsimi soğuk olan bir memleket. Özellikle Aralık, Ocak ve Şubat ayları ülkenin en soğuk zamanları oluyor ki, siz benim gibi soğuk sever bir insan değilseniz bu aylarda bu şehirden uzak durmanızı tavsiye ederim. Ben Aralık ayında gittim, hem Noel öncesi havayı yaşamak, hem kar görmek istediğim için.

Konaklama konusunda bilgi veremeyeceğim çünkü ben arkadaşımın evinde kaldım. Fakat onunla kaldığım için bir turistin bilemeyeceği çok şey öğrendim İsveç ve İsveçliler hakkında. Mesela verginin %30-40 civarlarında olduğunu, geri dönüşümün çok çok önemli olduğunu, ikinci el piyasasının nasıl işlediğini, işçiliklerin ne kadar pahalı olduğunu, devlette kiracılık sistemini, bizim çok alışık olduğumuz apartman görevlisi sistemi yerine herkesin sırayla temizlik yaptığını, apartmanların altında laundry room olduğunu ve randevuyla sırayla çamaşır yıkandığını, kiliselerin çok sade olup şaşaadan çok uzak olduğunu, halkın çoğunluğunun ateist olduğunu, he ve she diye cinsiyet belirtir hitapların kullanılmadığını, babaların da bir yıl doğum izni hakkı olduğunu, kütüphanelerinin çok gelişmiş bir ağları olduğunu vs. öğrendim.

Biraz ulaşımdan bahsedeyim. Pegasus ve THY’nin İstanbul’ dan direkt uçuşları Arlanda havaalanına yaklaşık 3.5 saat sürüyor. Genelde birçok havayolu firmasının da zaten Arlanda havaalanına seferleri mevcut. 45 kilometre uzaklıktaki Arlanda havaalanından şehir merkezine gelmek için alternatifler var. Havaalanından şehir merkezine tren ya da otobüs ile ulaşabilirsiniz. En hızlı yöntem yaklaşık 20 dk. da sizi şehir merkezine ulaştıracak olan Arlanda Express trenleri. Trenler, her 15 dakikada bir hareket eder ve tek yön yetişkin bilet fiyatı ise 280 SEK (130 TL). Ben https://www.flygbussarna.se/en adresinden otobüs bileti alarak kent merkezine indim, trenden yarı yarıya daha ucuza geliyor. Bileti internetten alabilir, otobüse bindiğinizde kodu okutabilirsiniz.
Her 10 dakikada bir hareket eden Flygbussarna otobüsleri ile tek yön yetişkin biletine 119 SEK (55 TL) vererek de yaklaşık 45- 50dk. içinde şehir merkezine ulaşabilirsiniz.
 
 
Bu arada Stockholm’de metro istasyonları sanatçılar tarafından özgürce tasarlanmış. Bazıları çok dikkat çekiciydi. Bir kaçına ait fotoğraflar aşağıda.

Şimdi gelelim kent hakkında genel bilgilere. Stockholm adalar üzerine kurulmuş bir şehir, 14 adet ada üzerine kurulmuş ve bu adaları birbirine bağlayan 57 adet köprü var. Kısa bir yürüyüşte bile bir taraftan karşınıza deniz çıkabiliyor. Manzara gece de gündüz de çok güzel.

İsveç’in para birimi kron. Kredi kartı kullanımı o kadar alışılmış ki Stockholm’de geçirdiğim 3 gün boyunca bir kez bile nakit kullanmadım. Her yerde kart geçiyor. Ki zaten gelecekte hedefleri parayı gündelik hayattan tamamen çıkartmak.
 

Türkiye’ye kıyasla çok pahalı bir yer, çünkü malumunuz paramız artık pul! Ancak burada yaşayanların hayat standartları düşünüldüğünde aslında onlar için pahalı değil. Örneğin ufak bir şişe su 9 tl civarı. Bu arada musluk suyu her yerden içilebiliyor ve lokantalarda bardakta ücretsiz veriliyor. İnternet tüm lokantalarda, kafelerde, müzelerde ücretsiz.

Birbirine köprülerle bağlanmış adalardan oluşan şehir en güzel yürüyerek geziliyor ama zaman zaman metrodan da faydalanmak gerekiyor. Bir kart alıp yükleme yapıyorsunuz. Ben 3 günlük bir kart aldım ve TL ile bana 230 TL. civarına geldi. Stockholm’un harika bir ulaşım ağı var. Toplu taşıma ağı bilet fiyatları ve alternatifleri görmek için websitesini ziyaret edebilirsiniz. Metro,otobüs,tren,tramvay,tekneler hepsi birbirine gayet iyi bir biçimde bağlı ve kart bütün ulaşım araçlarında geçerli. Kapladığı alan da geniş olduğu için şehir yürüyerek gezmek için uygun değil. Bahsettiğim 72 saatlik kartı Stockholm’de kaldığım sürece sürekli kullandım. Tek seferlik metro biletinin 35 kron, havaalanından merkeze gelen havaalanı otobüsünün tek yön 120 kron, trenin 200 kron olduğu düşünüldüğünde, özgürce gezebilmek için bu kartın ne kadar zaruri olduğu daha iyi anlaşılabilir.
 
Bu arada şehir içinde toplu taşıma planınızı online olarak da yapabileceğiniz çok kullanışlı bir web sitesi mevcut. https://sl.se/en/sitesinden kalkış ve varış noktanızı seçip, kaybolma riskinizi sıfıra indirebilirsiniz. Ayrıca isveç telefon hattı olanlar Text-me-a-ticket yöntemi ile cep telefonlarından sms atarak ya da “SL-biljetter” isimli akıllı telefon uygulamasından daha hızlı ve pratik bir şekilde bilet alabilir, barkodu okutarak toplu taşıma kullanabilirler. Bu iki yöntem biraz daha pahalı ancak kesinlikle inanılmaz kolay.
 
 
Kent alanının %30′ u su kanallarından, diğer bir %30′ u yeşil alandan oluşmuş, dolayısıyla hava kalitesi Berlin ve Kopenhag‘ın ardından Avrupa’da üçüncü.

Şehri gezmeye tarihi merkez olan Gamla Stan’dan başladık. Dar, arnavut kaldırımlı sokaklardan oluşan bu turistik adanın tüm dünyada en iyi korunmuş tarihi şehir merkezlerinden olduğu söyleniyor. Burada tatlı dükkanlar, Nobel müzesi, Royal Palace, kafeler, hediyelik eşya dükkanları ve benim favorim çiçekçiler var. Sokaklarda dolaşmak çok zevkli, özellikle Nobel müzesinin bulunduğu Stortorget meydanını çok sevdim.

 

İnsanlar çok nazik ve herkes kusursuz İngilizce konuşuyor. Atıştırmak için bir büfeden ayaküstü alacağınız sandviçler 60 kron yani 23-25 TL civarında. McDonalds’lar çok ucuz ve tıklım tıklım. 15 krona cheeseburger satılıyor. McDonalds harici hiçbir yerde 15 krona bir şey satıldığını görmedim 🙂 Noel zamanı gittiyseniz sakın içine, tarçın,karanfil, badem ve kuru üzüm atılmış sıcak şarap (glögg) içmeyi ve almayı ihmal etmeyin. Glögg bir İsveç içeceği, sıcak şarap gibi bir şey ama bence sıcak şaraptan çok daha güzel bence.

Her taraf puset dolu. 480 gün gibi inanılmaz bir doğum izni olunca herkes doğurmuş da doğurmuş. Erkeklerin de doğum izni çok olunca her tarafta pusetli yalnız babalar görmeye alışıyor insan. Ne kadar harika bir şey olsa gerek medeniyet!

Müzeler, yeşil alanlar, kültürel aktiviteler ve saraylar: Gamla Stan, Skepssholmen, Djurgarden bölgelerinde. Şehir Gezisi: Alışveriş için de merkez konumunda olan şık ve sakin Östermalm, Norrmalm, Vasastan bölgeleri, Alışveriş, Cafe-bar, Şehir gezisi: Daha trendy ve alternatif olan Södermalm bölgesinde.

Östermalm, bizim Etiler kıvamında, şehir merkezine çok yakın, daha sakin ve zengin bir muhit. Stureplan üzerinde ünlü gece kulüpleri ile geç saatlere kadar açık. Sokakları geniş ve yürümesi keyifli bir bölge.

Her caddesinde keyifli kafe ve barlar bulabileceğiniz trendy ve hareketli adası Södermalm ise bizdeki Cihangir ayarında diyebiliriz. Nytorget ve Mariatorget  özellikle tavsiye edebileceğimiz kısımları.

Stockholm’da 75 civarında müze ve tarihi kilise mevcut. Geçen seneden beri müzelerin neredeyse tamamı ücretsiz. Sadece en popüler olan Vasa Müzesi, Abba Müzesi gibi bir iki tane müze giriş ücreti alıyor. Araştırmak ve hangisine gideceğine karar vermek için yeteri kadar zamanı olmayanlar için öneriler;

  1. Skansen– İsveç kültürü hakkında bilgi edinebileceğiniz bir açık hava müzesi.
  2. Vasa Museum– 17. yüzyıl civarında, Vasa savaş gemisi içine kurulmuş inanılmaz bir müze.
  3. National Museum– Klasik sanat ve tasarım müzesi.
  4. Fotografiska– Fotoğraf müzesi.
  5. Historiska– Vikingler de dahil İsveç tarih müzesi.
  6. Nordiska– Baltık kültür müzesi.
  7. Moderna– Modern sanatlar müzesi.
  8. Naturhistoriska– Doğa tarihi müzesi.
  9. Medeltidsmuseet– Orta Çağ Stockholm’ü müzesi.
  10. Nobel Museum– Alfred Nobel ve Nobel ödülleri müzesi.

Stockholm’de yeme içme de oldukça pahalı diyebilirim. Bir şişe 50’lik bira 38 TL, bir fincan filtre kahve 25 TL, bir şişe su 10 TL, bir tabak yemek 70 TL gibi rakamlar ödüyorsunuz.

Sanırım daha önce hiçbir şehirde bu kadar çok tasarım butiği görmemiştim. Stockholm’ün her tarafından resmen tasarım fışkırıyor. Şehri birkaç kelime ile anlatmam gerekse sanırım şunları seçerdim: tasarım, havalı, pahalı, fit, somon!

Stockholm civarında gezilip görülecek yer arayanlar için birçok seçenek mevcut.

  • Mesela, feribotla Finlandiya’ ya geçebilir Turku ve Helsinki‘ yi gezebilirsiniz.
  • Yine feribotla Estonya’ ya geçip, mesela Tallinn‘ i görebilirsiniz.
  • Tren ya da otobüs ya da araç kiralayarak Norveç’ e doğru ilerleyip, Oslo’ ya uğrayabilirsiniz.
  • Biraz daha zaman ve bütçe ayırırsanız Danimarka’ya Kopenhag‘ a bile gidebilirsiniz.
  • Eğer kuzey ışıklarını görmek isterseniz, kuzeye gidip kamp yapabilir ve bu muhteşem doğal güzellik karşısında büyülenebilirsiniz.

Son söz olarak diyeceğim o ki; Stockholm güzel ve görülmeye değer bir şehir. Stockholm’u ziyaret edecek olanlara ve gitmeden önce bu yazıyı okuyanlara şimdiden iyi eğlenceler!

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Ortalığı toza dumana katmış bir eser; Fena halde Leman

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Bir süredir kendimi okumaya verdim. Bu halim hemen hemen okumayı sökünce başlamış olduğundan yeni bir haber değil bu elbette.

Kitap okumamanın eksikliğini, hakikatten hiç okumamış olan hissetmiyor. Kafanda iyi bir yazarın imgeleri ve sözcükleriyle dünyaya bakmanın, önceki bakmalardan ne kadar farklı, ne kadar parlak ve doyurucu olduğunun ayrımına varamıyor.

Neyse, özetle şu aralar bolca okuyorum ve niyetim, okuduklarımın bir kısmını, yani bu şansın birazını sizinle paylaşmak. Keşke her hafta 1 kitabı yazmak gibi bir şey yapabilsem ama kendimde o kararlılığı ve dirayeti görmediğimden böyle bir söz vermiyorum.

Bu hafta yazacağım kitap Attila İlhan’ın “Fena Halde Leman”ı. Ben onu şair kimliği ile tanıdım, okumamıştım öykülerini, romanlarını. Bu kitabı ile başladım. Yıllar evvel okudum tabi, yeni değil, yazmak bugüne kısmet oldu 🙂

İlk kez 1980 yılında yayımlanmış, o günden bu güne birçok kez yeniden basılmış, çok okunmuş, çok konuşulmuş, cinsellikle, özellikle de kadın cinselliğiyle ve eşcinselliğiyle ilgili pek çok tabuyu tartışmaya açmış bir roman “Fena halde Leman”. 

Roman iki bölüm, oldukça kısa olan ilk bölümünde, 12 Mart muhtırası sonrasının gerilimli, çalkantılı ortamında bir gazetecenin dilinden okuyoruz. Bir gazetenin Yazı İşleri Müdürü olan bu gazeteci eşiyle Çeşme’de tatil yaparken, kaldığı motelin az açığına demirlemiş bir yat dikkatini çeker. Yatın sahibinin Leman Korkut adında gizemli ve çok zengin bir kadın olduğunu öğrenir.

Kısa bir araştırma neticesinde, kadının sahibi olduğu şirketin yurt dışı bağlantılarının da olduğunu keşfeder. Gazeteci bu servetin kaynağını, yurt dışı bağlantılarının kapsamını ve ülke siyasetinde olup bitenlerle bir ilişkisinin olup olamayacağını düşünmeye başlar. Acaba faşizme arka çıkan uluslararası sermaye ile bir bağı var mıdır? Açıkçası bunlar kadar, diğer kadınlara hiç benzemeyen, kişiliği ve özel hayatı tam bir sır olan Leman Korkut’u da merak etmeye başlamıştır. Kadından, erkek sesini andıran ilginç sesinden oldukça etkilenmiştir.

Gazeteye döner dönmez kadın hakkında araştırma yapılmasını ve bir dosya hazırlanmasını ister. Araştırmadan çıkan sonuç oldukça ilginçtir. Leman Korkut olarak bilinen bu kadın aslında Jeanne Courtine adında bir Fransız’dır. DP eski İzmir milletvekili merhum Ekrem Korkut’un eşidir. 29 Mayıs darbesi sırasında Paris’te bulunan, bir daha da yurda dönemeyip orada ölen Ekrem Korkut Paris’te öğrenim gördüğü sırada bu Fransız kızla tanışıp evlenmiştir. Çift beş altı yıl boyunca İzmir’de gayet kapalı bir hayat sürer. Babasından kalan mirastan payını alıp ticarete atılan Ekrem Korkut işleriyle çok meşguldür. Leman adını alan Fransız kız ise kayın validesinin dizinin dibinde gözlerden uzak bir dönem geçirir. Ancak kocası ve kayın validesinin ölümünün ardından ortalarda görünmeye başlar.

Hakkında araştırma yapıldığını öğrenen Leman Korkut gazeteciyle yüz yüze bir görüşme talep eder. Görüşmede mesaj nettir. Leman Korkut kendisi ve şirketi hakkında hazırlanmakta olan yazı dizisinin yayınlanmamasını ister. Aksi halde gazeteden reklamlarını çekecektir. Bu görüşmeden kısa süre sonra Leman Hanım’ın feci bir trafik kazasında öldüğü haberi gelir gazeteye. Arabasıyla bir uçurumdan yuvarlanmıştır. Evrakı arasında gazeteciye verilmek üzere bir dosya bulurlar. Dosya “Bir Ölüyle Randevu” adını taşımaktadır.

Bu noktadan sonra yazacağım her şey spoilera girecek ama bir kitabı hiç kimse sonunun ne olduğunu merak ediyor diye okumamalıdır öte yandan. Kitap okumanın motivasyonu, “nasıl yazıldığını merak etmek” olmalıdır. Sonunda ne olduğunu değil.

İkinci bölüm, zaten zurnanın zırt, bazı okuyucuların da giderek “Ay çok iğrenç!!” dediği yer:

Kitabın ikinci bölümü Yunus Emre’nin meşhur “Bir ben varım, bir de benden içeru…” dizesi ile başlar…Bu bölümün anlatıcısı Leman Korkut’tur. Paris’te sürgün hayatı yaşayan kocasının intihar haberini alan Leman’ın apar topar Paris’e gidişiyle başlar. Birinci bölümde mekan İzmir iken, bu bölümde baştan sona Paris’tir. İzmir’in aydınlığının aksine Paris alabildiğine depresif, gerilimli ve gridir. Tıpkı kahramanımızın ruh hali gibi. Kocasının intiharına bir türlü inanmak istemeyen Leman iz sürmeye başlar. İzmir’deki o mesafeli, soğuk, sadece işleriyle meşgul Ekrem Korkut gerçekte kimdir? Neden intihar etmiştir? Ya da gerçekten intihar etmiş midir? Leman Korkut iz sürdükçe kendisini Ekrem’in hayattayken sıkı fıkı olduğu insanlarla çevrili bulur. Kitabı bu derece tartışılır kılan ilişkiler ağı da burada başlar. Kendisine aşık kadınlar, lezbiyenler, travestiler, sadistler, mazoşistler ve daha niceleri birer birer sahnedeki yerlerini alırlar. İşte bu noktada okuyucu bir yandan Ekrem Korkut hakkında ipuçları elde ederken, bir yandan da başkahramanımız Leman ve cinselliği hakkında bilgi sahibi olur. Leman Ekrem’i anlamaya çalışırken, okuyucu da Leman’ın dününü ve bugününü öğrenir. Jeanne Courtine kimdir? Neden ve nasıl Leman olmuştur? Ekrem’le ve Ekrem’in annesi Haco Hanım’la olan yakınlığının iç yüzü nedir? Paris’te iz sürerken nasıl bir dönüşüm yaşar? Olaylar gelişirken, okuyucu sorularına birer birer yanıt bulmaya başlar.

Bazı karakterleri ve cinselliklerini yaşayış biçimlerini abartılı bulmadım desem yalan olur. Ancak kesin olan bir şey var ki, o da bu romanın kadın cinselliği konusunu ele alış biçimiyle Türk Edebiyatı’nda bir dönüm noktası olduğu. Bu roman bana bir yanıyla Ferzan Özpetek’in Cahil Periler filmini anımsattı. Ölen eşin ardından açılan sır perdesi, kişinin önce gideni ardından da kendisini daha iyi anlamaya başlaması…Romancı Attilâ İlhan’ı merak edenler mutlaka okumalı. 

Attila İlhan kitabı 1966’da yazmaya başlayıp, doğum yılım olan 1979’da bitirmiş. Her şeyden önce kitabı yazmaya başlayan İlhan ile bitiren İlhan aynı kişi değil. Bu zaman sıçraması, büyük ihtimalle yazarın esas işi romancılık olmadığı, bir de o yıllar itibariyle muharrirlik yaptığı için zamansızlıktan kaynaklanan bir durum. Yine de romanın bütünselliğine yansıyor.

İş bu sebeple, kitabın başında Le Cormoran’daki Leman’ı dikizleyen ve bize darbe dönemi Türkiye’sini anlatan gazeteciden, kitabın sonunda bir daha haber alamıyoruz. Ben açıkçası tek cümle bile olsa, yazarın Leman’ın hatıralarını okumaya bitirdikten sonra ne yaptığını bilmek isterdim. 

Özetle, bu kitabı size tavsiye edecek değilim; çünkü ben kimim ki, bir Attila İlhan eserini eleştireyim, yetmesin bir de tavsiye edeyim? Bir tek şunu söylemeye yetkim vardır sanıyorum: Fena Halde Leman, fena halde kaliteli edebiyat sınıfına girmektedir ve meraklısıysanız okumanız elzemdir.

Not: Bu çarpıcı ve sarsıcı romanı yayımlandığında öyle bir yankı yaratmış ki, kitabın adı gündelik dile girerek farklı kullanım alanlarında kendine yer bulmuş. Kimi zaman bir olgunun normalden fazlalığını anlatmak için kullanılan bir deyim olmuş “Fena Halde Leman”. Romanda ete bürünen Leman Korkut’la ve diğer kahramanlarıyla Attila İlhan, farklı bir cinselliği konuşulabilir, tartışılabilir, anlaşılabilir, doğal bir durum olarak anlatmış. Yüzyıllardır diplerde, derinlerde, yaygın olarak yaşanmakta olanın üstünden perdeyi çekmiş ve söz konusu cinselliği, Türk edebiyatında ilk kez “suç olmayan bir insanlık durumu” olarak resmetmiş.

 

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Gitmeli mi gitmemeli mi? : Hallstatt

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Hallstatt , Avusturya’nın Salzkammergut bölgesinde yer alan Dünya’nın sayılı saklı kalmış ve bu özelliği ile de UNESCO Dünya mirası listesine girmiş köylerinden biri. O kadar küçük bir köy ki altı üstü bir ucundan diğer ucuna gitmek yürüyerek 20 dakikanızı almaz. Fakat bu küçücük köy her yıl binlerce turistin durak noktası. Muhteşem mimarisiyle, manzarasıyla insanı büyülüyor adeta. Sessiz sakin doğayla iç içe ve dinlenmek için ideal bir yer.

Biz Halsstatt’a Salzburg  üzerinden  gittik. Hemen  istasyondan  kalkan  otobüslerle  manzarayı  izleyerek 1,5 saatlik  bir yolculukla Bad Ischl köyüne ulaştık. Bu otobüs yolculuğu kişi başı 9 Euro tutuyor. Gidiş bileti alırken dönüş biletini de almak gerekiyor, çünkü Hallstatt’ ta bilet alabileceğiniz bir yer yok. Otobüsten son durakta indikten sonra tren istasyonunu bulmak sorun olmuyor, çünkü ikisi yan yana. Trene binileceği zaman tren istasyonunun karşısında bulunan yön tabelalarına dikkat etmek gerekiyor. Hallstatt’ a giderken “Stainach”, dönerken ise “Attnang” yönüne giden trene binmek gerekiyor. Tren yolculuğunun biletini bilet makinalarından aldık. “Bad Ischl – Hallstatt “ seferi için kişi başı 3.5 Euro tutarındaki biletlerden aldık, bu biletler açık bilet olduğundan saat sorunu olmuyor, dönüşte hangi saatteki trene binmek isterseniz  onu tercih edebiliyorsunuz, yarım saat  daha  yolculuk  yaparak  göl kenarına indik. Kasaba gölün karşı tarafında olduğundan, gelen insanları karşıya geçirmek için trenin gelmesini bekleyen bir adam bekliyor istasyon civarında. Kişi başı 2.5 Euro’ ya bu teknelerden faydalanabiliyorsunuz. Burada  bekleyen  küçük  teknelerle  karşı  köye geçtik. Bunlar  zaten arka arkaya, birinden inip diğerine hemen binecek gibi sıralama yapmışlar. Tüm  yolculuk  neredeyse  iki  saat  sürüyor. Oraya giderken birbirinden güzel göller  ve köylerden  geçtik. 

Burası özellikle Çinli turistlerin fazla tercih ettiği bir yer. Gelen turistlerin %90’ı Çinli diyebilirim. Sabah ilk feribotla geliyorlar ve son feribota kadar Hallstatt’ta takılıyorlar. Ben, bizdeki günübirlikçilere çok benzettim. Burayı o kadar çok seviyorlar ki 2012 yılında köyün birebir kopyasını Çin’in Guangdong eyaletinin Huizhau şehrinde inşa etmişler.

Köye vardığınızda yaklaşık 1.5 km’lik yürüyüşünüz boyunca size Alp’lerin eteğinde, bir yanda harika mimarilerle bezenmiş köy evleri, bir yanda kuğu ve ördek sürülerinin süslediği Hallstatter gölü eşlik edecek.

Market Meydanı, bu köyün kalbi. Tarihi 14. yüzyıla dayanan bu meydanın etrafı kafe, restoran, hediyelik eşya satan mağazalar ve birkaç otel ile çevrili. Meydanın mimarisi yuvarlak formda ve etrafındaki yapılar o kadar güzel o kadar renkli ki inanın bu meydandan hiç ayrılmak istemeyeceksiniz. Meydanda bir de Holy Trinity(Baba, Oğul, Kutsal Ruh) Sütunu var.

Hallstatt’ta gezilecek pek yer yok. Antikalarla ilgileniyorsanız, birkaç antikacı bulabilirsiniz. Şehirde bulunan en ilginç yapı kemikli ev. Hikayesi şöyle, küçük bir köy olduğu için burası, insanlar öldükten 10-15 yıl sonra kemikleri bu eve taşınırmış. Bu gelenek yıllarca devam etmiş. En son 1983 te ölen bir kadının kemikleri 1995 yılında eve konulmuş. Pek iç açıcı bir yer olmasa da ilginç. Gitmek isterdim ama maalesef kışları kapalıymış.

Gezilecek yerlerden tuz madenleri, köyün yaklaşık 300 metre üzerinde. Çok dik füniküler ile ulaşım sağlanıyor. Füniküleri kullanarak yukarı çıkmak ve tuz madenlerini gezmek ücretli. Sadece kuş bakışı Hallstatt seyri yapmak isterseniz kişi başı 16 Euro gibi bir ücreti var. Eğer tuz madenleri turuyla beraber satın alırsanız da kişi başı 30 Euro. Madenden hatıra tuzu ve softa tuzu alabilirsiniz.

Köyün çok kalabalık olmaması ve küçük olması sebebiyle, bir kaç saat sonra gördüğünüz herkesi defalarca görüyorsunuz. İletişim kurma konusunda hiç sıcak ve yardımsever bulmadım ben kafe ve restoran çalışanlarını. Son derece suratsız, insanı tersleyen insanlar yüzünden çok da bayılmadım maalesef Hallstatt’a. 

Yine kışın yapılamadığı için deneyimleyemediğim ama 1 saatlik elektrik botla göl turu 15 euro. Elektrikli botla göl turu 1 Nisan-30 Eylül tarihlerinde yapılabiliyormuş. Bu tarihler arasında sabah 6’dan akşam 8’e kadar göl turu yapabilirsiniz. 

Ufak bir hatırlatma; eğer araç ile ulaşım sağlayacaksanız park konusunda endişelenmenize hiç gerek yok. 3 adet büyük ücretli otopark mevcut. Tüm gün için 8 Euro. Otoparklar köyün girişinde bitiyor. Köyün içerisine araç ile ulaşıma izin verilmiyor.

Çok fazla turist geldiği için bu doğal yapıyı hem fiziksel hem de gürültü kirliliğiyle yıpratmamak için evlerin önüne tabelalar asmışlar ve üzerinde : ”Burası müze değil, unutmayın burada halk hala yaşıyor ve lütfen saygı gösteriniz’‘ yazıyordu. 

En çok sorun yaşadığımız şey yemek meselesi oldu bu köyde. Çünkü kışın neredeyse her yer kapalı. Epi topu 3 restoran vardı, biri gruplarla çalışıyoruz diye almadı, diğeri asık suratıyla terslemesiyle bizi sinir etti, biri de menüdeki fiyatlarıyla aklımızı başımızdan aldı! En nihayetinde büfe gibi bir yerde, iğrenç bir yemekle açlıktan büzülen midemizi bir nebze rahatlattık. 

2 saatlik zahmetli bir yolculukla gittiği yerde şöyle hoş bir mekanda yemek yemek, elinde içkisiyle şömine başında kar ve göl manzarasının tadını çıkartmak istiyor insan. Velhasıl, köy güzel güzel olmasına da, tek başına görsel güzellik yetmiyor. Bazı yerler kartpostalda daha güzel. İnsan sıcaklığının olmadığı her yer bana kötü geliyor. 2 saat geliş 2 saat gidişle böyle bir eziyete bu anlamda değmez diyorum. Siz yine kartpostala bakmaya ve “ay ne harika bir yer” demeye devam edin:)  

 

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

Hukuk dünyasında neler oluyor: The Good Fight

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8

The Good Fight,  The Good Wife’ın spin-off dizisi.  The Good Wife’taki favori karakterim Diane’i alıp yeni dizi yapmışlar, daha ne isterim:) Bu da ana dizisi gibi, lafını esirgemeyen, suya sabuna dokunan bir dizi olmuş, çok beğendim. Avukatlığın tam anlamıyla hem ne kadar zor hem de ne kadar keyifli bir meslek olduğunu gösteriyor. Tabii Türkiye adına konuşabilir miyim bilmiyorum. Anlatmaya çalıştığı şeyleri ve değer yargılarını seviyorum, gerçek hayat gibi.

Orijinal serinin büyük bir kısmını burada da görüyoruz. The Good Wife’da önemli bir yere sahip olan Diane Lockhart yani Christine Baranski burada daha da önemli bir pozisyonda diyebiliriz. Son sezonda diziye dahil olan Lucca Quinn yani Cush Jumbo‘da The Good Fight’ın demirbaşlarından. Fakat dizinin asıl önemli karakteri, yani öncelikli olarak hayatını inceleyeceğimiz kişi Maia Rindell. Onu ise Game of Thrones‘daki Ygritte karakteriyle adından söz ettiren, ama dizi dünyasına Downtown Abbey ile girdi diyebileceğimiz, son sezonunda Luther‘da da yer alan bir isim olan Rose Leslie canlandırıyor.

 

The Good Wife dizisinde olayları bıraktığımız noktanın bir yıl sonrasından başlıyor hikaye. Yine bir skandalla başlıyoruz hikayeye ve bu skandalın baş roldeki üç karakterin hayatına etkilerini izliyoruz.

İlk bölümden ve The Good Wife’tan biraz spoilerı sorun etmiyorsanız devam edelim. Önce bu dizide devam edeceğimiz karakterleri nerede bıraktığımızı ve şimdi nerede olduklarını aradan çıkaralım: (Bu paragrafı The Good Wife finalini izlememiş olan izleyicilerin okumaktan kaçınması gerektiğini hatırlatalım.)

Finalde Alicia, Diane’in ortakları sadece kadınlardan oluşan şirket teklifini son anda geri çevirmişti hatırlarsanız. Bir yıl sonrasında görüyoruz ki Diane de bu fikri ardında bırakıp kendi şirketinde kalmaya devam etmiş. Yine finalde kocası Kurt’ün kendisini aldattığını öğrenmiştik, o zamandan beri Kurt ile ayrı yaşıyorlar. Lucca’nın ise bu bir yıl içerisinde şirketten ayrıldığını öğreniyoruz. Yaklaşık dört aydır siyahi bir kadrodan oluşan daha küçük çaplı bir şirkette çalışıyor.

The Good Wife ile oldukça paralel bir hikayesi olan spin-off’da Alicia gibi ismi skandala karışmış bir kadın var; Maia Rindell. Maia hukuk fakültesini yeni bitirmiş ve baro sınavını yeni geçmiş çiçeği burnunda bir avukat. Aile dostu olan Diane’in avukatlık bürosunda işe başlıyor. Fakat daha ikinci gününde babasının şirketi yolsuzlukla suçlanır ve babası hapse giriyor. Tabii bu durumdan etkilenen çok olur zira babasının fon şirketinde parası olan kişilerden birisi de Diane’dir. Emekli olmak isteyen Diane şirketinden ayrılmıştır ama tüm yatırımlarının aslında hiç olmadığını öğrenince tekrar avukatlığa dönmek zorunda kalır. Bu arada Lucca ise farklı bir firmada avukatlığa devam etmektedir. Bu üçlünün yolları Rindell skandalı sayesinde nasıl kesişiyor ilk iki bölümde bunu izliyoruz.

 

Zorlama bir uzantı olmadığını kesinlikle söyleyebilirim. Ona şüpheniz olmasın. Zaten ana dizinin de çok vadesi dolmuş sayılmazdı ve bunun da verdiği gazla bomba gibi bir başlangıç yapmış. Esas diziden doğal olarak bir sürü karakter kaybetmemiz ve yeni bir sürü karakterle tanışmamız gerekiyordu; bunu da başarılı bir şekilde yaptılar. Diziyi göremeyeceğimiz eski yüzleri göremediğimiz için garip hissetmeyeceğimiz bir noktaya getirmişler. İlk bölüm zaten birçok eski yüzle karşılaştık bu da pilot bölümün üzerimizde bıraktığı etkiye pozitif yansıdı. Ara ara onları görmeye devam edeceğimizi tahmin ediyorum.

 

Dediğim gibi güzel bir hikaye örgüsü oluşturulmuş. Yeni gelen karakterler zorlama değil. Eski karakterlerle yenileri şık bir şekilde bir hikayede toplanmış. Siyasi tarafını daha da sesli şekilde belli etmeye devam ediyor. Esas dizide olduğu gibi yine bir skandalla açıldı dizi, sezon boyunca bir yandan bölümlük hikayelerle giderken arka planda da bu skandalın derinlerine izleyeceğiz.

Hem güzel, hem sürükleyici, hem de kaliteli bir hukuk draması arıyorsanız mutlaka hem buna hem de The Good Wife’a bakmalısınız. 

İyi seyirler diliyor ve izleyebileceğiniz linki paylaşıyorum; 

Lütfen bizi takip edin ve paylaşın:
8